1919'da "Erzurum Türk yurdu mu, Ermeni yurdu mu?" raporunu yazmak için Erzurum'a gelen General Harbord'a, Kâzım Karabekir Paşa'nın cevabı:
"Bir uçtan bir uca Türk mezarlığı, şurada da ufak bir Ermeni mezarlığı var. Sizce kimin yurdu?"
ABD ve İran arasında varılan mutabakatı, bölgemizde sulh-u sükûnun hâkim kılınması adına önemli bir gelişme olarak görüyor, memnuniyetle karşılıyorum.
Tüm dünyanın uzun süredir ihtiyaç duyduğu bu haberin bölgemizde kalıcı huzur ve güven ortamının tesisine vesile olmasını yürekten temenni ediyorum.
İmzaların atılacağı güne kadarki süreçte gerilimi tırmandıracak söylem, tahrik ve eylemlerden kaçınılması ve olası sabotajlara karşı dikkatli olunması gerektiğinin altını önemle çiziyorum.
Bu neticenin alınmasında ABD ve İran liderlikleri başta olmak üzere müstesna ara buluculuk gayretleri için Pakistan’a teşekkür ediyorum.
Ayrıca Katar ve Suudi Arabistan’ın diplomatik girişimlere sağladıkları desteği takdirle karşıladığımı ifade etmek istiyorum.
Türkiye olarak bölgemizde barışın, istikrarın ve huzurun tesisine yönelik her türlü çabayı desteklemeye, diplomasi ve uluslararası hukuk temelinde kalıcı çözümlere katkı sunmaya devam edeceğiz.
Can Azerbaycan’ın 15 Haziran Millî Kurtuluş Günü’nü en içten dileklerimle tebrik ediyor; bir milletin iki devleti, tek yürek taşıyan evlatları olduğumuz Azerbaycanlı tüm kardeşlerimize Türkiye’nin selam ve muhabbetlerini iletiyorum. 🇹🇷🇦🇿
✔️Aydemir Türkiye'nin geleceğini ve kalkınma vizyonunu değerlendirdi…
✔️Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın liderliğinde yürütülen vizyonun, milletin sarsılmaz bağlarını ve ortak yaşam iradesini perçinlediğini dile getiren Aydemir, her türlü tehdidin ötesinde, esenlik ve iktisadi şahlanışın egemen olduğu bir ülkenin el birliğiyle imar edildiğini vurguladı.
@RTErdogan@_ibrahimaydemir #Gündem
https://t.co/IMwB6kQK0j
💢 Aydemir, Genç Hayatları Savuran Toplumsal Tehlikelere Karşı Uyardı…
💢Hedeflenen popülariteye ulaşıldıktan sonra yaşanan boşluğun kişileri derin bir ruhi buhrana sürüklediğini dile getiren Aydemir…👇👇👇
@_ibrahimaydemir@parlamentergyb
https://t.co/7tLrDBOHT4
RİZE’DE SOKAKTA DOLAŞMAK VE DİNLEMEK.
Bayram sürecinde Rize sokaklarında vatandaşlarımızla selamlaşma ve hasbihal etme fırsatı bulduk.
Rize insanı açık sözlüdür. Gerektiğinde yüksek sesle konuşur, düşündüğünü çekinmeden ifade eder.
Ancak bütün bunların temelinde samimiyet ve iyi niyet vardır.
Kimi zaman kullandıkları ifadeler sert gelebilir; ancak bu sertlik kötü niyetten değil, inandıklarını olduğu gibi söylemelerinden kaynaklanır.
15 Temmuz’un üzerinden on yıl geçti.
251 şehit, yaklaşık 3 bin gazi verdik. Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı tehdit ve tehlikelerin boyutlarını, devletin kritik kurumlarına sızarak nerelere kadar uzanabildiğini göstermesi bakımından hafızalarımızdan asla silinmemesi gereken bir yapıyla karşı karşıyayız.
Bu yapının mensupları,
Evanjelik bir akılla Kur’an’ı Kur’ansızlaştırmayı, İslam’ı İslamsızlaştırmayı hedeflemiştir.
Nasıl ki Katoliklikten Protestanlık ve Püritenlik, Yahudilikten ise Siyonizm üretilmişse; aynı şekilde Kur’an’ın anlamını tahrif ederek onu hanif çizgisinden koparıp küresel tek dünya devleti, tek dil ve tek inanç sistemine dayalı bir modele eklemlemeyi amaçlamışlardır.
