💭 İngiltere Başbakanı az önce canlı yayında istifa etti. Bizde siyasi liderler, bakanların istifası bir yana, Futbol Fed. Başkanı mafyatik adam bile berbat oynayan takımını eleştirenlerin gözaltına alınmasını talep edebiliyor!
Gece 5'de açıklama yapacak diyor. Yaptığı açıklama ; adalet bakanına Türk milletini şikayet ediyor. O kadarla da kalmayıp milyonlarca insana ahlaksız diyor.
Bu kadar şuursuz bir TFF tarihte hiç olmamıştı. Araştırılması gereken biri varsa o da bu adam ve desteksiz vaatleridir. Villalar dahil.
Utanma da yok bunlarda. Özür bile dileyemiyor, üstüne hakaret ediyor millete
📍Kapak resmine Ukrayna bayrağını koymuş olan bu Suriyeli, iktidarın Suriye politikasının iflasının canlı bir örneğidir. Ülkesini sözüm ona kurtaran Türkiye'nin bayrağını koyma gereği dahi duymamış. Ukrayna bayrağını koymuş. Sanki Ukrayna misafir etti besledi yedirdi giydirdi senin on milyon insanını. Haliyle Türkiye'ye minnet borcu duymuyor çünkü siz yani vatansız İslamcılar, milyonlarca insanı getirirken bize minnet borcu dıymalarına mani olmak için türlü hikayeler uydurdunuz.
📍Yeri geldi Çanakkale zaferine onları ortak ettiniz. Çanakkale'deki sembolik mezar taşlarında yazan halepi gösterip Halep' Türkmenlerini yok sayarak Çanakkale'de araplar savaştı da kazanıldı diye onlara hiç payları olmayan bir zaferin hissedarı yaptınız. Oysa Çanakkale'de savaşmayan ve hatta kaçanlar maalesef araptı. Komuta kademesinden bile itirazlar geliyordu arap asker göndermeyin bunlar savaşamıyor diye. Haliyle sizin palavraları dinleyen Suriyeliler bırakın bize minnet duymayı, bizim onlara minnet borçlu olduğumuzu söylemeye başladılar. Tarihte hiçbir ulus, kendi zaferlerini böyle hoyratça hediye etmemiştir. Mümkünse en kısa sürede defolup gidin şu ülkenin tepesinden. Başka bir şey istemiyoruz.
📌Güzel bir yazıyı refere ediyorum aşağıda, lakin Yüksel Hoca, Kürt İstilasını 1992'den başlatmış, ben 100 sene daha öncesine götüreyim sizi o halde.
İstila aslında çok daha önceleri başladı.
Keyifli Okumalar..👇👇
👉Dört uzun boylu, zayıf, esmer adam 23 Mart 1906 cuma günü Göztepe istasyonunda Rıdvan Paşa'nın trenden inmesini bekliyordu...
Rıdvan Paşa, Sultan 2. Abdülhamid'in güvenini kazanmış, tam 16 yıla yakın bir zamandır İstanbul şehremini(belediye başkanlığı) görevini yapan bir devlet adamıydı.
Rıdvan Paşa o gün cuma selamlığından çıkmış, bir süreliğine makamına uğramış, sonra bir istimbot ile Haydarpaşa'ya geçmiş ve Göztepe'deki konağına gitmek üzre trene binmişti.
Tren, Göztepe istasyonu'na vardığında Rıdvan Paşa yanındakilere veda edip trenden indi ve kendisini bekleyen arabasına binmek üzre istasyon binasına girdi.
İşte tam bu sırada kendisini bekleyen 4 Kürt delikanlısı Rıdvan Paşa'ya doğru yaklaşarak bellerinden çıkardıkları tabancalar ile Paşa'ya doğru birdenbire ateş etmeye başladılar.
Rıdvan Paşa hiçbir şey söyleyemeden ve yapamadan yere yığılmıştı. Başına, göğsüne ve karnına 8 mermi isabet etmiş ve bir anda ölmüştü.
‼️Silahlarıyla birlikte kaçmadan teslim olan ve Paşa'yı, "bilerek, isteyerek ve tasarlayarak öldürdüklerini" itiraf eden katillerin kimlikleri şöyleydi.
1-Bitlisli Mehmet oğlu Abdullah. 22 yaşında.
2-Vanlı Sadullah oğlu mehmet Esat. 22 yaşında.
3-Hakkarili Tatar oğlu Emin Abdullah. 35 yaşında.
4-Vanlı Mehmet oğlu Ahmet. 35 yaşında.
Tam 16 yıldır İstanbul şehremini olan Rıdvan Paşa katledildiğinde 51 yaşındaydı. Gayet dürüst ve namuslu biri olarak tanınmıştı. Muntazam bir tahsil görmüş, Bab-ı Ali tercüme odasından yetişerek mükemmel Fransızca öğrenmiş, çeşitli taşra memuriyetlerinde bulunduktan sonra 1877 yılında açılan ilk Osmanlı Millet Meclisi başkatipliği gibiçok önemli bir memuriyete tayin olmuştu.
Akabinde Trabzon, Bursa, Selanik gibi vilayetlerde savcılık, saray katipliği, dahiliye müsteşarlığı gibi vazifelerde bulunarak devlet kademesinde sürekli yükselmiş ve nihayet 1890 yılında İstanbul Şehreminliği görevine getirilmişti.
