Kıbrıs’ın ardından Silivri: Sorumluluk mürettebata yüklenemez!
Bir hafta içinde ölümlerin ve kayıpların yaşandığı iki gemi faciasıyla karşı karşıya kaldık. Filo Jet’in ardından bu kez Silivri açıklarında Tuğberk İmamoğlu adlı kuru yük gemisi battı. Gemide bulunan 10 deniz işçisinden hâlâ haber alınamıyor. Umudumuz bütün mürettebatın sağ salim kurtarılmasıdır; ancak geçen her dakika kaygımızı büyütmektedir.
Arama kurtarma çalışmaları bütün olanaklar seferber edilerek kesintisiz sürdürülmeli, ailelere düzenli ve doğru bilgi verilmelidir. Boş filikaların gemiden hangi koşullarda ayrıldığı ve geminin neden bu kadar kısa sürede battığı açıklığa kavuşturulmalıdır.
Her iki facianın ardından basına yansıyan ilk açıklamalar kaptanları ve gemi mürettebatını işaret etti. Filo Jet’te kaptanın kararları, Silivri’de ise iki geminin kaptanları arasındaki son telsiz görüşmeleri öne çıkarıldı. Ancak bir haftaya sığan iki facia, sorumluluğun köprüüstündeki kişilerle sınırlandırılamayacağını göstermektedir.
Denizcilerin yaşamını tehdit eden bu kazaların gerçek nedenlerinin ortaya çıkarılması, benzerlerinin yaşanmaması için hayati önem taşımaktadır. Kaptanların son birkaç dakikadaki kararları; armatörlerden işletmeci şirketlere, klas kuruluşlarından kamu yöneticilerine kadar uzanan sorumluluk zincirini görünmez kılmamalı.
“İnsan hatası” denilerek sistemin sorumluluğu gizleniyor!
Deniz işçileri yalnızca gemiyi yüzdürmek, seyri sürdürmek, makineyi ve yükü kontrol etmekle uğraşmıyor. Eksik personel, uzun vardiyalar, yetersiz dinlenme ve giderek artan bürokratik angaryalar altında çalışıyor. Vardiyası bittikten sonra angarya evrak işlemlerini yapmaya zorlanan işçi kâğıt üzerinde dinlenmiş görünse de gerçekte uykusuz ve tükenmiş durumdadır. Gerçek ve kamusal denetimin yerini şirketleri ve idareyi sorumluluktan koruyan bir evrak düzeni almış ve yükü denizcilere yüklenmiştir. Dosyalarda bütün prosedürler tamamlanmış görünürken gemideki işçinin çalışma ve dinlenme koşulları denetlenmiyorsa gerçek bir güvenlikten söz edilemez.
Kaptanın ya da vardiya zabitinin son birkaç dakikası tartışılırken o işçinin kazadan önceki 24 saatine, son bir haftasına ve son bir ayına kim bakacaktır? Hata yapan insanın arkasında onu uykusuz, yorgun ve tükenmiş hâle getiren bir emek rejimi vardır.
Tuğberk İmamoğlu ve ALSU gemilerinin çarpışmadan önce kurduğu telsiz bağlantısı kayıtlarının yalnızca yayınlanan bir bölümü üzerinden kaptanlar hakkında hüküm kurulamaz. Telsiz konuşmalarının tamamı, gemilerin rota ve hız bilgileri, radar ve AIS kayıtları, köprüüstü ses kayıtları, alarm kayıtları ve sefer veri kaydedicisi verileri birlikte değerlendirilmelidir.
Tuğberk İmamoğlu ve ALSU’nun son teknik denetimleri ne zaman, nerede ve hangi kuruluşlar tarafından yapılmıştır?
Bu denetimlerde hangi eksiklikler belirlenmiş, bunların giderildiği nasıl doğrulanmıştır? Gemilerin klas statüleri, denize elverişlilik belgeleri, bakım ve onarım kayıtları hangi durumdadır? Mürettebat sayıları yapılan işe ve vardiya düzenine uygun mudur? Çalışma ve dinlenme çizelgeleri fiilî çalışma koşullarını mı göstermektedir, yoksa yalnızca kâğıt üzerinde mi kurallara uygundur?
1990 yapımı olan Tuğberk İmamoğlu’nun armatörü Zeybe Denizcilik ve Ticaret Limited Şirketi olarak görünürken kazanın ardından İmamoğlu Denizcilik de gemiyi “şirketimize ait” ifadeleriyle sahiplenmiştir. Ticari ve hukuki sorumluluk şirketler arasında dağıtılarak belirsizleştirilemez. Sorumlu şirket açıkça ortaya konulmalıdır.
Savaşın ve artan navlunun faturası işçilere yükleniyor!
