1400 lü yıllarda yaşamış ozan Serdari bugünlerimi anlatmış,yoksa hiç bir şey değişmemişmi 650 yıldır siz karar verin..?Serdari “kısa çöp uzun çöpten hakkın alacak”diyerek umudu da herşeye rağmen yeşerten bir ozan…Umudumuz daim olsun🙏🙏✌️✌️@muyorbirofficial #nesinisöyleyim
Mizah insanları aşağılamaz, onlara aşağılanmış olduklarını hatırlatır. Onları güldürürken uyandırır. O nedenle bazı rejimlerde “kasten adam güldürmek” suçtur!!
DEVLET ERKANINA AÇIK MEKTUP
Bu açık mektubu, en başta sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan beyefendi olmak üzere, Adalet Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığı yetkililerine, kısaca hukuk ve güvenlik bürokrasisine, yanısıra sayılarının hiç de az olmadığını umud ettiğim devlet erkanına hitaben yazmış bulunuyorum. (3 Temmuz 2026 Cuma)
Aşağıda fotoğrafta elleri arkadan kelepçelenmiş ve iki polis tarafından kollarından sıkı sıkı kavranılmış olarak (üstelik kapalı/korunaklı bir mekanda) götürüldüğü görünen Deniz Göktaş, hukuk terimleriyle söylemek istersem, ceza almış bir mahkum, bir hükümlü değildir. Yargısı sürerken cezaevinde yatmakta olan bir tutuklu da değildir. Kendisi henüz tutuklu veya tutuksuz yargılanmasına karar verilmiş bir sanık da değildir. Herhangi bir asayiş ihlali nedeniyle güvenlik güçleri tarafından derdest edilmiş herhangi bir mücrim de değildir.
Hükümlü değil, tutuklu değil, sanık değil, mücrim de değilse bu kişinin hukuksal durumu nedir?
Bu kişi yalnızca hakkında soruşturma açıldığını bile bile kendi özgür istenciyle ülkesine dönmüş ve havalimanında "şüpheli" sıfatıyla gözaltına alınmış genç bir Türkiye Cumhuriyeti yurttaşıdır. Kısacası yalnızca "şüpheli"dir. Şayet 24 saat içinde savcı tutuklu veya tutuksuz olarak yargılanmasına karar verirse, en çok yasa önünde suçu henüz sabit görülmemiş bir maznun, bir sanık olacaktır. Hepsi o kadar!
Kendisi bildiğimiz kadarıyla, sabıkalı bir kanun kaçağı, aranan bir uyuşturucu müptelası ya da satıcısı, tehlikeli veya tehlikesiz bir terör örgütü üyesi, motosikletlere binip dükkanları tarayan, masum insanları öldüren bir çete ya da mafya mensubu, toplumun ve devletin düşmanlarıyla işbirliği saptanmış bir vatan haini, hatta eski tabirle yankesicilik, hırsızlık, gasp, tecavüz, taciz gibi yüzkızartıcı suçlardan birine bulaşmış suça yatkın bir katil, bir hırsız, bir tecavüzcü de değildir. Yalnızca bir şüphelidir. Evet, ağır cezada yargılanacak örgütlü bir suç işlememiş bir şüpheli! Üstelik kendisi, toplum tarafından tanınan, ailesi, ikametgahı bilinen, suça yatkınlığı, sabıkası ve tehlikesi olmayan üniversite mezunu bir genç komedyendir.
Hal böyleyken, yarım asır önce hiç de hafif olmayan siyasal suçlar işlemiş, günlerce işkence görmüş, çoğu sıkıyönetim döneminde Edirne Kalesi, Selimiye Kışlası, Maltepe Askeri Cezaevi olmak üzere 10'a yakın hapishanede hem tutuklu, hem hükümlü olarak yıllarca yatmış bir eski örgüt militanı olarak uluorta ters kelepçe takılmadı ne bana, ne dava arkadaşlarıma, ne de sözümona düşmanlarımıza. Hoş, bundan çok daha kötü muamelelere maruz kaldık. Filistin askısını ilk bizlerin üstünde denediler, gencecik delikanlıların hayaları dahil bedenlerine en çok bizim dönemimizde elektrik verdiler. Etlerimizi lime lime ettiler. Bir iç savaş yaşanıyordu. Diyarbakır, Mamak, Metris, Maltepe cezaevlerinde yapılanları tarih bile unuttu, yarım asır geçmesine karşın ne yazık ki biz unutmadık, unutamadık.
