Değerli hocam Prof.Dr.Mahmut Koca (@mkoca66) danışmanlığında yürüttüğüm “Fikri Mülkiyet Kapsamında Manevi,Mali ve Bağlantılı Haklara Tecavüz Suçu (FSEK md.71/1-1)” başlıklı yüksek lisans tezimin çok kıymetli jüri üyeleri Prof.Dr.Nihat Bulut ve Doç. Dr. Kerim Çakır hocalarımın katılımı ve oybirliği ile kabul edildiğini paylaşmaktan büyük mutluluk duyarım.
Yüksek lisansa başladığımdan savunma yapana kadar geçen zamanda değerli vaktini ayıran yorum,görüş ve eleştirileri ile desteklerini esirgemeyen danışman hocam Prof.Dr.Mahmut Koca’ya; eleştiri ve katkıları ile çalışmanın daha nitelikli hale gelmesini sağlayan sayın hocalarım Prof.Dr.Nihat Bulut ve Doç. Dr. Kerim Çakır’a teşekkürlerimi sunarım.
On altı yaşında düştü zindanların gölgesine…
İnancı ve mensubiyeti nedeniyle hakkında idam istendi; ömrünün dokuz yılı demir parmaklıkların ardında kaldı. Gençliği, başkalarının verdiği hükümler arasında eksildi.
Fakat o, kendisinden çalınan yılların hesabını öfkeyle tutmadı.
Yıllar sonra, otuz altı yaşında, bu kez aynı vatanın uğruna hayatını ortaya koydu.
Halil Kantarcı’nın hikâyesi belki de en çok burada anlam kazanıyor:
Zulümden kin değil, adanmışlık çıkardı.
Yaradanın huzuruna kırgınlıkla değil, vazifesini tamamlamış olmanın sükûnetiyle yürüdü.
Bazı insanlar uğradıkları haksızlıklarla değil, o haksızlıkların kendilerini dönüştürmesine izin vermeyişleriyle büyür.
Onun mirası, dokuz yılın hesabı değil;
geriye kalan ömrün nasıl yaşanacağına dair sessiz bir derstir.
Borçsuz bir ömür…
Nedametsiz bir yürüyüş…
Ve nihayet, şehadetle mühürlenmiş bir adanmışlık.
#asırlıkgece #halilkantarcı
İstanbul Anadolu 9. Asliye Ticaret Mahkemesi’nde görülen 10 milyon liralık bir menfi tespit davasında, dava dilekçesinde UYDURMA ANAYASA MAHKEMESİ KARARINA yer verildiği iddiası, dava dilekçelerinde yapay zekadan yararlanmanın sınırları ve sonuçlarını yeniden tartışılmasına neden oldu.
Yapay zekâ tartışmalarının gölgesinde, İstanbul Anadolu 9. Asliye Ticaret Mahkemesi davanın esasına girmeden, uyuşmazlığın temelinde işçi-işveren ilişkisi yattığı gerekçesiyle GÖREVSİZLİK KARARI vermiş ve dosyayı İş Mahkemesi'ne göndermiştir. Ancak kanaatimizce mahkemenin bu görevsizlik kararı hatalıdır.
Yargıda yapay zekâ kullanımının sınırları ve şirket yöneticilerinin sorumluluk davalarında görevli mahkeme konusunu hukuki haber e değerlendirdim.
https://t.co/jUJ8OtEUNx
📌 Hukuka aykırı delilin gölgesinde elde edilen beyan da hukuka uygun hale gelmez.
Yargıtay’ın dikkat çeken bir kararına göre, hukuka aykırı aramanın etkisi arama anında sona ermiyor. Arama kararı olmaksızın gerçekleştirilen arama ve el koyma sonucunda ulaşılan mağdur veya tanık beyanları ile aramayı gerçekleştiren kolluk personelinin beyanlarının, hukuka aykırı aramanın etkisini bertaraf etmek amacıyla hükme esas alınması mümkün değildir.
Kararın önemli kısmı ve künyesi aşağıdadır.
1- Bugün RG'de yayımlanan 7589 sayılı Kanunla bir başkasının dolandırılmasında kullanılacağını bilerek banka hesap bilgilerini başkasına veren kişinin cezasında indirime gidilmektedir. Buna neden gerek duyulduğunu izah etmek güçtür.