Başka bir ifadeyle, pagan bir İslam anlayışı üretmek istemişlerdir.
Üzülerek ifade ediyorum ki Türkiye’de ilahiyatçıların, Diyanet’in ve birçok sivil toplum kuruluşunun suskunluğu nedeniyle bu örgütün arka yüzü, yani esas mahiyeti, maalesef yeterince anlaşılamamaktadır.
Anlaşılmayınca da sanki FETÖ ile mücadele tamamlanmış, her şey güllük gülistanlık olmuş gibi bir algı ortaya çıkmaktadır.
Niçin bunları söylüyorum?
Çünkü vatandaşlarımız bize şunu hatırlattı:
15 Temmuz gecesi milletimiz, kendi evladı olarak gördüğü Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’a hiçbir tereddüt göstermeden sahip çıktı.
Milletimiz,FETÖ işgal girişiminde doğrudan Sayın Erdoğan’ı hedef aldığının farkında olarak dimdik Sayın CB’mızın arkasında durdu.
Bugün ise sanki her şey bitmiş gibi davranılıyor.
Oysa FETÖ hareketinin kadrolarının çok önemli bir kısmı, kin ve nefret duygularıyla hâlâ Sayın Erdoğan’ı devirebilmek için fırsat kollamaktadır.
Bunu gizlemiyorlar, saklamıyorlar.
Ancak AK Parti çevrelerinde siyaset yapanların özellikle yönetici elitlerin içindeki bazılarının bu konudaki duyarlılıklarının her geçen gün zayıfladığını görmek son derece üzücüdür.
Arkadaşlar;
Bu kalkışmanın hedefi Sayın Cumhurbaşkanımızın tasfiye edilmesi, AK Parti’nin ele geçirilmesi ve parti üzerinden devletin tamamen kontrol altına alınmasıydı.
Devletin, devlet dışı güçler tarafından yönetilir hâle gelmesi ve İslam’ın Hristiyanlaştırılması sürecinin önü açılmak isteniyordu.
Sayın Cumhurbaşkanımızın kararlı duruşu, milletimizin tereddütsüz iradesi, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin vatansever mensupları, istihbarat teşkilatımız, yargı bürokrasimiz ve iç güvenlik birimlerimizin milletimizle birlikte verdiği mücadele sayesinde bu hayaller boşa çıkarılmıştır.
Ancak vazgeçmiş değiller.
Bugün hâlâ yurt dışında, Erdoğan sonrası Türkiye’nin nasıl ele geçirileceğine dair planlar Avrupa’da da Amerika’da da açık açık konuşulmaktadır.
Üstelik bunlar gizli saklı da yapılmamaktadır.
Peki, AK Parti çevrelerindeki siyasal elitlerin bazılarının,iş dünyasının önde gelen isimlerinin ve sivil toplum elitlerinin böyle bir tehlikeyi gören, bu konuda dertlenen bir yaklaşımları var mı?
(TEŞKİLATIN TABANI VE AK PARTİ HAREKETİNİN DOĞAL TABANI İSTİSNADIR VE HER ŞEYİN SON DERECE FARKINDADIR 15 TEMMUZDAN BU YANA DUYARLILIKLARINDAN HİÇ ÖDÜN VERMEDİ VERMİYOR)
Üzülerek görüyorum ki yönetim hattının önemli bir kısmının böyle bir hassasiyeti bulunmamaktadır.
Hatta FETÖ konusunun gündeme getirilmesinden bile rahatsız olacak noktaya gelen isimler vardır.
Güne Merhaba
Rize’nin sokakları der ki;
Rize’nin en temel ekonomik güç kaynağı çaydır.
Çayın üretilmesi, toplanması, işlenmesi ve sofralarda içecek olarak yerini almasına kadar uzanan kendine özgü bir ekosistemi vardır. Bu ekosistemin en stratejik unsuru ise ÇAYKUR’dur.
ÇAYKUR, sadece bir kamu kurumu değildir; aynı zamanda istihdamın, üretimin ve çayın nihai tüketiciye ulaşma sürecinin en önemli güç merkezlerinden biridir.