Lakin padişahın övgülerine mazhar olan Rıdvan Paşa, şehreminlik vazifesine tayininden sonra, padişah'ın kendisine olan övgüsünden fırsat bularak biraz "küçük dağları ben yarattım" havasına girmişti.
O esnada İstanbul'da "küçük dağları ben yarattım" havasına girmiş bir başka paşa daha vardı. Selimiye kışlası komutanı; Bedirhanoğlu Ali Şamil Paşa...
📌Bedirhanoğlu Aşireti hakkında hepiniz birşeyler duymuş, okumuşsunuzdur.
Ali Şamil Paşa'nın dedesi Bedirhan Paşa, Cizre Beyi idi. Aile bir şekilde soyunu Selahaddin Eyyubi ve Halid bin Velid'e dayandırmaya çalışsa da, diğer yanda da Kürt olduklarını ön plana çıkarmaktan çekinmezdi.
Her ne ise...
Ali Şamil Paşa Kürt gönüllülerinden oluşan kuvvetleri ile 93 Harbine katılmış, pek bir varlık ve başarı göstermemesine rağmen bu davranışı ile Abdülhamid Han'ın takdirini kazanmıştı.
Hamidiye Alaylarına verdikleri desteklerden ötürü Abdülhamid, Bedirhanoğlu Aşiretini pek bir sever, pek bir tutardı.
Bedirhanoğlu Aşireti de bu sevgi ve alakaya karşılık verir, her daim padişahın yanında olduklarını beyan ederler, bu vesile ile aşiret üyelerini devletin önemli kadrolarına yerleştirmeye çalışırlardı.
👉Bedirhanoğlu Aşiretinden Abdürrezzak Bey'de bu aşiret kontenjanından Saray'daki en önemli görevlerden birinde teşrifat baş müfettişliği vazifesinde bulunmaktaydı.
📌İşte böyle bir ortamda, Ali Şamil Paşa'nın Üsküdar taraflarında astığı astık, kestiği kestikti.
Ali Şamil Paşa Üsküdar tarafındaki işlere Rıdvan Paşa'yı karıştırmaz. Esnafı denetler, ceza keser, canının istediğini tutuklatır, falakaya yatırır, kışlada hapsettirirdi.
Yani karşı kıyıda adeta Bedirhanoğluna bağlı bir derebeylik kurulmuştu.
O sıralarda Abdürrezzak Bey ise Şişli-Nişantaşı arasında yeni bir konak yaptırmıştı.
Lakin bu konağın sokağı henüz toprak yoldu ve kaldırım bulunmamaktaydı.
Abdürrezzak Bey bir cuma selamlığında şehremini Rıdvan Paşa'nın yanına giderek durumu kendisine anlatıp sokağa kaldırım taşı döşetmesini istedi.
Ali Şamil Paşa'nın yaptıkları dolayısıyla Bedirhanlara kızgın olan Rıdvan Paşa da Abdürrezzak Bey'e "hallederiz" diyerek onu başından savdı.
Ama ilerleyen günlerde hala bu sokaktaki kaldırım meselesi hallolmayınca, Abdürrezzak Bey aynı isteği birkaç cuma selamlığında daha tekrarladı.
Ancak tüm bunlara rağmen Rıdvan Paşa, Abdürrezzak Bey'in talebini yerine getirmedi.
Buna çok kızan Abdürrezzak Bey, Rıdvan Paşa'nın çok sevdiği bir zabıta memuru olan Ahmet Ağa'yı yakalatıp konağının bodrumuna hapsetti ve "sokağa kaldırım döşenmeden onu bırakmam" diyerek Rıdvan Paşa'ya haber yolladı.
Rıdvan Paşa bunun üzerine çok sinirlendi ve konuyu, Tahsin Paşa vasıtasıyla padişaha kadar taşıdı.
Lakin Abdülhamid her iki tarafı da kırmamak için bu olayın dışında kalmayı tercih etti.
Padişahın çözüm olamayacağını anlayan Rıdvan Paşa da tüm belediye çalışanlarını toplayarak Abdürrezzak Efendi'nin konağını bastı ve Ahmet Ağa'yı kurtardı.
Bu baskın İstanbul Belediyesi ile Bedirhan Aşireti arasında bir silahlı çatışmaya dönüştü, konak tahrip edildi hatta Abdürrezzak Bey'in kardeşi olan Hassa Ordusu subaylarından Bedirhan Bey tabanca kurşunuyla yaralandı.
Ayrıca belediye ekipleri konağın etrafına çukur ve hendekler kazarak konağı kullanılamaz hale getirdiler...
Şimdi şikayet sırası Bedirhanlara gelmişti. Onlar da aynı şekilde durumu padişaha bildirdiler. Lakin Abdülhamid yine tarafsız kalmayı seçti.
‼️Tabi bu mesele Bedirhan Aşireti için bir izzeti nefis meselesi haline gelmişti.
Bu durumda Ali Şamil Paşa'nın bu işe kayıtsız kalmayacağı aşikardı.
Bedirhanlar bunun üzerine planlar yaptılar ve Ali Şamil Paşa'nın görevlendirdiği yukarıda isimleri yazılı olan 4 Kürt, İstanbul belediye başkanı Rıdvan Paşa'yı böylece katletti.
Tabi bu olayda, ölen öldüğü ile kaldı.
Abdülhamid, Ali Şamil Paşa'ya ve Abdürrezzak Bey'e dokun(a)madı.