@lazamani@ketebe Tebrik ederim hocam, Allah bereketli kılsın. Biz hukukçular için de son derece kıymetli bir eser. Hayırla tamamlamak nasip olur inşallah.
▪️ "Görüntüler, işkenceyi ve sağlığının kötüye gittiğini ortaya koyuyor. Eğer bu kamuoyuna yansıyan hal ise kim bilir görünmeyen tarafta neler yaşanıyor?"
▪️ "Babamın görüntüsü yalnızca bir tutukluluk fotoğrafı değil, aynı zamanda duyulmayan bir yardım çağrısıdır"
🔴 İsrail tarafından alıkonulan Filistinli doktor Hüsam Ebu Safiyye’nin oğlu İlyas Ebu Safiyye, babasının ortaya çıkan son görüntüsü nedeniyle endişeli
https://t.co/atG2pZcguW
Değerli hocam Prof.Dr.Mahmut Koca’nın Telif Hukuku’nun felsefesine ilişkin olarak kitabımıza sunuş olarak yazdığı yazı hukuk sistematiği açısından oldukça kıymetli bir yazı.
Bazı hukukçular bu mecrada “hangi ifade hakaret suçudur hangi ifade suç değildir” şeklinde adeta bir kullanım kılavuzu oluşturuyor. Yargı kararı bağlamından kopartılarak yapılan bu listeler sıhhatli değildir, yanlışa düşürür. Esasen böyle bir liste yapılamaz.
Kamu görevlisine görevi nedeniyle yöneltilen hakaretin şikâyete bağlı olmaksızın resen soruşturulmasına imkân tanıyan düzenlemeye ilişkin anayasaya aykırılık başvurusu, esastan reddedildi. Bugün Resmî Gazete’de yayımlanan karar, özellikle altı üyenin karşı oy kullanmış olması nedeniyle dikkat çekici bir nitelik taşıyor.
Bu kararın en dikkat çekici yanı, yalnızca çoğunluğun vardığı sonuç değil; tam 6 üyenin karşı oy kullanmış olması. Bu ölçekte bir muhalefet şerhi, meselenin basit bir norm denetimi tartışması olmadığını, doğrudan ifade özgürlüğü ile devlet otoritesi arasındaki hassas dengeye temas ettiğini gösteriyor. Muhalefet şerhlerinde özellikle ifade özgürlüğü ve eleştiri hakkına yapılan vurgu ise son derece yerinde ve dikkate değer.
Bu noktada normun kendisinden ziyade uygulamanın yarattığı sorun büyüyor. Eleştiri zaten suç değildir; ancak uygulamada “sert eleştiri”nin giderek daha kolay biçimde hakaret kategorisine sokulduğu görülüyor. Bu da ifade özgürlüğünü fiilen daraltan bir etki yaratıyor. Özellikle kamu görevlisinin görevinden bağımsız, kişisel ya da soyut nedenlerle yöneltilen ifadelerin dahi bu kapsamda değerlendirilmesi, koruma amacının sınırlarını aşan bir genişlemeye işaret ediyor.
Muhalefet şerhlerinin kıymeti tam da burada ortaya çıkıyor: Bu şerhler, normun teorik meşruiyetinden çok, pratikte nasıl bir araca dönüştüğüne odaklanıyor. Yani mesele “kamu görevlisi korunmalı mı?” sorusundan ziyade, “bu koruma ifade özgürlüğünü bastıracak şekilde mi uygulanıyor?” sorusu.
Eğer hukuk devleti ilkesini ciddiye alıyorsak, kamu ile vatandaş arasında hiyerarşik bir değer farkı yaratamayız. Devlet, vatandaşın üstünde konumlanan bir varlık değil; onun haklarını güvence altına almak için örgütlenmiş bir yapıdır. Bu yüzden kamu görevlisine yönelik eleştiriyi daha kolay kriminalize eden bir yaklaşım, uzun vadede devletin saygınlığını artırmaz; aksine, eleştiriye tahammülsüz bir yapı algısı yaratır.
Son tahlilde şu cümle belki de meselenin özünü daha iyi yakalar:
“Devletin itibarı, vatandaşın sesini kısmakla değil; o sesi güven içinde yükseltebildiği bir zemini korumakla güçlenir.”
