saidler ve atlar
bir meleğin kanat sesleri örtmüyor üstümüzü
alnı secdede kalmış bir Kürdün âhına benziyor dudaklarındaki gülümseme
bozuk bir kum saati gibi; tıkanıyor zaman.
geçmiyor.
alevler öpüyor bir atın nal seslerini.
1925’in yazından bir mektup geliyor:
şeyhimiz darağacında güller açtı.
…
Em di salvegera şehadeta wî de Şêxê Şehîdan, Şêx Saîd Efendî bi rêzdarî bi bîr tînin. Wî li ber dijmin serî nedanî û Gelê Kurd di wê şopê de mayînde ye.
ÖCALAN VE SÜREÇ NEDEN ELEŞTİRİLEMİYOR?
Ortada çok önemli bir sürünceme süreci var. Rejim adım adım başarılı bir şekilde ilerliyor, Komünalizm/Demokratik Entegrasyon da sessiz sedasız sahnede.
Ragıp DURAN
https://t.co/nwFSPmEuOC
#VİDEO - Agit Kabayel dünya şampiyonu olduktan sonra duygularını paylaştıKürt boksör yayımladığı videoda duygularını şu sözlerle dile getirdi:
🥊 "Artık adımız, Muhammad Ali, Mike Tyson ve Lennox Lewis gibi efsanelerle birlikte boks tarihine yazıldı."
🥊 Bu yolculuk boyunca yanımda olan herkese teşekkür ediyorum
🥊 Bütün bunlar, bir zamanlar kimsenin inanmadığı bir çocuğun hikâyesi
Rönesans falan, büyük laflardan da hiç çekinmiyorsunuz. Önceki tüm büyük laflarınızın altında kaldığınızın hala farkında değilsiniz. Siz önce sekerat döşeğinde inim inim inlemekte olan şu Kürt dillerine iki saatlik seçme dersten öte hak alın,Rönesans'ı 500 yıl önce zaten yaptılar
#VÎDEO - Mela Bextiyar: Berê me û Partiya Demokrat a Kurdistanê (PDK) li hev kiribû ku em Kerkûkê bikin paytexta Kurdistanê
💬 Mela Bextiyar: Me Pêşmerge nekirine yek. Kuro me polîs nekirine yek, me zimanê Kurdî nekiriye yek
💬 Mela Bextiyar: Niha 2 cografyayên Herêma Kurdistanê hene
💬 Mela Bextiyar: Me 35 salan raperîn kir lê me hîn axa xwe, zimanê xwe û hêza xwe nekirine yek
📜 Kan, Demir ve Kürtler
📷Dergah Tartışmaları'nda bu kez Otto von Bismarck'ın işliyoruz.
Biz Kürtler ondan ne öğrenebiliriz?
📷Dinlemek için: https://t.co/9C8wy0VhI8
İşgalcisiyle entegrasyonun kötü olduğunu biliyorlar. Hele hele o işgalci Colani ve Tayyibistan'sa bunun Kürtlere adeta sövmek olduğunu da biliyorlar! O yüzden "pozitif" entegrasyon diyorlar! Kürtler pratikte ne alıyor kardeşim, SIFIR!
ama entegrasyon pozitif, yer misin?
Trump: “I was very responsible for Syria, and the man that's running Syria now is a person that I put there along with President Erdogan and some others. He's done an amazing job of pulling it together. He's not a Boy Scout, but he's done an amazing job of pulling it together… And he does not like Hezbollah. And I'll tell you what, Israel has been fighting Hezbollah too long, and too many people are being killed. And you don't have to knock down an apartment house every time you're looking for somebody, because there are a lot of people in those apartment houses, and they're not all Hezbollah. I suggested to Israel “let Syria take care of Hezbollah because, to be honest, I think they do a better job of doing it… But I think Syria - he's pulled that country together amazingly quickly. He's very capable, and he's been very good for me. He's protected everything that I've asked for; he's done… And if Israel can't do the job without killing everyone else, he'll do the job. Syria will do the job."
Bir millet kendini yalnızca haklılığı üzerinden tanımlamaya başladığında tehlikeli bir şey olur; gerçek güç dengelerini görme yeteneğini kaybeder, acısına o kadar gömülür ki o acısının sebebini unutur. Dahası, bu haklılık duygusu zamanla kendi içine kapanan bir ahlak dünyası kurar. O dünyada artık güç, yapı, devlet gibi kavramlar kirli sayılır; onların yerine saf, lekesiz bir özgürlük ideali geçer. Bu, kulağa çok yüksek bir fikir gibi gelir; oysa bu, çoğu zaman gerçek dünya ile yüzleşmekten kaçmanın incelmiş bir biçiminden başka hiçbir şey değildir. Çünkü bir millet gücü reddederek değil, ancak gücü anlayarak ve yeniden kurarak özgür olur.
Baran Zane
PAKURD - Dergah Tartışmaları
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş ve kurumsallaşma yıllarında, Kürdistan’da irili ufaklı yüz civarında isyan meydana gelmiştir. Niceliksel açıdan yoğun görünen bu hareketlilik, dönemin jeopolitik gerçekliği karşısında yapısal bir zafiyete sahiptir. İsyanların yaşandığı bu kritik dönemde Türk bürokratik ve askeri elitleri; askeri ve siyasi merkezileşmeyi sağlamış, bir devlet mekanizması inşa etmiş ve en önemlisi de bunu uluslararası hukuk zemininde tescil ettirmiştir. Bütün bunlar olurken Kürtler, İstanbul ya da Ankara hükümeti farketmeksizin Türklerle birlikte hareket etmiş, uluslararası güçlerin özellikle Osmanlı dağıtılırken ihtiyaç duydukları rolü ve Kürtlerin kendi devletlerini kurma fırsatını görmezden gelmişlerdir. Hatta Paris Barış Konferansı’ndaki delegeleri Kürt Şerif Paşa’yı temsilcilikten azletmeleriyle bu şansı yüzyıldan fazla bir süre için kaybetmişlerdir.