Rıdvan Paşa'yı öldürenler cezaya çarptırıldı.
Ama Ali Şamil Paşa ve diğer Bedirhanlara herhangi bir ceza verilmedi.
İşte böylece İstanbul'un Kürtlere teslim edilmesi devri başlamış oldu. Bu aktardığım olay Tarihsel Süreçte İstanbul'da Kürt Mafyasının ilk Ortaya Çıkış Olayıydı.
📌Bedirhan Aşireti ve Kürtler İstanbul'da böyle mafyalaşmaya başladılar.
Zorbalıkları ve despotlukları ilerleyen zamanlarda da birtakım münferit olaylar ile tarihteki yerini almıştır şüphesiz.
Bunlar gerektiğinde devleti yönetenlere yalakalık yaparlar, Siyasete girip nüfuz elde ederler ve bu elde ettikleri nüfuz ile beylik, paşalık yapar, bir şehrin, hatta bir ülkenin içine ederler...
Bugün büyük kentlerdeki Kürt Mafya Gruplarını analiz edin.
Hepsi, Abdülhamid Döneminde Bedirhan Aşiretinin izlediği yolu izleyip şehirleri, sahilleri, kıyıları sömüren, yükte hafif pahada ağır, sıcak paranın döndüğü dümenlerin başına geçmiş kliklerdir.
⚠️Yüzlerce Kürt Mafyası birbirinden ayrı münferit gruplar olarak görülseler de, aslında tek bir ana damardan beslenmektedirler...
Onları "aman dışlanmasınlar, isyan etmesinler" diye içimize aldık.
Şehirlerimize kabul ettik. "Bizden ayrı hissetmesinler" diyerek toleranslı davrandık, "gariban" diyerek iş verdik, yardım ettik...
‼️Ve bugün geldiğimiz noktada arabamızı bir sokağa park ederken onlara para ödüyoruz, sahilde denize gireceğimiz zaman onlara haraç veriyoruz, bir yere gidip eğleneceğimiz zaman onları zengin ediyoruz...
#pazar #tarih #hırtlar #hırtsorununuçözün #tehcir #hırttehciri #yks2026 #tyt2026 #ayt2026 #yks26 #BabalarGünü
📌Büyükada'ya ilk Kürt faytoncu kardeşimiz 1992'de geldi. Mevlüt amcadır adı. Kürtçülükten haberi olmayan, namazında ve abdestinde biriydi. Öncesinde bu faytoncu esnafı Roman veyahut Maltepe yerlisiydi. Mevlüt amcanın çocukları deli doluydu ve madem kürdüz "zimene kürdi zimene me ye" diyerekten Kürtçü ve etnik bilinç sahibi gençler oldular ve bu sektörde devam ettiler.
📌Evlenenler dünürlerini de adaya getirdi ve 1995 gibi kürt faytoncu sayısı 8'e yükseldi. 2005 gibi ise 40'a yükseldi sayı. 2020'de son senesinde tüm faytoncular Vanlıydı ve aralarına yabancı sokmadılar. Sonunda oldukça dolaylı bir hamleyle atlar ölüyor diye belediye ve devlet, faytonculuğu kaldırdı.
📌Buna rağmen ada, kürt lokantacılarla dolmuş, pansiyoncu, dönerci, pideci, dondurmacı yanında ayrıca tüm bisikletçiler çoktan Vanlı olmuştu. Adanın meydanında Kürtçe şarkılar yükseliyor, çay bahçelerinde "bıra" sesleri yankılanıyor, belediyenin anonsları artık iki dilde yapılıyor, ilan panolarındaki dernek duyuruları kırmızı/yeşil/sarı renklerle süsleniyor. Adanın gündüz nüfusunun yüzde yirmi beşi, gece nüfusunun yüzde onu kırmanci idi.
📌Kürtler artık sadece Maden mahallesinde dükkan açmıyorlar, Nizam mahallesinde de mülkler alıyorlardı. Elbette haklarıydı da. Sonuçta bir Türk de onların yaşadıkları yerlerde aynı şeyi yapabilir, hiçbir sorunla karşılaşmadan kürt çoğunluklu yerleşmelerde ikamet edebilir ve ekmek yiyebilirdi.
📌Ayrıca adada tam merkezde, elektrikli faytonlara bakan meydanda bir DEM Parti şubesi açılmıştı. DEM Parti, adalarda artık 4. Partiydi. Seçim akşamları meydanda kurulan dev ekrandan sonuçlar açıklanırken, AKP'nin ada oylarındaki düşüşü değil de DEM'in yükselişi konuşuluyordu; milliyetçi partilerin afişleri ise ertesi sabah yerini bilinmeyen eller tarafından boyanmış duvar yazılarına bırakıyordu.
📌Sonra kucağında Pomeranian teacup köpüş oğluyla Sude ve yeni evlendiği kocası Sarp bir hafta sonu sefası için adalara geldi.
📌Kolunda 𐱅𐰼𐰇𐰰 dövmesi ve boynunda Atatürk dövmesi olan Sarp, o hafta sonu adalara kaçmadan önce İstanbul'un göğsüne çöken isli havadan, trafikte buharlaşan ömründen, plazadaki cam fanusunda yaşadığı mobbing ve işsizlik korkusundan kaçmak istemişti.