Tüm bunları hak etmiş miydik? Belki.
Bizler -faraza- masum olsak bile yaptıklarımız hiç kuşkusuz pek de masum şeyler değildi. Sözün özü, yaşananlar yaşandı, toplumun ve ülkenin geçmişinde kaldı, bizim ise ruhlarımızın derinliklerinde, daha da kötüsü arasıra birer kabus olarak bizi yoklayan lanet olası düşlerimizde.
İnsan onuru, yurttaş onuru gerçekte devletin onurudur, ülkenin onurudur. Devletin varlık nedeni bu onuru korumaktır. Dışarıda ülkenin düşmanlarından, içeride toplumun ve dirlik-düzenin düşmanlarından.
Bir hükümlü, bir tutuklu, bir sanık, bir suçlu bile olmayan, kendisine ve başkasına fiilen zarar vermeyen ve vermeyeceği anlaşılan 32 yaşındaki bir genç, hukuk nazarında en çok şüpheli sıfatını taşıyan bir evladımızı niçin bu denli hoyratça ve acımasızca ters kelepçeyle aşağılama yolu tercih edilir? İnanınız bunu anlamakta zorlanıyorum. Sözümona verilen mesajı değil, her defasında kadın-erkek-çocuk-genç-yaşlı demeden sözümona bu tür mesajlar vermeye ihtiyaç duyulmasını anlayamıyorum. Acaba bir örf-i idare, bir sıkıyönetim, bir olağanüstü hal uygulaması var da bir ben mi bundan haberdar değilim?!
Devletin varlık nedeni dirlik-düzeni korumak ve insan onuruna, yurttaş onuruna zarar gelmesini önlemektir. Küçük bürokrat işgüzarlıklarıyla memleket evlatlarının -velev ki suçlu olsunlar- onurlarına, haysiyetlerine bu tür ucuz mesaj verme bahaneleriyle kastedilmesi çok büyük bir yanlıştır ve bu yanlıştan bir an önce dönülmelidir.
Devletten şefkat beklenir mi? Asla! (Şahsen bu konuda mazur görülmek isterim.) Ne ki devlet adamlarından, yöneticilerden yasalara titizlik göstermeleri, adalet üzere davranmaları, kamu vicdanını örselememeleri kesinlikle beklenir.
• "Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletsizliğe sürüklemesin." (Kur'an, 5 : 8)
Bu onların lütfu ve ihsanı değil, görevidir. Devlet birey olarak onurumu korumazsa, yurttaşlar olarak onurumuzu hiçe saydığını umursamazsa, bizlerden devletin sürekliliğine ve kalıcılığına sahip çıkmamızı beklemeye hakkı olur mu? Adaletin ve hakkaniyetin olmadığı yerde beka olur mu?
Bu yol, yol değil. Bu tarz aşağılama teknikleri toplumsal vicdanda ağır yıkımlara yol açmaktadır. Belki bazı işgüzar memurlar bilgiççe "korku salmanın yönetmenin ve egemenliğin gereği olduğunu" söyleyeceklerdir, hatta bu satırların yazarının gerekçelerini belki "çocuksu, romantik, entel sızlanmalar" olarak algılayacaklardır. Böylelerini mazur görüyorum, çünkü kendilerini insan ve yurttaş onurunu korumanın toplumun ve devletin onurunu korumak demek olduğun bilmeyen, kifayetsiz, liyakattan yoksun, işgal ettikleri makamlardan derhal el çektirilmeleri gereken kimseler arasında telakki ediyorum.
Sözün özü, ey devlet erkanı!