Kamu kurumlarında, siyaset ile kamu yöneticileri arasında zaman zaman ciddi gerilim ve çatışma alanları oluşabilmektedir. Siyaset, çoğu zaman kendisini merkeze koyarak, atama süreçlerinden hareketle kamu yöneticilerinin tamamen kendi kontrolünde ve talimatları doğrultusunda hareket etmesini isteyebilmektedir. Elbette herkesi aynı kefeye koymak doğru değildir. Görevini hakkıyla yapan, kamu yararını önceleyen siyasetçilere duyduğumuz saygı da son derece yüksektir.
Ancak özellikle gücün mutlaklaştığı, siyasi otoritenin kendisini tartışılmaz gördüğü yerlerde, üzülerek ifade etmek gerekir ki şehirli siyaset anlayışının yerini zaman zaman “bedevi siyaset” anlayışı alabilmektedir. Bu anlayışta bazı siyasetçiler, kamu yöneticilerinin makamlarına oturmayı dahi kendilerinde hak görebilmekte, kendilerini o kurumun fiili yöneticisi gibi konumlandırabilmektedir.
Rize’de yaptığımız sokak görüşmelerinde çay üreticilerini dinlediğimizde, ÇAYKUR Genel Müdürü hakkında son derece güçlü ve olumlu bir kanaatin oluştuğunu gördük. Vatandaşların önemli bir bölümü, kendisini bugüne kadar görev yapmış en düzgün, en dürüst ve en çalışkan genel müdürlerden biri olarak değerlendiriyor.
Bu kanaatin oluşmasının temelinde ise üreticinin hakkını gözetmesi, çalışanın emeğine sahip çıkması ve çayın hukukunu koruma konusundaki hassasiyeti yatıyor. Böylesi bir yaklaşım ancak takdir edilir ve tebrik edilir.
Ancak madalyonun diğer yüzünde şu gerçek de vardır: Siyasetin her talebine “evet” demeyen yöneticiler, çoğu zaman çeşitli baskılarla karşı karşıya kalabilmektedir. Kamu yararını önceleyen duruşlar, bazı çevrelerin hoşuna gitmeyebilmektedir.
Rize sokaklarında vatandaşlarımızın ortaklaşan görüşü ise nettir:
“Böyle dürüst ve işini hakkıyla yapan bir yöneticiyi siyaset rahat bırakmalıdır.”
Çünkü kurumlar kişilere değil, millete hizmet etmek için vardır. Kurumların gücü de ancak liyakatli ve dürüst yöneticilerle korunabilir.
#çaykur
#çay
#rize
Hayırlı Sabahlar
”İnsanın kendi olma mücadelesinde okumak,soru sormak cevap aramak özgür oldugunu farketme yolculuğudur”
Kitabın adı:ÜÇ DİNLİ MÜMİNLER
Pakradunilik Üzerine Tarihsel ve Sosyolojik Bir İnceleme
Yazar: Ramazan Kurtoğlu
Anadolu coğrafyası, yüzyıllar boyunca farklı inançların, kültürlerin ve medeniyetlerin kesişme noktası olmuştur. Bu süreç içerisinde ortaya çıkan ve tarih boyunca çeşitli tartışmalara konu olan Pakradunilik meselesi, yalnızca dini bir konu değil; aynı zamanda kimlik, aidiyet ve toplumsal dönüşüm olgusunun da önemli bir parçasıdır.
Ramazan Kurtoğlu’nun “Üç Dinli Müminler” adlı eseri, 1071’den günümüze uzanan süreçte Anadolu’daki inanç dönüşümlerini, kültürel geçişleri ve Pakradunilik olgusunu tarihsel belgeler, sosyolojik analizler ve medeniyet perspektifiyle ele alıyor.
📖 Kitapta Neler Bulacaksınız?
🔹 Pakradunilik nedir, nasıl ortaya çıkmıştır?
🔹 Anadolu’da din değiştirme, kimlik dönüşümü ve aidiyet süreçleri.
🔹 Türklerin İslamlaşma serüveni ve bölgesel etkileri.
🔹 Farklı inanç gruplarının tarihsel etkileşimleri.
🔹 Anadolu’nun çok katmanlı toplumsal yapısı.
🔹 Günümüz Türkiye’sindeki kimlik tartışmalarının tarihsel arka planı
🔹 Kültürel hafıza, devlet ve toplum ilişkileri.