📌Oysa Büyükada'da da benzer bir sıkışmışlıkla karşılaşacağını seziyordu. Önce kıyıda bir dondurma aldılar, sonra da adada yürüyüşe başladılar. Vitrinlerde "Arapça menü mevcuttur" yazıları, kaldırımlarda elinde tespihle Kürtçe türküleri mırıldanan gençler, bisiklet kiralayan bir dükkânın önünde asılı duran Botan amblemi ve farohar zerdüşt kolyesi takmış kürt gençleri... Sarp göz ucuyla hepsini süzüyordu ama Sude'ye belli etmemeye çalışıyordu.
📌Dilburnu mevkiine geldiklerinde kafeterya yine kürttü. Sonuna kadar Türk milliyetçisi olan(!) Sarp, Sude'nin omzunda bulunan ve benzeri kendi bileğinde de olan Atatürk imzalı dövmenin olduğu yerden bir öpücük aldı ve kızı kendisine yaslayarak günbatımına daldılar.
📌Arada Sarp "aşkım sence de fazla kürt yok mu?" Dedi. Sude ise o masum gözleriyle önce erkosu Sarp'a ve sonrasında ise geleceği emanet edecekleri evlatları patişkoya baktı ve Sarp'a dedi ki:
"Evet, aşkım, maalesef çok fazlalar. İşte bu yüzden bu dünyaya bir çocuk getirmek istemiyorum"
Zaten getiremezlerdi.
📌Çünkü Sarp'ın babası Teoman Bey Sarp'a kardeş yapmamıştı. Önemli olan bakacağın kadar yapmak demiş, Sarp'ı Sorbonne'da okutmuştu. Teoman bey emekli olunca Sarp'ın hiçbir kardeşi olmadığından kendisine destek olacak ne kardeşler sürüsü ne de aşireti vardı... Sarp bu dünyada plazadaki işinden kirasını ancak ödeyebildiği evine giderken modern Türkiye'nin ve Teoman Bey'in özene bezene yetiştirdiği tek ve kaliteli çocuk projesinin huzurunu iliklerine kadar yaşıyordu. Oysa Sarp plazada İngilizce sunumlar hazırlayan, geceleri evden çalışan, hafta sonları LinkedIn'de "açık iş" ilanlarını tarayan, CV'sine ekleyecek yeni bir sertifika için uykusuz kalan o eğitimli işsiz adaylarından yalnızca biriydi.
📌Maaşı her ay enflasyona yenik düşüyordu, kiraya zam gelince Anadolu Yakası'nda 45 metrekare bir stüdyoya taşınmayı düşünüyordu. Sarp Kürtlere düşman değildi ama sevmezdi de. Çünkü yaşadığı mahallede küçükken onu koruyacak hiçbir kardeşi yokken, arka mahalleden gelen Baran, Azad, Şiyar ve diğer kavruk çocukların sürekli hedefi oluyordu.
📌Sarp'ı dünyaya getiren Meral Hanım ve Teoman Bey elbette kaliteyi nicelikte aramamışlardı ama niceliğin kuşatıcı gücünü de fazlaca ihmal ederek yavrularını distopik bir evrene hazırlamışlardı. Niceliğin kuşatıcı gücünü pek yakında anlayacaklardı...
📌Sude'nin durumu daha iyiydi. Onun en azından bir kız kardeşi vardı. Sanem Sude'nin birebir kopyasıydı ve 5 yaş büyüktü (36). Erkek arkadaşı Tuna ile 9 yıl süren düzenli ama adı konmamış beraberliğin son bulması sonucu orta yaşlarda gözlerinin kenarında kaz ayağı çizgileriyle bekar kalmış eğitimli bir genç kadındı.
📌Üniversitede derece yapmış, yurt dışı stajlarına gitmiş, döndüğünde iş bulamayıp KPSS'ye hazırlanan binlerce akranı gibi o da bir dönem kariyer koçlarına para yetiştirmiş, mülakatlarda "network kuramamışsın" cevabını duya duya yıpranmıştı. Yaptığı birkaç Tinder ve bumble buluşması da yürümeyince belki bir Avrupalı bulurum diyerek internations uygulamalarında Arman ile tanıştı.
📌Arman Simonyan Fransa'da Marsilya'da yaşayan Türkiye'de işleri olan biriydi. Arman, Türkiye'deki hazır giyim atölyelerinde Suriyeli çocuk işçiler çalıştırarak maliyeti düşüren, sonra da bu ürünleri Avrupa'ya "organik ve etik üretim" etiketiyle satan bir iş insanıydı. Sanem bunu biliyor muydu? Elbette. Ama aşk, karbon ayak izi gibiydi zira… görmezden gelince yok sayılıyordu. Sanem'i beğendi ve 5 senelik yine adı konmamış süreli ve düzenli bir birliktelikleri oldu. Sanem onu kırmamak için hiçbir 29 ekimi kutlamadı, hatta her 24 Nisan'da Ermeni duyarı yapan sayfaları RT etti.
📌Arman çok yakın bir zamanda Batı Avustralya'da Jennifer ile tanışıp Perth şehrinde bir bağ evi işletmeye karar verdi ve Sanem'e durumu açıkladı.
📌Sanem, modern, demokrat ve batı terbiyesine sahip bir kız olduğu için "sktirgit pezevenk ömrümden 5 sene de sen yedin sana kızoğlan kız geldim ama gözümün kenarında kaz ayağı burulukluklar çıktı" demeyi hiç düşünmedi ve gayet olgun şekilde "It's ok" dedi. Çünkü filmlerden edindiği olgun batılı ayrılık tarzı buydu.