Öte yandan emperyalist saldırılar ve savaşlar deniz ticaret yollarını daha tehlikeli hâle getirirken bu tehlike armatörler için yeni bir kâr alanına dönüştürülüyor. Hürmüz Boğazı’nın kapanması, tedarik zincirlerindeki aksamalar ve alternatif rota arayışları deniz işçilerinin çalışma koşullarını daha da ağırlaştırmıştır.
Navlun gelirlerindeki artışla birlikte büyük şirketlerin girmekten kaçındığı tehlikeli rotalara yaşlı ve standart altı gemilerin sürülmesi, bakım ve personel maliyetlerinin düşürülmesi denizcilerin yaşamını doğrudan tehdit etmektedir. Şirketler yüksek navlun gelirlerini toplarken savaşın, bakımsızlığın ve ağır çalışma koşullarının bedelini deniz işçileri ödemektedir.
Farklı gemilerde çalışan denizcilerin son aylarda basına da yansıyan iş bırakma eylemleri bu emek rejiminin geldiği noktayı göstermektedir. Ücretlerin aylarca ödenmemesi, yeterli su ve kumanyanın sağlanmaması, uzun çalışma süreleri ve tehlikeli seferlere çıkma baskısı münferit değildir. Bunlar, deniz taşımacılığında kârın insan yaşamının önüne geçirildiği sınıfsal düzenin sonuçlarıdır.
“Safety First” bir sosyal medya sloganı değildir!
Şık denetim fotoğrafları, klas kuruluşlarının yemekleri, bayrak partileri, kokteyller ve “Safety First” paylaşımları denizdeki gerçeği örtemez. Güvenlik; yeterli personel, insanca çalışma süresi, kesintisiz dinlenme, güvenceli istihdam, bakımlı gemi ve tehlikeli çalışmayı reddetme hakkıdır. Armatörün sefer programı, yükün yetişme süresi ve navlun geliri denizcinin yaşam��ndan üstün değildir.
Hak arayan denizciler işsizlik tehdidiyle karşı karşıya bırakılmakta; tehlikeli koşullarda çalışmayı durdurmaları itaatsizlik olarak gösterilmektedir. Deniz işçileri için örgütlenme; insanca çalışma, dinlenme, ücretini zamanında alma, tehlikeli sefere çıkmayı reddetme ve sağ salim evine dönebilme mücadelesidir. Deniz işçilerinin sendikal örgütlenmesinin önündeki engeller kaldırılmalı, güvensiz çalışmayı reddetme ve işi durdurma hakları güvence altına alınmalıdır. İktidar sözcüleri kaptanları ve mürettebatı hedef gösteren açıklamalar yapmak yerine denizcilik iş kolunda ölümcül sonuçlar doğuran bu çalışma düzenini değiştirmek üzere işçilerin sesine kulak vermelidir. Kazaya ilişki başlatılan soruşturma armatörleri, işletmeci şirketleri, klas kuruluşlarını ve denetim görevini yerine getirmeyen kamu yöneticilerini kapsamalıdır. Delillerin karartılmasına, sorumluluğun birkaç çalışanın üzerine yıkılmasına ve dosyanın kapatılmasına izin verilmemelidir.
Seyit Aslan
Emek Partisi Genel Başkanı
İstanbul’da 1 Eylül Dünya Barış Günü dolayısıyla düzenlenen yürüyüşte konuşan İstanbul Milletvekilimiz İskender Bayhan, emperyalist savaş politikalarına ve bölgesel güç mücadelelerine karşı halkların ortak barış mücadelesini büyütmesi gerektiğini söyledi.
���Barışı hep birlikte mücadeleyle kazanacağız. İş, ekmek, özgürlük için; barış diyoruz!
Filo Jet faciasının sorumlusu kâr ve rant düzenidir!
Girne–Taşucu seferini yapan Filo Jet’in batması sonucu yaşamını yitiren yurttaşlarımızın ailelerine ve yakınlarına başsağlığı, yaralılara acil şifalar diliyoruz. Kayıp yurttaşlarımızın bir an önce bulunmasını bekliyor, ailelerinin acısını ve kaygısını paylaşıyoruz.
Acılı aileler, yakınlarının cenazelerini beklerken dahi doğru ve düzenli bilgiye ulaşamadıklarını, cenazelerin teslimi ve defin süreçlerinde gerekli organizasyonun sağlanmadığını ifade ediyor. Facianın yaşanmasını önleyemeyen kamu yönetiminin, facianın ardından ailelerin en temel ihtiyaçlarını dahi karşılayamaması kabul edilemez. Türkiye ve KKTC makamları ailelerin bütün ihtiyaçlarını karşılamak, cenazelerin tesliminden ulaşıma ve defin işlemlerine kadar süreci tek elden, şeffaf ve düzenli biçimde yürütmek zorundadır.