Son olarak bir ayrıntıya dikkatinizi çekmek isterim. Ben kendimi cesur biri olarak görmem, herkes gibi ben de korktum, korkarım. Buna karşın o delikanlıyı, o genç komedyeni o halde görünce nedense korkuya benzer bir duygu hissetmedim, aksine içim sızladı ve utandım, hakikaten çok utandım. Ülkem adına, devlet adına, insanlık adına utandım. Gücün bu tür ucuz yollarla gösterilebileceğini sananlar adına utandım. Bu satırları da bu utanç lekesini taşımamak için yazmaya karar verdim. Sanıyorum kamu vicdanı da kendisi adına korkmaktan çok ülkemiz adına utanmış olmalı. O fotoğrafı gördüklerinde, ülkenin sağduyusunu yitirmemiş büyük bir kesiminin benimle aynı deneyimi yaşadığına inanıyorum ve bu nedenle bu tür nobranlıkları ülkem adına tehlikeli buluyorum.
Unutmayınız, utanmak erdemdir. Yurttaşlar için de, yöneticiler için de.
Saygılarımla.
Dücane Cündioğlu
@samiltayyar27 Şamil Bey kendi yayınladığınız kısmı ya izlemediniz ya da asıl hiç kitap okumamış olan hiç hicivden anlamayan sizsiniz. En ufak bir hakaret yok. Ama tabi sizden olmayanın bakışı bile sizin için hakaret anlamına gelebiliyor di mi....
Fas’a konsere gittiğimde aynısını görmüştüm. Şoförümüz; kral bunu yaptırdı demişti! Kral beni konser sonrası saraya davet ettiğinde gitmeme nedenim buydu. Bugün Türkiye’nin başkentinde aynısının yaşanıyor olması hem demokrasimiz hem ülkemiz için utanç verici.
“Savunulabilir bir eğitim teorisi kurmayı başarırsak elbette uygulamayı ona uydurmak zorunda kalırız. Bu iş eğitimcileri yeniden eğitmeyi gerektirebilir ve işte bu, hepinizin bildiği gibi, eğitimde başarılması en güç şeydir.”
—Yılmaz Özakpınar [Robert M. Hutchins’a atfen)
Her çocuğun ‘kaderi’ doğarken cebine konur. Bu yüzden istisnasız bütün çocukların ‘nitelikli eğitim’ alması elzemdir. Eğitimde sosyal adalet/eşitlik/hakkaniyet çökünce; toplumun da iflasa sürükleneceği fikri eğitim politikacılarının akıllarından çıkarmaması gereken bir husustur.
Türk politik yaşamının süregelen ve güncelliğini koruyan en önemli sorunlarından biri de siyasal elitlerin kafi düzeyde özerk olamamaları ve haddinden fazla kalitesiz olmalarıdır.
Nitekim günümüzün siyasal ikliminde genel başkanlar, kendi fikri otonomisine sahip ilkeli elitler yerine, rüzgara göre konum alan, pusulasını bir fikre değil, ikbal rüzgârlarının estiği yöne göre sabitleyen ve her fırtınada farklı bir limana demirleyen, seçkin ambalajlı güdümlü marabaları çevrelerinde tutmayı tercih etmektedir.
Geçmişte politik seçkinler arasındaki ideolojik ve kurumsal çatışmalar, siyasal hayatı ve kurumları yapısal olarak dönüştüren kurucu bir nitelik arz etmekteydi.
Mesela CHP'nin 1950 sonrasında geçirdiği ideolojik ve toplumsal dönüşümün temelinde de parti içi seçkinlerin statükoya karşı yürüttüğü vizyon çatışması yatmaktadır. Keza yakın siyasî tarihimizin en büyük kırılmalarından biri olan AK Parti'nin kuruluşu da temelde gelenekçi-yenilikçi elitlerin felsefi ve metodolojik bir yol ayrımına girmesinin, yani kurucu bir elit çatışmasının doğrudan sonucudur.
Bugün gelinen noktada ise siyasetçilerin kahir ekseriyeti kurumsal bir dönüşüm üretmekten ziyade sadece kişisel ikballerini tahkim etmek adına olağanüstü bir akışkanlıkla parti değiştirebilmektedir.