📌Sanem bunları aşmak için gittiği Bodrum tatilinde Cizreli animasyoncu Bertan'la tanıştı. Bertan, aslen Duhok'ta doğmuş ve Turgut Özal'ın "canım alalım işte içeri ne olacak ki?" diyerek aldığı yüz binlercce kürt kardeşimizden biriydi... Bertan her yaz Bodrum'daki lüks otellerin animasyon ekibinde çalışan, kışın Adana'da inşaat işçiliği yapan, günde 12 saat dans edip turistleri eğlendirirken sırtındaki fıtığı gizleyen bir emekçiydi. Sanem'le evlendiğinde, aslında şehir soylu bir Türk vatandaşıyla evlenmenin getireceği "beyaz Türk" avantajları da hesaplamıştı ve sonuçta İsveç vizesi için sağlam bir referans olacaktı.
📌40'ındaki Sanem için bu, "ba'sü ba'del mevt" demekti. Asla hayır demedi ve geleceğine yatırım yaptı.
📌Eskimiş tüplerine ve 40 yaşına rağmen toprağının evladı Bertan'a bir çocuk vermeyi başardı. Ancak 5 sene sonra vücudu ciddi sarkmalar ve şişmeler, selülit yapınca animasyon üstadı sixpack Bertan, İsveçli Johanna ile tanıştı ve Stockholm'e gitti. Turkish "Mudshark" Sanem ise kızı Berivan ile Bodrum'da barlarda çalışmak, garsonluk yapmak zorunda kaldı.
📌Bodrum artık eskisi gibi değildi ve her köşe başında Lübnan mutfağı sunan mekânlar, Rusça menüler, yabancı plakalı cipler, her şey dahil otellerin çitleriyle halktan koparılmış kıyılar. Sanem, kızıyla birlikte sezonluk bir pansiyonda yatıp kalkıyordu; aldığı bahşişleri de Cizre'deki kayınpederine para gönderiyordu.
📌Diğer yandan Sarp ve Sude, Büyükada'da geçen o günlerin ardından köpüş oğulları patişko'nun geçen senelerdeki ölümünün ardından yaptıkları bir diğer oğul köpüşko ile yollarına devam ediyorlardı.
📌Oturdukları semtte Suriyeli bakkalın rafları Arapça ürünlerle dolmuş, mahallenin eski kıraathanesi DEAŞ'ın intihar bombacısı seçme merkezine dönüşmüş, duvarlara "beyaz yakalı iş ilanları" yerine "Avrupa vizesi danışmanlığı" afişleri asılmıştı.
📌Gençler hafta sonları Tiktok'ta "hayalet şehir İstanbul" videoları çekiyor, terk edilmiş fabrikalarda drone ile geziyor, "eskiden buralar hep dutluktu" muhabbeti yapıyordu.
📌Gençler hafta sonları Tiktok'ta "hayalet şehir İstanbul" videoları çekiyor, terk edilmiş fabrikalarda drone ile geziyor, "eskiden buralar hep dutluktu" muhabbeti yapıyordu.
📌Mahallelerinde çok da etkin olmalarına rağmen, milliyetçi oyların neden fazla olmadığını, İslamcı ve Kürtçülerin neden sürekli oy aldıklarını sorgulayarak yaşamaya devam ettiler.
📌Gözlerini kapatacakları bu dünyanın dönüşümünün asıl sebebi olarak kendilerini görmekten uzak olan Sarp, Sude, Teoman Bey ve Meral Hanım, Kürtleri suçlamaya devam ettiler. Teoman bey öldü ve arsası ucuz olduğu için Kilyos'a evinden tam 40km uzağa gömüldü. Meral hanım ise hayatta kalmak için Teşvikiye'deki 75 metrekare evini bir Katarlı işadamı olan Nabeel el Şahbaz beye sattı. Artan parayla oğlu Sarp'a Halkalı'da 45 metrekare bir ev ve bir de araba aldı ve geri kalan kısmıyla da huzur evine yatmadan önce bankada kefen parasını hazırladı.
📌Nabeel el-Şahbaz da ev üstüne ev alarak hak kazandığı Türk vatandaşlığına alışmaya çalışıyordu. Nabeel Bey, Katar'daki inşaatlarda çalışan Pakistanlı işçilerin ölümüne aldırmayan, Türkiye'de ise ucuz gayrimenkul ve vatandaşlık peşinde koşan bir yatırımcıydı.
📌Nabeel bey, Aracında çaldığı dombıra ile ilk oyunu kullanmış ve "Yallah ya şebab" diyerek 22 kişilik tüm ailesini ampule bastırmıştı. Son evini de Viaport Venezia denen pahalı ama ucube binada almıştı.
📌Nabeel Bey'in aldığı bu ev aslında dördüncü evdi ve varoşta büyümüş uzun bacaklı sevgilisi Neslihan'ı da bu evde ikamet ettirecek ve arada bir ona uğrayıp hanky-panky yapacaktı (İngilizcede fingirdeşmek).
📌Neslihan, metres olarak gireceği yeni evine gitmeden önce son günlerini geçirdiği mahallesindeki evdeki pencereden baktığında, sokağın karşısındaki evin balkonunda Arapça tabelalar asılı, başka bir daireyi, alt kattaki komşunun ise taşınma telaşını görüyor, semtin eski sakinlerinin birer birer şehir dışına sürüldüğünü fark ediyordu zaten.