📌 Neden Önemli?
Kitap,yalnızca geçmişi anlatmıyor; bugün yaşanan kimlik, kültür ve aidiyet tartışmalarının köklerini de sorguluyor.
Anadolu’nun tarihini anlamak isteyenler için farklı bakış açıları sunuyor.
📚 Tarih araştırmacıları,
📚 Sosyologlar,
📚 Siyaset ve medeniyet çalışmalarıyla ilgilenenler,
📚 Anadolu’nun kültürel kodlarını anlamak isteyen herkes için dikkat çekici bir çalışma.
@KurtogluKagan@Ferdi_Karabasan@tevfikkadan@ahmetnurihekim@selcuturkyilmaz
DİJİTAL BAĞIMSIZLIK
Türkiye, dijital bağımsızlığını tahkim etmek istiyorsa bütün hazırlıklarını buna göre yapmak zorundadır.
İsrail’i yapay zekâ merkezi ve küresel güç odağı haline getirmek isteyen akla karşı, Türkiye; görünmeyeni gören, bilinmeyeni bilen, bilinir olanı stratejik değere dönüştüren dâhilerinin ve dehalarının buluşlarına sahip çıkmalıdır.
Yapay zekâ çağında bağımsızlık, yalnızca sınır güvenliğiyle değil; veri güvenliğiyle, teknoloji üretimiyle ve dijital egemenlikle mümkündür.
Eğer biz hâlâ kendi veri merkezlerimizi kuramıyorsak, dijital bağımsızlıktan söz edemeyiz. Türkiye’nin verilerinin Amazon’da, Google’da veya başka küresel şirketlerin altyapılarında tutulduğu bir modelle gelecek yüzyılda bağımsızlığımızı koruyamayız.
Bu nedenle Türkiye; yapay zekâ, veri merkezleri, yerli bulut altyapısı, kuantum teknolojileri ve siber güvenlik alanlarında kendi bilgi birikimini, kendi teknolojisini ve kendi stratejik aklını inşa etmek zorundadır
Bir sanatçının geçmişte ortaya koyduğu söylemler, kullandığı dini semboller ve inşa ettiği kültürel dil hiç değerlendirilmedi mi?
Hatta İsrail aleyhinde söylediği sözlerden dolayı 26 Aralılk 2023’te /26 Ocak 2026 tarihli medyayaya yansıyan İsrail’den özür dilemiş bir ismin ve yanında taşıdığı son derece paganist semboller ifade eden kişilerin, isimlerin ve sembollerin öncesinde herhangi bir sorgulaması yapıldı mı?
İstanbul gibi cihana üçüncü bin yılda söyleyeceğimiz sözün merkezi olan; Roma’yı, Babil’i ve Mısır’ı aşarak Mekke, Medine, Kudüs ve İstanbul ekseninde dünyaya söyleyeceğimiz sözün merkezi olan bir şehirde bu organizasyonun hangi anlam katmanlarını taşıdığı hiç düşünülmedi mi?
Unutulmasın; küresel pagan yapı için hedef, Anadolu’nun tekrar Anatolia’ya dönüştürülmesi, İstanbul’un ise 1453 öncesindeki pagan merkez kimliğine yeniden döndürülmesidir.
Eğer karşı karşıya kaldığımız bütün süreçleri bu temel üzerinden analiz edip sonuçlar çıkarmaz, tedbirler geliştirmez ve kendi modelimiz odaklı düşünmezsek yanlış yaparız.
Ancak daha önemli bir soru var:
118 bin genç bu konsere giderken biz neredeydik?
Onlara ne sunduk?
Onların ruh dünyasına ne verdik?
Hangi kültürel dili inşa ettik?
Hangi sanat anlayışını ürettik?
Hangi medeniyet tasavvurunu aktarabildik?
Bugün sadece gençleri eleştirmek kolaydır.
Asıl zor olan, kendi eksikliklerimizle yüzleşmektir.
118 bin gencin bir konser alanına gitmesini konuşurken, onları oraya götüren kültürel boşluğu da konuşmak zorundayız.
Değerlerimiz ve medeniyetimiz odaklı, varlığı anlamlandıracak hangi bilgiyi üretemedik ki bu boşluk ortaya çıktı?