Karar için; https://t.co/2m2Q3wzQkr
Kamu görevlisine görevi sebebiyle yapılan hakaretin şikayete tabi olmaksızın resen soruşturulmasına yönelik anayasaya aykırılık başvurusu esastan reddedildi. Bugün Resmi Gazetede yayımlanan kararda tam 6 üyenin muhalefetinin bulunması oldukça dikkat çekici.
Bu kararın en dikkat çekici yanı, yalnızca çoğunluğun vardığı sonuç değil; tam 6 üyenin karşı oy kullanmış olması. Bu ölçekte bir muhalefet şerhi, meselenin basit bir norm denetimi tartışması olmadığını, doğrudan ifade özgürlüğü ile devlet otoritesi arasındaki hassas dengeye temas ettiğini gösteriyor. Muhalefet şerhlerinde özellikle ifade özgürlüğü ve eleştiri hakkına yapılan vurgu ise son derece yerinde ve dikkate değer.
Bu noktada normun kendisinden ziyade uygulamanın yarattığı sorun büyüyor. Eleştiri zaten suç değildir; ancak uygulamada “sert eleştiri”nin giderek daha kolay biçimde hakaret kategorisine sokulduğu görülüyor. Bu da ifade özgürlüğünü fiilen daraltan bir etki yaratıyor. Özellikle kamu görevlisinin görevinden bağımsız, kişisel ya da soyut nedenlerle yöneltilen ifadelerin dahi bu kapsamda değerlendirilmesi, koruma amacının sınırlarını aşan bir genişlemeye işaret ediyor.
Muhalefet şerhlerinin kıymeti tam da burada ortaya çıkıyor: Bu şerhler, normun teorik meşruiyetinden çok, pratikte nasıl bir araca dönüştüğüne odaklanıyor. Yani mesele “kamu görevlisi korunmalı mı?” sorusundan ziyade, “bu koruma ifade özgürlüğünü bastıracak şekilde mi uygulanıyor?” sorusu.
Eğer hukuk devleti ilkesini ciddiye alıyorsak, kamu ile vatandaş arasında hiyerarşik bir değer farkı yaratamayız. Devlet, vatandaşın üstünde konumlanan bir varlık değil; onun haklarını güvence altına almak için örgütlenmiş bir yapıdır. Bu yüzden kamu görevlisine yönelik eleştiriyi daha kolay kriminalize eden bir yaklaşım, uzun vadede devletin saygınlığını artırmaz; aksine, eleştiriye tahammülsüz bir yapı algısı yaratır.
Son tahlilde şu cümle belki de meselenin özünü daha iyi yakalar:
“Devletin itibarı, vatandaşın sesini kısmakla değil; o sesi güven içinde yükseltebildiği bir zemini korumakla güçlenir.”
Karar için; https://t.co/2m2Q3wzQkr
Yapay zekâ ve benzeri araçlar, sanki avukatların yerini alabilecekmiş gibi sunuluyor. Oysa bu sistemler ne hesap verebilir ne de güvenilirlik açısından yeterli bir zemine sahip.
Üstelik en kritik mesele şu: Avukatların tabi olduğu sır saklama yükümlülüğü bu platformlarda yok. Buraya girilen her bilgi, yarın kimin eline geçer, hangi amaçla kullanılır, hiçbir gerçek güvence yok.
Dahası, hukuki çerçevesi hâlâ belirsiz olan bu teknolojiler üzerinden uyuşmazlık verilerinin fiilen yabancı şirketlere aktarılması, yalnızca bireysel değil, kamusal düzeyde de bir egemenlik meselesidir. Bu, basit bir tercih değil; doğrudan hukuki güvenliğin aşınmasıdır.
Eğer gerçekten adalete erişim güçlendirilmek isteniyorsa, yapılması gereken açık: Adli yardım sistemini büyütmek, avukata erişimi kolaylaştırmak ve nitelikli hukuki desteği yaygınlaştırmak. Vatandaşı denetimsiz ve sorumsuz alanlara itmek çözüm değil.
Mesele teknolojiye karşı çıkmak değil. Mesele, adaletin ciddiyetini korumak. Çünkü adalet, deneme-yanılma ile değil; bilgi, sorumluluk ve güven ile işler.