📌Neslihan, imam hatip lisesini ve ardından üniversitesini birinciliklerle bitirmiş, güzel notlar almış, ama Bim ve A101 kasiyeri olmaktan imanı gevremiş ve stand hostesi olarak bulduğu ilk işinde fuarda Katarlı Nabeel Bey'le tanışmıştı.
📌Neslihan'ın kaybedecek yılları ve eskitecek yumurtaları yoktu. Hayata 3-0 geriden başlamayı da istemiyordu. Sınıf arkadaşlarından biri KPSS'de derece yapmış ama atanamamış, diğeri garsonluk yapıyor, bir diğeri çağrı merkezinde günde 200 arama kotası dolduruyor, bir başkası yurt dışında temizlikçi olarak çalışıp ailesine döviz gönderiyordu.
📌Neslihan, "yeterince çalışırsan başarırsın" masalının son sayfasının çoktan yırtıldığını anlamış, sistemin ona sunduğu tek çıkış yolunun biyolojik ve estetik sermayesini paraya çevirmek olduğunu kabullenmişti. Neslihan Habertürk televizyonunda da iş bulacak kontaktlara sahip değildi ve Nabeel Bey onun için bir devlet kuşuydu.
📌Şüphesiz bu hikâyedeki Neslihan, Sarp, Sude, Sanem ve diğer onca karakterden çok daha acı hikâyelere sahibiz. Bunlar sadece birer sembol örnek.
📌Rahatsız etti mi?
Etmesin. Nereden başlamıştık konuya?
Adada faytoncu olmaktan.
Hiç rahatsız etmesin.
Çünkü 40 derece sıcaklıkta bir atın boklu götü arkasında o işi yapmak için Sarp ve Arda'nın narin yapısı müsait değildi. Para böyle kazanılır, beyler. Beğenmediğiniz atın boklu götü ve kokulu sırtı üzerinde Anadolu'ya geldik.
📌Bu filmde hiç kimse sadece izleyici değildi, aynı zamanda hepimiz de bunun gizli birer kahramanı ve yazarıydık. Sorun şehirlerin dönüşümü değil, şehre kimlerin geldiği de değil, herkesin neyi kaybettiğini fark edememesiydi.Kayıplar artarak devam edecek.
📌Çünkü kimse aynaya bakmak istemiyor...
Ne Sarp, ne Sude, ne Sanem, ne de Nabeel el Şahbaz… herkes kendi hikâyesinin mağduru, başkasının hikâyesinin suçlusu olmayı seviyor.Üremeyi ve türemeyi; kürde, araba ve peştuna emanet ederek uzun vadede devlet de olamazsın, egemen de. Belki mutlu olursun, o da bir başka memlekette ya da bir başka evrende...
📌Karar senin arkadaşım... Pek tabii ki milliyetçi olmak zorunda değilsin, hatta bizi sevmek hiç zorunda değilsin, ama bir gün şu dünyadan çekip gittiğinde geride kalan insanların okuyacağı bir taşın kalsın ve evet, ben de vardım demek istiyorsan ve geride kalanların okuyabileceği bir dil hâlâ bu topraklarda yaşasın diyorsan, çok da itiraz etme bence…
Şu kadar arabayı oraya götür, prodüksiyonu yap vs… masrafı kadar harcanan parayı DÜNYA ŞAMPİYONU voleybol takımına toplamda harcamamışlardır.
Bak tek seferde demiyorum. Primler dahil, TOPLAMDA şu prodüksiyon kadar para harcanmamıştır kızlara.
Bu futbol takımı daha maça çıkmadan, 10milyon dolar prim, villa sözleri, nakliye ile Togg arabalar, süslemeler, video ajansları, saçlar, tiktok videoları, bir sürü youtube videoları vs…
Sonuç: 0 gol 0 asist ile elendik.
Şatafat rezilliktir. Başka bir şey değildir. Bundan oy devşirme planları suya gitti. Paralarda havaya…
Mehmet Şimşek tasarruf diyordu. Buyur izle tasarrufu bakan bey.
Paraguay maçı ve Kemal Kılıçdaroğlu röportajından dolayı bu mevzu araya kaynadı.
Dün gece çıkan Resmi Gazete’deki Cumhurbaşkanı Kararı’na göre; 15 yaşından küçük ve 50 yaşından büyük Cezayir vatandaşları için vize muafiyeti getirildi!
Peki biz Cezayir’e gitmek için ne yapıyoruz?
30 günlük için 40 euro, 90 günlük için 100 euro ödeyip vizeye başvuruyoruz. 1 hafta da vizenin çıkmasını bekliyoruz. Tabi çıkarsa! Bize vize, onlara muafiyet!
YAZIKLAR OLSUN!
Hay 24 sene sonranıza ya, yediniz bizi 24 diye diye
Irak bile katıldı abicim. 8 sene savaştıktan sonra. Aha şu ada da katıldı Çuraçao.
Utanma arlanma da yok bunlarda. Oynamadık diyin bari. Kapasitemiz yok diyin.
Atıp tutmayı, saç yapmayı, tesislerden podcast yayınlamayı, reklam çekimlerine gitmeyi, primleri peşin almayı, villaları falan iyi bilionz.