Meşruiyet ölçüsünde hangi neşe ve sevinç modelini üretemedik ki bu boşluk ortaya çıktı?
Yapay zekâyı ve dijitali kendi dilimiz ve algoritmalarımız üzerinden, değerlerimiz odaklı yönetebilecek noktaya neden gelemedik ki bu boşluklar ortaya çıktı?
Çünkü mesele yalnızca bir konser değildir.
Mesele; bir milletin geleceğinin hangi değerler üzerinde yükseleceğidir.
Eğer bugün genç kuşaklar kendi medeniyet değerleriyle güçlü bağlar kuramıyorsa, bunun sorumluluğunu sadece dışarıda arayamayız. Oturup kendimizin neyi eksik bıraktığını sorgulamak zorundayız.
Hatta dindar kimlikli ailelerin çocuklarının bu konser için davetiye edinme yarışına girmesini de ayrı bir başlık altında düşünmek zorundayız.
Dindar aileler ile çocukları arasındaki değer odaklı mesafe neden bu kadar açılıyor?
Neden dindar ailelerin çocuklarıyla anne-babaları arasındaki mesafe sürekli büyüyor?
Bu konuları oturup düşünmeyecek miyiz?
Önce dönüp kendimize bakmalı, sonra da şu soruyu sormalıyız:
Neyi eksik bıraktık?
Çünkü geleceği belirleyecek olan soru budur.
Bugün önümüzde duran asıl mesele, gençlerin hangi konsere gittiği değil; onların kalplerine, zihinlerine ve hayallerine hangi medeniyet tasavvurunu yerleştirebildiğimizdir.
Tarih bize gösteriyor ki milletler yalnızca ekonomiyle, teknolojiyle veya askerî güçle ayakta kalmazlar. Onları ayakta tutan şey; anlam dünyaları, değerleri ve gelecek iddialarıdır.
Eğer genç kuşaklara güçlü bir anlam, yüksek bir ideal ve köklü bir medeniyet perspektifi sunamazsak, onları başka düşünce ve kültürlerin etkisinden korumamız mümkün değildir.
Bu nedenle bugün sormamız gereken soru başkalarının ne yaptığı değil, bizim neyi eksik bıraktığımızdır.
Çünkü geleceği belirleyecek olan; eleştirdiğimiz şeyler değil, inşa edebildiğimiz değerlerdir.
KANYE WEST KONSERİ VE İSTANBUL VE ANADOLU
Tarihi Kırılma Noktasında Türkiye: Asıl Sorumluluğumuz Nedir?
Tanzimat’la birlikte Osmanlı Devleti, güçsüzlüğünün sonucu olarak hem içeriden hem de dışarıdan ciddi bir zayıflama ve çözülme sürecine girmişti. Bu sürecin en temel problemi ise yıkımın gerçek sebeplerinin doğru okunamamasıydı.
Daha da önemlisi, bu yanlış okuma üzerinden Batı karşısında yeniden bir varoluş inşa etmek yerine teslimiyetin tercih edilmesiydi. Batı’nın galibiyeti karşısında kendi medeniyet köklerinden hareketle yeni bir diriliş ortaya koymak yerine, Batı’nın mutlak üstünlüğünü kabul eden ve bunu toplumun önüne tek çıkış yolu olarak koyan bir aydın tipi ortaya çıktı. Bu aydınların dayattığı kültürel hegemonya, bugün hâlâ etkilerini yaşadığımız en büyük travmalarımızdan biridir.
O dönemde Batı uygarlığı da kendisini aşılmaz ve mutlak galip olarak görüyordu. Anadolu ise bu kuşatma karşısında köyünde, camisinde, mahallesinde, tekkesinde ve sivil toplum damarlarında kendisine müstahkem mevziler oluşturdu. Çünkü Anadolu, meselenin sadece siyasi veya ekonomik olmadığını; aynı zamanda bir kültürel varoluş mücadelesi olduğunu fark etmişti.
Bugün ise üzülerek görüyoruz ki bu direniş giderek zayıflıyor. Yerini, kültürel hegemonyanın bütün parametrelerini sorgulamadan benimseyen bir anlayış alıyor. Hatta kimi zaman bu sadece teslimiyet değil, teslim olunan değerlerin sahiplenilmesi noktasına kadar ilerliyor.