Özellikle 1923 Lozan Barış Antlaşması, yeni devletin sınırlarını ve egemenliğini küresel ölçekte meşrulaştırarak Türkiye’ye Kürtler gibi sorun yaratabilecek iç tehditleri bertaraf edecek, diplomatik ve askeri bir dokunulmazlık alanı sağlamıştır. Ardından gelen 1926 Ankara Antlaşması ise Musul meselesini neticelendirerek, bölgedeki sınır güvenliğini tahkim etmiş ve Kürtlerin uluslararası güçler ile muhtemel ilişkisini büyük ölçüde daraltmıştır. Dolayısıyla Ankara yönetimi, isyanlar karşısına uluslararası güvencelere sahip, finansal ve askeri lojistiğini tek merkezden yönetebilen organize bir güç olarak çıkmıştır. İngilizler ve Ruslar da politikaları gereği böyle bir gücün varlığını bir noktadan sonra gerekli görmüşler ve Türkiye’yi tampon bir bölge olarak konumlandırmışlardır.
Buna karşın Kürt isyanları; makro düzeyde bir stratejik vizyondan yoksun, taktiksel olarak zayıf planlanmış, merkezi bir komuta kademesi ve lojistik ağ kuramamış bölgesel karakterli kalkışmalardır.
Hiçbir isyan geniş bir coğrafyaya ulaşamamış, toprak kazanma, elde etme ve idare etme rüştüne ulaşamamıştır. Bu başkaldırıların en hayati handikapı ise uluslararası sistemik destekten mahrum kalmaları ve böyle bir düzenin dışında olmalarıdır. Hatta dönemin küresel statükosu, Birinci Dünya Savaşı'nın ardından sınırların yeniden çizildiği, istikrarsızlığın maliyetli olduğu ve yeni bir bölgesel savaş riskinin göze alınamayacağı bir paradigma üzerine kuruludur. Dolayısıyla Kürtlerin bu geç kalmış isyanları, büyük güçlerin reelpolitik hesaplarında stratejik bir ortak olarak karşılık bulamayacaktır. (Bugün de benzer bir örnek Suriye-Rojava denkleminde yaşanmştır. Kuzeydeki Kürtler ise Türkiye'den yana konum belirlemiş, buna Güney Kürdistan'ı ve Doğu Kürdistan'ı da dahil etmeye çalışmaktadırlar).
Öte yandan, bu isyan dalgasının doğasını homojen kabul etmek yanıltıcıdır. Sürecin bir boyutu cemiyetler eliyle yürütülen örgütlü ama zayıf isyanlara dayanırken; diğer bir boyutu, Türk devletinin Kürdistan’da tam egemenlik kurma, vergilendirme, askere alma ve asayişi sağlama yönündeki kesin bastırma hamlelerine tepki olarak doğan yerel direnç odaklarıdır. Bu isyanların birçoğu özellikle Şeyh Said Hazretleri’nin idamı sonrası ortaya çıkan baskı, sürgün, silahlara el koyma gibi uygulamalara karşı yapılmıştır. Türklerin, 1800'lerin başından itibaren başlayan Kürdistan’daki en küçük yerel güç odaklarını dahi tasfiye etme yaklaşımı, bazen küçük kıvılcımların devlet refleksiyle büyütülerek kesin bir tasfiye harekatına dönüştürülmesini de beraberinde getirmiştir. Bazı isyanların devletin bilgisi dahilinde güçlendirildiği görülmektedir. Hatta Şeyh Said hadisesi bile Türklerin bir provakasyonu ile başlamak zorunda bırakılmıştır.
Muhtevası, ideolojik arka planı veya sosyolojik motivasyonu ne olursa olsun; tarihsel zamanlama açısından tüm bu isyanlar ne yazık ki geç kalmış hareketlerdir.
Ayestefenos Anlaşması (1878) ile açılan ve Birinci Dünya Savaşı'nın (1914-1922) ortaya çıkmasıyla derinleşen jeopolitik boşluk dönemi kapanmış, Paris Barış Konferansı (1919) ve San Remo Konferansı (1920) gibi dönüm noktalarıyla inşa edilen yeni dünya düzeni rasyonalize olmuş ve sınır hatları netleşmiştir. Bütün uluslararası güçlerin üzerinde uzlaştığı bir düzen ve harita ortaya çıkmış iken Kürtlerin kendi paylarını almayı 5 yıl sonra hatırlamaları beyhude bir çaba olarak değerlendirilmelidir.
Sonuç itibariyle bu isyanlar, hedefledikleri siyasi kopuşu gerçekleştiremedikleri gibi; Ankara’ya iç güvenlik konseptini radikalleştirme, ordunun modernizasyonunu hızlandırma ve Takrir-i Sükun gibi olağanüstü rejim enstrümanlarıyla devlet otoritesini Kürdistan’ın en ücra köşesine kadar yayma imkanı sunan kaldıraçlara dönüşmüştür. Bugün de bir benzeri yaşanmıştır. Ve fakat Kürt siyasi eliti, kendisini, sanki bir önceki yüzyıl bütün bunlar yaşanmamış gibi yine ve yeniden Türk devleti ile bütünleşmeye, dünya sistemi yeniden oluşturulurken Türklerin gölgesinde kalmaya adamaktadır.