💭 Bir insanın 80 yaşında şu hale düşmeyi kabullenmesi için çok büyük travmaları, ruh sağlığı bozuklukları olmalı. Küfür etmeye değer bile değil, sadece ibret, rezilliğin dibine örnek olsun diye konuşmaya değer.
Türk futbolunun en büyük başarısı nedir diye sorsalar, sanırım artık sahadaki sonuçları değil, sonuçlardan bağımsız olarak umut satabilme becerisini söylerim.
Çünkü biz dünyada belki de başarısızlığı bu kadar uzun süre başarı gibi pazarlayabilen ender milletlerden biriyiz.
Her turnuva öncesi aynı filmi izliyoruz. Bu kez farklıyız, bu kez hazırız, çok iyi bir jenerasyon geliyor. Sonra turnuva başlıyor ve birkaç hafta sonra eve dönüyoruz.
Eskiden milli takım kaybettiğinde insanlar gerçekten üzülürdü. Çünkü ortada kaçırılmış bir fırsat vardı. Şimdi ise kaybetmek bile kurumsallaştı. Maç bitiyor, teşekkür mesajları yayınlanıyor, videolar hazırlanıyor. Sanki Dünya Kupası’ndan elenmedik de yeni sezon ürün lansmanını tamamladık. Hatta bazen futbolun kendisi, reklam kampanyalarının arasına sıkışmış küçük bir ayrıntı gibi duruyor. Bir oyuncunun hangi arabaya bindiğini, hangi saat markasıyla çalıştığını, hangi şampuanı kullanıp hangi krakeri yediğini biliyoruz. Ama son üç beş maçta kaç ikili mücadele kazandığını bilmiyoruz. Eskiden başarı para getirirdi, şimdi bazen para başarıdan önce geliyor. Henüz büyük bir şey kazanmadan yıldız gibi yaşamak, kupaya dokunmadan efsane muamelesi görmek mümkün.
Belki de Türk futbolunun en büyük rakibi Almanya, İspanya ya da Arjantin değildir. Belki de en büyük rakibi kendi anlattığı hikâyedir. Çünkü biz futbol oynamaktan çok futbol hikâyesi anlatmayı seviyoruz. Daha ilk düdük çalmadan destan yazıyor, grup aşaması başlamadan yarı final hesapları yapıyoruz. Sonra sahadaki gerçeklik gelip suratımıza tokat gibi çarpıyor. O zaman da dönüp hakemi, çimi, fikstürü, havayı, şansı konuşuyoruz. Bir tek futbolu konuşmuyoruz.
Oysa dünyanın büyük futbol ülkeleri kendilerini olduklarından büyük göstermeye çalışmıyorlar. Çünkü gerçekten büyükler. Biz ise bazen büyük görünmeye çalışırken büyümeyi unutuyoruz. İşin acıklı tarafı şu, Bu ülkede yetenek de var, potansiyel de. Ama bir noktadan sonra formanın ağırlığı yerine reklam sözleşmelerinin ağırlığı hissedilmeye başlanıyor. Futbolun en acımasız tarafı budur. Sahaya çıktığında herkes eşitlenir. Takipçi sayısı, reklam anlaşmaları, mavi tikler, photoshop pozlar, bolca hamaset, bol sıfırlı primler anlamını yitirir. Geriye yalnızca karakter, mücadele, cesaret ve istek kalır. Dünya Kupası da biraz bunun turnuvasıdır. Kim daha çok isterse onun hikâyesi büyür, kim daha çok konuşursa değil. “Vatandaşlarımızdan özür dileriz…” cümlesini yeteri kadar duyduk. Yıllardır hikâyeyi sahada yazmak yerine mikrofonun önünde anlatmaya çalışıyoruz. Belki de sorun budur. Belki de bu yüzden her turnuva sonunda aynı cümleyi duyuyoruz, “Önümüze bakacağız...” Biz yıllardır önümüze bakıyoruz zaten. Belki de artık biraz aynaya bakmanın zamanı gelmiştir.
#BizimÇocuklar
#DünyaKupası2026
#WorldCup
#FifaDünyaKupası
80 milyonluk futbol ülkesinde forvet yok. Sahadaki forvetimiz en prime yıllarında hiç forvet oynamamış.
Kadromuzda kendi takımında bile oynayamayan oyuncular var.
Futbolunda F’sinden anlamayan mafyatik federasyon başkanımız var.
Milli takımı turnuvaya gönderirken sporun ruhundan uzak, savunma sanayi videolarıyla ölüm kalım anlamları yüklüyoruz. Sonuç oyuncularda gereksiz panik.
Kariyer başarılarından dolayı yıllardır Çalhanoglu’nu yıllardır vasat oyununa ragmen tutuyoruz.
Çoktan ilk 11’de olması gerekirlen sırf sosyal medya baskısından dolayı, “bakın ben bunu da yaptım” demek için Can Uzun’u ve Deniz Gül’ü alan, kapalı savunmaya karşı hiç bir çözümü olmayan yabancı bir hocaya sahibiz.
Yazık. Müthiş bir orta saha kadro kalitesi heba oldu.
Sonuç bu. Biz futbol ülkesi değiliz. Öyle olduğunu sanıyoruz.