Yaşananların bütün yönleriyle açığa çıkarılması ve sorumluların hesap vermesi, yaşamını yitirenlere ve ailelerine karşı hepimizin sorumluluğudur.
Filo Jet faciası bir “deniz kazası” değildir. Bu facia; ulaşımı sermayenin kâr ve rant alanına çeviren, kamu denetimini şirketlerin çıkarlarına göre işleten ve Türkiye ile Kıbrıs’ın kuzeyi arasındaki ilişkileri halkların değil sermaye çevrelerinin ihtiyaçları doğrultusunda kuran düzenin sonucudur.
Şimdi bütün sorumluluğu kaptana ve birkaç liman görevlisine yükleyerek dosyayı kapatmak istiyorlar. Oysa sorumluluk, geminin çalışmasına izin verenlerden teknik yeterliliğini kabul edenlere, hat iznini verenlerden son seferin önünü açanlara kadar uzanan siyasi ve idari mekanizmanın tamamındadır.
Türkiye Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı da KKTC Bayındırlık ve Ulaştırma Bakanlığı da sorumluluğu birbirine, kaptana ya da birkaç alt kademe görevliye havale edemez.
Bir dönem Hatay Deniz Otobüsleri (HADO) için alınmak istenen, hakkında ciddi teknik uygunsuzluklar tespit edilen bir gemi yıllar sonra Filo Jet adıyla HADO’nun giremediği Girne–Taşucu hattında çalışmaya başladı. HADO’ya kapatılan hatta Filo’ya kim, hangi kararla ve hangi koşullarda yol açtı? Geminin geçmişte tespit edilen teknik uygunsuzlukları nasıl giderildi? Denetim raporları neden kamuoyuna açıklanmıyor?
Filo Denizcilik’in ortaklık yapısı, ortaklarının Türkiye ve KKTC’de siyaset, bürokrasi ve sermaye çevreleriyle ilişkileri de bütün açıklığıyla ortaya konulmalıdır. Şirket ortaklarına verilen KKTC vatandaşlıklarının gerekçeleri, tarihleri ve bu süreçlerin şirketin yatırım ve hat izinleriyle ilişkisi açıklanmalıdır. Kamuya ait bir hattın hangi şirkete açılacağı, kime vatandaşlık verileceği, hangi geminin yüzlerce insanı taşımasına izin verileceği kapalı kapılar ardında belirlenemez.
Filo Jet faciası Türkiye’de deniz taşımacılığının nasıl örgütlendiğini de yeniden gündeme getirmiştir. Milyonlarca insanın kullandığı deniz ulaşımı sermayenin rant ve kâr alanına çevrilirken yolcuların ve çalışanların can güvenliği yok sayılıyor. Şirketlerin maliyet ve kâr hesapları insan yaşamının önüne geçiriliyor; facia yaşandığında ise siyasi sorumlular geri çekilip birkaç çalışanın üzerine suç yıkılıyor.
Bu düzen yalnız denizde karşımıza çıkmıyor. Madenlerde, fabrikalarda, şantiyelerde, demiryollarında ve denizlerde aynı anlayış hüküm sürüyor: Kâr şirketlerin, risk emekçilerin ve halkın; facianın ardından hesap ise en aşağıdakilere kesiliyor.
Kıbrıs’ın kuzeyinde ise bu tablo Türkiye’nin yıllardır sürdürdüğü ekonomik ve siyasi vesayet ilişkisinden ayrı düşünülemez. Kıbrıs Türk halkının iradesini ikinci plana iten bu bağımlılık ilişkisi, Türkiye ve KKTC’deki sermaye çevreleri ile siyasi bağlantıları olanlar için ayrıcalık alanları yaratıyor.
Bu nedenle Ankara, Filo Jet faciasının sorumluluğunu Kıbrıs’ın kuzeyindeki kurumlara bırakamaz. Türkiye hükümetinin ve Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığının şirketin hat izinlerinden geminin Türkiye–KKTC arasında çalışmasına kadar üstlendiği bütün rol açıklanmalıdır. KKTC hükümeti ve ilgili Bakanlık da verilen izinleri, vatandaşlık kararlarını, denetim raporlarını ve şirketlerle yapılan bütün resmi yazışmaları kamuoyuna açmalıdır.
Ancak mesele yalnız birkaç belgenin yayımlanması değildir.