Bunun adı politik devalüasyondur; sözde elitler ise bu pazarın seyyar satıcıları, işportacılarıdır. Dün İmamoğlu için köprüde avazı çıktığı kadar bağırmıştır, yarın ise Cumhurbaşkanı Erdoğan için en görünür köşede tezgah açar...
Biz hiçbirimiz olmasak Mustafa Kemal yine başarırdı ama o olmasa hiçbirimiz onun yaptığını yapamazdık.
(Rauf Orbay)
Anlamayan zevat’a hatırlatmak lazım bazen!
MEB artık şişirilmiş hormonlu not konusu artık el atmalı!
Yazılanlar, konuşulanlar algı mı,gerçek mi? Azı algı ise çoğu gerçek.
Sınav notu ile diploma notu arasındaki korelasyona mutlaka bakılmalı ve daha adil,güvenilir,objektif yeni bir sistem geliştirmelidir.
Bu o kadar zor mu?
Çin üniversitelerde sessiz bir devrim yapıyor.
Biz hâlâ “hangi bölüm garanti iş buldurur?” diye tartışırken, Çin bazı bölümlere çoktan kırmızı kart göstermeye başladı.
Son verilere göre Çin’de sadece 2024 yılında:
1.428 lisans programı kapatıldı.
2.220 programa öğrenci alımı durduruldu.
1.839 yeni program açıldı.
Kapatılanlar arasında sadece sanat bölümleri yok.
En çok budanan alanlar arasında şunlar var:
Bilgi Yönetimi ve Bilgi Sistemleri
Kamu Yönetimi / Public Affairs Management
Pazarlama
Ürün Tasarımı
Moda ve Giyim Tasarımı
Yabancı diller ve çeviri programları
Bazı sanat ve beşerî bilim programları
Mesele şu:
Çin, mezununu işsiz bırakan, piyasada karşılığı zayıflayan ve yapay zekâ karşısında hızla değer kaybeden programları buduyor.
Yerine ne koyuyor?
Yapay zekâ.
Robotik.
Entegre devreler.
Akıllı üretim.
Düşük irtifa ekonomisi.
Dijital teknoloji.
Geleceğin sanayi alanları.
Çünkü Çin üniversiteye artık sadece “diploma veren kurum” gibi bakmıyor.
Üniversiteyi doğrudan sanayi politikası, teknoloji yarışı ve istihdam meselesinin merkezine koyuyor.
Herhalde şöyle soruluyor:
Hangi bölümler gerçekten gelecekte işe yarar, hangileri sadece mezun üretiyor?
Öğretmenlere sürekli “paylaşım yapın, içerik üretin” baskıları.. Ve fenomen öğretmenliğe teşviğin hazin sonuçları.
Öyle bir noktaya geldik ki çocukların görüntülerini paylaşmayan, her etkinliği videoya dönüştürmeyen, sınıfını stüdyo gibi kullanmayan öğretmenler; müdürler/veliler tarafından “çalışmıyor”, “üretmiyor”, hatta “başarısız” olarak görülmeye başlandı. Velilerin-müdürlerin bir kısmı da bu algının etkisiyle eğitimi değil gösteriyi, öğretmenliği değil görünürlüğü tercih eder hâle geldi. Bunun sebebi yetkililerdir.
Bazı il ve ilçe milli eğitim yöneticileri, müdürler hatta zaman zaman bazı bakanlık yöneticileri bu sürecin önünü açtı ve açıyor. Bu yöneticiler eğitimin niteliğini artırmak yerine sosyal medya içeriklerini teşvik ediyor. Hatta kamuoyunda ciddi şekilde tartışılan milli eğitim akademisinin daha sempatik görünmesi için içerik üretimi desteklendi geçtiğimiz günlerde. Bakanlık ise yıllardır bu konuda etkili bir neşter vurmadı. Aksine bazı isimler ödüllendirildi, öne çıkarıldı ve rol model olarak sunuldu. Sanki söz konusu kesimlerin çoğu, gücü ve çıkarı oranında bu işten nemalanıyor.