Bugün “kolaylık” diye sunulan şeyin bedeli, yarın hak kaybı olarak karşımıza çıkabilir. Ve o gün geldiğinde, geriye dönüp telafi edilemeyecek zararlarla yüzleşiriz.
Kısacası: Bu bir tercih değil, bir eşik. Ya hukuku ciddiye alacağız ya da onu denetimsiz araçların insafına bırakacağız.
İsrail cezaevlerinde tutulan Filistinli Esirler, ağır işkencelere maruz kalmakta ve son çıkan yasa ile idam edilme riski altındadır.
Bir kısmı müvekkilimiz olan Filistinliler adına ve diğer tüm Filistinli esirler için suç duyurusunda bulunacağız.
Her bir esirin sesi olmak için basın açıklamasına bekliyoruz
Tarih : 8.4.2026
Saat : 11:00
Çağlayan Adliyesi Önü
“Ceza Muhakemesinde Koruma Tedbirleri Bağlamında Ölçülülük İlkesi” konulu makalemiz Hacettepe Hukuk Fakültesi Dergisinde yayınlanmıştır.
https://t.co/FjGok8zk2Q
Anayasa Mahkemesi 25/12/2025 tarihinde 2025/141 Esas sayılı dosyasında, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 5353 sayılı Kanun’un 4. maddesiyle değiştirilen 80. maddesinin (2) numaralı fıkrasının Anayasa’ya aykırı olduğuna ve söz konusu hükmün iptaline karar vermiştir.
İptale konu olan kuralın, genetik verilerin hangi şartlarda, ne kadar süreyle ve hangi usullerle saklanacağına dair açık ve öngörülebilir bir çerçeve sunmadığı görülmektedir. Özellikle yalnızca bazı kararların kesinleşmesi hâlinde verilerin imha edileceğinin düzenlenmesi, bunun dışında kalan hâllerde verilerin akıbetine ilişkin bir belirsizlik yaratmaktadır. Bu durum, bireylerin hangi koşullarda verilerinin saklanmaya devam edeceğini öngörememelerine yol açmakta ve keyfî uygulamalara zemin hazırlamaktadır. Bu yönüyle kuralın kanunilik ve belirlilik ilkelerini karşılamadığı yönündeki tespit yerindedir.
Öte yandan, suçla mücadele ve kamu düzeninin sağlanması amacıyla genetik verilerin belirli ölçülerde kullanılmasının meşru olduğu kuşkusuzdur. Ancak bu meşru amaç, sınırsız ve süresiz bir veri saklama yetkisini haklı kılmaz. Aksine, ölçülülük ilkesi gereği; veri saklama süresi, suçun niteliği, kişinin dosyadaki sıfatı ve yargılama sonucunda verilen karar gibi kriterlere bağlı olarak açıkça sınırlandırılmalıdır. Ayrıca veri sahibine erişim, düzeltme ve silme talep etme imkânlarının tanınması ile etkili yargısal denetim mekanizmalarının öngörülmesi de zorunludur.
Mahkeme’nin kararına ek olarak vurgulanması gereken husus, genetik verilerin yalnızca saklanma süresi bakımından değil, kullanım amacı bakımından da sıkı bir şekilde sınırlandırılması gerektiğidir. Bu verilerin, elde edildikleri somut soruşturma veya kovuşturma dışında başka dosyalarda kullanılabilmesi, ancak açık bir kanuni düzenleme ve sıkı şartlar çerçevesinde mümkün olmalıdır. Aksi hâlde, bireylerin genetik profillerinin fiilen bir veri tabanında toplanması ve ileride belirsiz amaçlarla kullanılabilmesi gibi ağır bir müdahale ortaya çıkabilir.
Sonuç olarak, genetik verilerin korunmasına ilişkin yeterli güvenceleri içermeyen ve belirsizlik yaratan düzenlemenin iptal edilmesi, hem hukuk devleti ilkesinin hem de kişisel verilerin korunması hakkının etkinliği bakımından yerinde ve gerekli bir müdahaledir. Bu kararın, ileride yapılacak yasal düzenlemeler açısından daha açık, sınırlı ve güvenceli bir sistem kurulmasına katkı sağlayacağı değerlendirilmektedir.
Kararın tam metnine belirtilen linkten ulaşabilirsiniz: https://t.co/FPw3J4KmBb