Ulaşım bir hak ve kamu hizmetidir. Şirketlerin kâr hesabına bırakılamaz. Deniz ulaşımı başta olmak üzere temel kamu hizmetleri rant ve kâr alanı olmaktan çıkarılmalı; halkın ihtiyaçları doğrultusunda kamusal olarak örgütlenmeli, çalışanların ve yurttaşların doğrudan denetimine açılmalıdır.
Şirketlerin, bürokrasinin ve siyasi iktidarların sorumluluğunun üzerinin örtülmesine izin vermeyeceğiz.
Çünkü değiştirilmesi gereken yalnız Filo Jet’i sefere çıkaran karar değildir. İnsan yaşamını sermayenin kârına, halkların iradesini sermaye ve siyasi iktidarların çıkarlarına tabi kılan bu düzendir.
İnsan yaşamı sermayenin kârından değerlidir.
Kıbrıs halkının iradesi Ankara’nın ve sermayenin çıkarlarına teslim edilemez.
Halkların eşit ve özgür olduğu, ulaşımın ve bütün kamu hizmetlerinin halkın ihtiyaçları için örgütlendiği bir düzeni birlikte kuracağız.
Seyit Aslan
Emek Partisi Genel Başkanı
İşçinin, emekçinin sesi, gerçeğin habercisi EVRENSEL “26 yıllık prime kuruş ödeme yok”manşetiyle bayilerde…Okuyalım, okutalım, abone olalım…Sesimiz her yere ve herkese ulaşsın…BİK ablukasını dağıtalım.Evrensel gazetesi birinci sayfa - 30 Ağustos 2026 https://t.co/ZpW3li4ruu
“İsveç, eğitimde dijital teknolojilerin kullanımını resmen geri çekiyor ve yeniden el yazısına ve basılı kitaplara dönüyor.”
İsveç’in yaptığı şey teknolojiyi eğitimden çıkarmak değil, teknolojinin pedagojinin önüne geçmesini engellemek. Hükümet, özellikle küçük yaşlarda ekran temelli öğrenmenin dikkat ve konsantrasyonu zayıflatabildiğini; okuma, yazma ve temel matematik becerilerinin ise kitap, kâğıt ve kalem kullanılan ortamlarda daha sağlam geliştiğini belirterek “daha az ekran, daha çok okuma” politikasına yöneldi. İsveç’te PISA sonuçlarındaki gerileme ve öğrencilerin dijital cihazlarla dikkatlerinin dağılması da bu değişimi hızlandırdı; hükümet verilerine göre öğrencilerin yaklaşık %30’u okulda telefon ve diğer dijital cihazlar nedeniyle dikkatinin dağıldığını bildiriyor. Bu nedenle basılı ders kitaplarına yeniden büyük kaynak ayrılıyor, küçük çocuklarda dijital araç kullanımı ciddi biçimde sınırlandırılıyor ve el yazısı ile fiziksel kitap yeniden öne çıkarılıyor. Asıl ders şu: Dijital olan her şey modern, modern olan her şey de pedagojik olarak üstün değildir. İsveç teknolojiden vazgeçmiyor; teknolojiyi amaç olmaktan çıkarıp yeniden araç haline getiriyor.
İşçinin, emekçinin sesi, gerçeğin habercisi EVRENSEL “Savaşın ortasında aç susuz” manşetiyle bayilerde…Okuyalım, okutalım, abone olalım…Sesimiz her yere ve herkese ulaşsın…BİK ablukasını dağıtalım.Evrensel gazetesi birinci sayfa - 27 Ağustos 2026 https://t.co/H58uggZIil
Alka Halı'da işçiler senelerdir aylıklarını gecikmeli alıyor. İşçilere karşı baskı, mobbing, haksızlık, hukuksuzluk, ne ararsanız var. Buna sesini çıkaran işçileri de ahlaksız kodlarla işten atıyorlar.
Başpınar patronları, kazanılmış haklara dönük saldırıları hızlandırdı. Her gün yeni bir fabrikadan tazminatsız işten atma, ücretsiz izin, hileli iflas haberi geliyor.
Ahlaksızlığı huy edinen patronlar, ahlaksız kodla damgalanan işçiler.
Sıranın bize gelmesini beklemeden, birlik olup haklarımıza sahip çıkmaktan başka çaremiz yok.
Birleşip sefalet ve kölelik düzenini değiştirmek elimizde.
Daha da geç olmadan haklarımıza hep birlikte sahip çıkalım.
İşçinin, emekçinin sesi, gerçeğin habercisi EVRENSEL “MESEM’lilerin yaz tatili 12 saat mesai, küfür, dayak, angarya” manşetiyle bayilerde. Okuyalım, okutalım, abone olalım. Sesimiz her yere ve herkese ulaşsın. Birinci sayfa - 22 Ağustos 2026 https://t.co/uEhscrLjLF