O bakımdan böyle bir ortamda artık fenomen öğretmenleri eleştirmenin de tek başına bir anlamı kalmadı. Çünkü sorun bireysel değil, sistemsel hâle geldi. Müdür makam odasında video çekiyor, öğretmenler odası montaj stüdyosuna dönüşüyor, okullar eğitim kurumundan çok içerik üretim merkezine benzemeye başlıyor.
En büyük bedeli ise çocuklar ödüyor. Öğretmenlik mesleğinin azalan itibarı daha da da azalıyor. Çocukların mahremiyeti, güvenliği ve üstün yararı; beğeni sayılarının, maddi kazançların, takipçi artışlarının ve algoritmaların gölgesinde kalıyor. Artık mesele birkaç kişinin yaptığı yanlış değil, eğitimin sosyal medya gösterisine dönüşme tehlikesidir.
Bu soruyla yalnızca köy okulundan mezun olan bir çocuk yüzleşmiyor. Kenar mahalledeki bir çocuk da, büyük şehirlerin en iyi okullarında okuyan bir öğrenci de aynı gerçekle karşı karşıya kalıyor. Ancak aradaki fark şu: Bazıları yarışa geriden değil, adeta zincirlenmiş şekilde başlıyor.
Bugün kırsal bölgelerde ortaokul çağında olup okuduğunu anlayamayan, temel becerilerden yoksun yüzbinlerce öğrencimiz var. Biliyoruz ki öğrenme yoksulluğu ülkemizin en büyük eğitim sorunlarından biridir. Fırsat ve imkân eşitsizliklerinin her geçen gün derinleştiği bir dönemde bu çocuklar, daha sınav salonuna girmeden kaybetmeye başlıyor.
Öte yandan yeni nesil diye adlandırılan soruların yaygınlaşması ve LGS’nin giderek zorlaşması, sınavı artık bilgi ölçen bir araç olmaktan çıkarıp “iyiler arasından en iyiyi seçen” bir elemeye dönüştürdü. İşte tam da burada Matta Etkisi tüm çıplaklığıyla karşımıza çıkıyor:
Yani bu döngüde güçlü olan daha da güçleniyor.İmkânı olan daha fazla fırsata ulaşıyor. Zayıf olan ise zaten sistemin dışına itiliyor.
Kırsaldaki, yoksul mahalledeki veya eğitim imkânlarına erişemeyen çocuklar için LGS çoğu zaman gerçek bir yarış değil, sonucu büyük ölçüde önceden belli olan bir mücadeleye dönüşüyor.
Bu yüzden köyden çıkıp büyük başarı elde eden her öğrenci haber oluyor. Çünkü sistem, bu başarıları sıradan değil, istisna hâline getiriyor.
"LGS’ye hazırlanan çocukların kelime dağarcığını zenginleştirmek, okuma ve anlama becerilerini geliştirmekten geçer. Yeni nesil sorular ile bağlam temelli sorular; fen, Türkçe, sosyal bilgiler veya matematik fark etmeksizin, temelde hep okuma ve anlama becerilerini ölçmektedir."
Şimdi #lgs den şu soruyla ilgili bir yorum yapmak istiyorum:
Amacımız neydi? Türkçe !!!
Bu soru Türkçe ile ilişkilendirilebilir mi? Evet.
Soru iş ve işlem basamaklarını kavrama, tablo ve çizelgelerdeki bilgileri yorumlama, metnin içeriğini anlamlandırma, metinle ilgili soruları cevaplama ve farklı bilgi kaynaklarını karşılaştırma kazanımlarıyla ilişkilendirilebilir ancak soruyu okuduğumda sorudaki ağırlık kanaatimce dilsel anlamadan çok prosedür takibi ve tablo-görsel eşleştirmedir.
Meb şunu diyebilir: Öğrenciden yelkencilik bilgisi istemiyoruz. İhtiyaç duyduğu bütün bilgiler metin ve görselde verilmiştir. Ölçülen şey bilgiyi okuyup kullanabilme becerisidir.
Bu soruyu ilgili alandan bir uzman hazırlayabilir mi? Evet.
Hazırlayabilir ama zorlanır, çok kafa yorar ya da başka alandan hocalardan destek alır. Bu arada çaylar kahveler içilir. Hazılama zamanı da göreceli uzundur demek istiyorum. Bunu da bir kenara not edeyim.