Aliya İzzetbegoviç’in şu sözü burada hatırlanmalıdır:
“Asıl mağlubiyet, düşmanına benzemektir.”
Türkiye’de din psikolojisi ve din sosyolojisi merkezli düşünce dünyasının uzun yıllar boyunca ortak kavramları vardı:
Mukaddesatçı gençlik,
Milliyetçi gençlik,
İslamcı gençlik,
Asım’ın Nesli,
Diriliş Nesli,
Büyük Doğu Nesli,
Fetih Nesli…
Bu kavramların tamamı bu topraklardaki varoluş gerekçelerimizden besleniyor, büyük bir iddiayı ve büyük bir yürüyüşü temsil ediyordu.
Anadolu karış karış işleniyordu. Liselerde, ortaokullarda ve üniversitelerde kurulan sivil yapılar; tarihin ihtişamlı dönemlerinden taşıdıkları idealizmi bugüne aktarmaya çalışıyordu. Beslenme kaynakları ise din, kültür, tarih, medeniyet tasavvuru ve toplumun kanaat önderlerinden süzülüp gelen birikimdi.
Elbette bugün de bu iddiasını koruyan, yenildiğinde düşmanına benzemeyi reddeden, farklılığını muhafaza eden bütün çevrelere büyük saygı duyuyoruz.
Ancak tarihi bir kırılma noktasındayız.
Bugün liselerde, üniversitelerde ve hatta acı bir gerçek olarak imam hatip liselerinde bile deizm ve ateizm oranlarındaki yükseliş bize önemli bir sorumluluğu hatırlatıyor. Bu tabloyu sadece dış etkilerle açıklayamayız. Kendi başarılarımızla övünürken, kültürel ve manevi alanda bıraktığımız boşlukları da görmek zorundayız.
Yakın gelecekte bu boşlukların bedelini millet ve devlet olarak ağır şekilde ödeme riskiyle karşı karşıyayız.
Elbette kimin hangi etkinliğe gidip gitmeyeceğini buyurgan bir üslupla belirlemek doğru değildir. İradenin özgünlüğüne ve özgürlüğüne saygı duymak esastır.
Ancak mesele Türkiye’nin sosyolojik geleceğiyse, Anadolu topraklarının yeniden pagan bir sosyolojiye tutsak edilmesinin hedeflendiği açık ve seçik ortadaysa; kulağımız da açık olacak, gözümüz de açık olacak, aklımız da açık olacak.
Çünkü bu mesele sadece bir konser meselesi değildir.
30 Mayıs’ta İstanbul’da gerçekleştirilen konser üzerinden ortaya çıkan görüntülere baktığımızda, sahnede inşa edilen ritüeller zincirini, sembolleri ve mesajları görmezden gelemeyiz.
Şu soruları sormak zorundayız:
Bu konseri veren topluluğun semboller ve işaretler üzerinden hangi mesajları verdiği, geçmiş konserlerine bakılarak hiç izlendi mi, takip edildi mi, analiz edildi mi?
Bir sanatçının geçmişte ortaya koyduğu söylemler, kullandığı dini semboller ve inşa ettiği kültürel dil hiç değerlendirilmedi mi?
Blokzincir benzeri değiştirilemez kayıt sistemleri sayesinde verilerin sonradan silinmesi, değiştirilmesi veya manipüle edilmesi büyük ölçüde engellenebilir.
Böylece devlet hafızası kişilere değil, sisteme bağlı hâle gelir.
Göreve gelenler değişse de kayıtlar değişmez; iktidarlar değişse de gerçekler kaybolmaz.
Bu durum devlet yönetiminde güven duygusunu güçlendirirken, kamu otoritesinin meşruiyetini de artırır.
Ancak asıl devrim teknolojide değil, yönetim anlayışındadır. Çünkü gerçek mesele, devletin millet adına kullandığı kaynakların yeniden milletin denetimine açılmasıdır. Devletin harcadığı her kuruşun hesabı vatandaş tarafından görülebilmeli, sorgulanabilmeli ve takip edilebilmelidir. Böylece denetim birkaç müfettişin, birkaç kurumun veya belli bürokratik yapıların tekelinden çıkar; milyonlarca vatandaşın katıldığı toplumsal bir sorumluluğa dönüşür.