💭Bu insanlar ne içiyorsa aynısından istiyorum. Türkiye'de çalışan insanların yarısı açlık sınırının %20 altındaki ücretle yaşam mücadelesi veriyor, gençlerin üçte biri işsiz, beyler Afrika'daki sorunların üstüne para dökme telaşında! Yuh artık! @fbirol
📢Sn @EmreDorman sünnet olmanın dinin emri olmadığını biz de biliyoruz ama şu anda sizin gibilerin en mühim problemi gerçekten bu mu? Bir de öğrenmişsiniz bir laf Allah eksik mi yarattı?
E hayır da Apandisiti de bademciği de alıyoruz. Peki Allah eksik mi yarattı? Ya da fazla mı yarattı? Almayalım öyleyse apandisit ve bademciği? 20'lik dişi de çektiriyoruz öyleyse çektirmeyelim. Burun etini de alıyoruz öyleyse almayalım?
Zannedersem kronik ve akut problemlere giremiyor olduğunuz için sürekli başa alıp alıp bu konulara giriyorsunuz. Bu ülkede Kur'an kurslarında çocuklara tecavüz edildi zavallı çocuklar ömürleri boyunca büyük abdestini tutamayacak veya psikolojik açıdan sürekli o kabusu yaşayacaklar. Ne söylediniz onlar için?
Mülakatlarda menzilci veya partili olmadıkları için en iyi gençlerimiz eleniyor. Yargı malum, ekonomi papazın çiftliği, işsizlik had safhada ve insanlar intihar ediyor, kızlarımız Only-Fans ünlüsü olmaya itiliyor, tarım bitik, bilim leş, düşünce özgürlüğü İdi Amin'in Uganda'sı gibi.
Ya siz gerçekten din üzerine konuşan insanlar olarak bunların hiçbirini takmıyor musunuz? Bunların hiçbiri derdiniz değil ama sünnet olmak dert öyle mi? Müslüman olarak milletin esas meselelerini söyleyecek cesarete sahip değilsiniz tabi sürekli bu konularda gezinirsiniz
Her kuşu sevdik bir leylek kaldı. Çok mu sırası yerleşik bir geleneğe savaş açmanın?
Biliyor musunuz eskiden Caner beyle sizin kitaplarınızı insanlara tavsiye ederdim ama artık bıraktım. Artık gençler sizi dinlemek istemiyor. Çünkü siz yangın varken perdenin rengini tartışıyorsunuz.
Sünni tarikatçılar bu sistemin rahipliğini yapıp adaletsizliğin ve iğrençliğin devamına hizmet ederken sizler de insanların gözünü açmaları gereken noktalara girmek yerine tali konularda konfor alanınızda kumda oynuyorsunuz.
Bir toplum yanarken perdeyi tartışanlar, yangını söndürenler kadar ciddiye alınmaz. Bu topluma "mala davara faydası olan tartışmalarla" gelecekseniz sizi başımızın üzerinde taşırız.
Çünkü insanlar artık neyin öncelikli mesele olduğunu görüyor. Bir ülkede adalet çökmüşse, liyakat yok edilmişse, gençler gelecek umudunu kaybetmişse, çocukların güvenliği sağlanamıyorsa, yoksulluk ve çaresizlik her eve girmişse toplumun vicdan sahibi insanlarından beklenen şey enerjilerini sürekli tali tartışmalara harcamaları değil, bu büyük sorunlar karşısında ses yükseltmeleridir.
Sizin yıllardır bu ve benzeri aynı konuları dönüp dolaşıp gündemde tutmanız, milyonlarca insanın yaşadığı gerçek problemlere karşı gösterdiğiniz sessizlikle yan yana gelince doğal olarak sorguluyoruz.
İnsanlar artık teorik polemiklerden çok, haksızlık karşısında kimin nerede durduğuna bakıyor. Gençlerin dinden uzaklaşmasının sebebi de bu. Bak ülkemizde nüfus artışı durmakta. Nüfusumuz yaşlanıyor. Asayişsizlik, madde bağımlılığı, alkolizm problemleri artık 13-14'lü yaşlara inmeye başladı.
İnsanlar kendilerini bu döngüden kurtarmak için tarikatlara ve uyuşturucu ile alkole yöneliyor biraz da...
Çoğu da sizleri dinlemiyor ve deist oluyor. Deist olan herkeste payınız olduğunu bilin çünkü inancın insana vermesi gereken cesareti sizde göremedikleri için faturayı dine kesiyor ve muhalif olarak yaşarken deizm ile bir duruş benimsiyorlar.
Çünkü onlar söz ile eylem arasındaki farkı görüyor, hangi konuda risk alındığını, hangi konuda konfor alanından çıkılmadığını da görüyorlar. Bu yüzden anlattıklarınızdan önce, sustuklarınız daha dikkat çekiyor.
Sünnet en büyük problemler arasında sıralamada kaça girer söyler misiniz? Diğer hangi mühim meselelerimize girdiniz de buna sıra geldi? Sonrasında ise bu meseleyi neden diğer meselelerden öne çektiniz? Çok mu hayati?
Biliyor musunuz hiçbir zaman bir Yaşar Nuri Öztürk olamayacaksınız çünkü o, meseleleri tüm sosyoekonomik dinamikleriyle alır iktidarla ters düşmemek için sizin gibi maslahat yapmaz ve direkt söylerdi. Bağdat caddesi, Beşiktaş ve Bakırköy'de cumhuriyet teyzeleri evlerinde mutlak onun kitaplarını bulundururdu
Maalesef siz o evlere giremiyorsunuz.