Bu soru tamam kazanımlara temas ediyor, fakat kazanımları aşırı genişletiyor. Soru okuma becerisini ölçmekten çok, yüksek bilişsel yük altında çoklu gösterimler arasında bilgi entegrasyonu yapabilmeye yöneliyor. Bu durum ölçülmek istenen yapı ile ölçülen yapı arasındaki mesafeyi artırıyor.
Bir öğrencinin bu soruyu yanlış yapması Türkçesi zayıf anlamına gelir mi?
Bence kesinlikle ama kesinlikle gelmez. Tablo-görsel-metin geçişinde bilişsel yükü yönetemedi anlamına gelebilir.
Amacımız neydi? Türkçe !!!
O zaman bu soru, amaçtan sapıyor ve bu amaca çok hizmet etmiyor. Çünkü iyi bir Türkçe sorusu, öğrencinin dilsel anlama becerisini daha görünür kılmalı. Burada ise dilsel beceri, karmaşık sistem çözmenin içinde maalesef kayboluyor.
Yıl boyunca öğrencilere “MEBİ benzeri sorular çıkacak” denildi. Ancak sınavda karşılarına, özel kaynaklarda bile kolay kolay rastlanmayacak; özel eğitimler ve uzun hazırlık süreçleri gerektiren sayfalar dolusu bağlam temelli sorular çıkarıldı. Üstelik birçok soru, MEB’in kendi müfredatıyla da doğrudan örtüşmüyor.
Maddi imkânı olmayan ve MEB'e güvenen çocuklar kitapçığı ellerine aldıkları anda kaybettiler. Sizin fırsat eşitliğinden anladığınız bu mu? #LGS2026
LGS öncesiyle, içeriğiyle, sonrası ile çok daha iyi olamaz mıydı?
Yayınlanan örnek sorular ile sınavdaki sorular ne kadar örtüştü?
Takviye almayan öğrencilerden ne kadarı bu soruları çözebilirdi?
Zorluk derecesi yüksek soruların artmasının kime ne yararı olacak?
MEB memnun mu?..
LGS’de kimsenin konuşmadığı veya fark etmediği bir gerçek var.
Çocuklar bir yıl boyunca MEB’in yayımladığı örnek sorularla hazırlanıyor.
Öğretmenler derslerini buna göre anlatıyor.
Yayınevleri denemelerini buna göre hazırlıyor.
Kurslar programlarını buna göre yapıyor.
MEB’in denemeleri çözülüyor.
Milyonlarca öğrencinin hazırlık süreci aynı referans üzerinden ilerliyor.
Sonra sınav geliyor.
Ve binlerce öğrencinin ağzından aynı cümle çıkıyor:
“Bu sorular örnek sorulara ve MEB denemelerine benzemiyordu.”
Peki neden?
Çünkü örnek soruları hazırlayan ekip başka.
Sınav sorularını hazırlayan ekip başka.
Öğrenciye yıl boyunca yön veren ekip başka.
Öğrenciyi sınav günü değerlendiren ekip başka.
Sorun sınavın zor olması değil.
Sorun, öğrencinin bir yıl boyunca hazırlandığı anlayış ile sınavda karşılaştığı anlayışın aynı olmaması.
Bir tarafta rehber var.
Diğer tarafta sınav var.
Ama ikisi her zaman aynı dili konuşmuyor.
Aradaki farkın bedelini ise 13-14 yaşındaki çocuklar ödüyor.
Eğer örnek sorular gerçekten rehber olacaksa, o rehberi hazırlayan ekip ile sınavı hazırlayan ekip arasında tam bir uyum olmak zorundadır.
Aksi halde her yıl sınavdan sonra aynı tartışmayı yaşamaya devam ederiz. #LGS2026
LGS sadece seçilmiş bir azınlığa nitelikli eğitim sunarken geri kalanları kaderine terk ediyor. Üstelik bu seçilmiş azınlığı da genellikle ileride yurt dışına kaptırıyor. Neresinden baksanız sömürge eğitimi sistematiğidir bu.