COĞRAFYAMIZIN SINIRLARI DİPLOMASİ MASASINDA MI, YOKSA PETROL KUYULARININ ETRAFINDA MI ÇİZİLDİ?
Küresel enerji politikalarının kömürden petrole geçtiği bir eşikte, Batı’nın sömürü çarkı, bu zengin topraklara yöneldi. Bugün yaşadığımız krizleri, savaşları ve yoksulluğu anlamak için tarihten bugüne uzanan "enerji savaşlarının" arka planına, bakmak istediğim bir seri başlatmak istedim.
Sanayinin ve orduların yeni kanı petrol olarak belirlendiğinde, küresel aktörler yeni dünya düzenini kurmak için cetvelleri ellerine aldılar. Haritalarda gördüğümüz, bizi birbirimizden ayıran o dümdüz, yapay sınırlar; bu coğrafyanın halklarına barış getirmek için değil, enerji havzalarının ve stratejik boru hatlarının parsellenmesi için çizildi.
Aynı inancı, aynı tarihi ve aynı sonu paylaşan bu devasa toplum; sırf yer altındaki zenginlikleri kapitalizmin merkezlerine kesintisiz akabilsin diye küçük, etkisiz ve birbiriyle çatışmaya mahkum devletçiklere bölündü.
Bugün Ortadoğu'da, Kafkaslar'da veya Doğu Akdeniz'de gördüğümüz siyasi istikrarsızlıklar, bitmek bilmeyen çatışmalar ve ekonomik buhranlar asla bir tesadüf veya bu coğrafyanın "kötü kaderi" değildir. Bu kaos, o tarihi paylaşım planının tıkır tıkır işleyen kaçınılmaz bir sonucudur. Bizi ayıran o yapay sınırlar, devasa zenginliklerimizin küresel enerji devlerine akmasını güvence altına alan sistemin kilitleridir. Bizlere ise maalesef yüzyıldır "zengin toprakların fakir bekçileri" olmak düşmüştür.
Bu acı tablo karşısında mesele, sadece tarihi bir vaka olarak okumak ve sızlanmak olamaz. Bugünü ve yarını değiştirmek, bu kuşatmayı kaldırmak zorundayız.
Bize dayatılan bu sömürü çarkından kurtulmanın yolu; dış politikada yapılan küçük manevralardan veya geçici pansuman tedbirlerden geçmiyor. Kaynaklarımızı birkaç küresel şirketin rant kapısı değil, tüm ümmetin ortak kamu malı olarak gören; köklü bir sistem değişikliğine İslam Devletine ihtiyacımız var. Zenginliğin adil bir şekilde paylaşıldığı daha iyi bir gelecek, ancak bu yapay sınırları önce zihinlerimizde, sonra da siyasi irademizde yıktığımızda mümkün olacaktır. Devamı Yorumda
Mevlid-Kandil-Bidat tartışmalarını geride bıraktık. Aç sırtlanlar gibi Nebi'nin ümmeti üzerine üşüşüldüğü, insanlığın vahşi kapitalizmin yol açtığı bunalımlar çağından çıkış için bir siret, bir yol, bir yol haritası aradığı dönemde, siyeri nasıl okumalıyızı konuştuk.
https://t.co/TyCVBN2pwL
"Meşru" kelimesi bizzat "şeriata uygun olan" demektir. Şer'i olan bir hükmün meşruiyetini tartışmak, Allah ve Rasulü'nün hükmünü beşeri akılla sorgulamaktır.
Şer'i olan (ayette ve hadiste olan) her şey mutlak adildir. Allah'ın kanunlarını Batı'nın seküler "adalet" anlayışıyla yargılamak tarihselci bir hezeyandır ve Batı karşısındaki aşağılık kompleksinin bir ürünüdür.
Bu söylem, "zamanı geçti" veya "günümüz adaletine uymuyor" bahanesiyle şer'i hükümleri hayattan koparma ve tatbikini engelleme girişimidir.
🔴 Eski Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez’den tepki çeken sözler:
“Bir şer’iyet var bir meşruiyet var.
Şer’iyet, bir hükmün ayette ve hadiste var olmasını ifade eder.
Yasal olan şer’idir, adil olan meşrudur.
Her şer’i olan meşru değildir.”
Siyretin siyasi tarafı tamamen yok sayılmış günümüzde. Oysaki siyretin siyasi tarafı yoktur, tamamı siyaset üzerine kuruludur. Rasulullah (sav) insanları siyaset etmek üzerine gönderildi ve bize de miras olarak bunu bıraktı. O’nu (sav) anlamanın ilk adımı, sanıyorum ki bunu anlamaktan geçiyor.
Allah razı olsun hocam
Dağınık güçlerimizi tek bir amaç etrafında birleştirmek, toplumsal bağlarımızı her zamankinden daha sağlam kılacaktır. Hepimizi tek bir çatı altında toplayacak ve her türlü sömürüye karşı bizi koruyacak güçlü bir koruyucu kalkana kavuşmak, bizi yeniden sarsılmaz yapacaktır.
Bu haftaki hutbede, Malazgirt Zaferi'nin 955'inci ve Büyük Taarruz'un 104'üncü yıl dönümü vesilesiyle vatan sevgisinin önemi anlatılıyor. Hutbede vatanın varlığının; devlet, kimlik, onur, huzur ve gelecek ile eşdeğer olduğu vurgulanıyor. Peki, tüm bu mefhumları sadece Batılıların cetvelleriyle çizilmiş sınırlar içerisine hapsetmek, İslam'ın ümmet anlayışıyla ne kadar örtüşüyor?
Hutbede Peygamber Efendimiz'in "Ellerinizle, dillerinizle ve mallarınızla cihad edin" emri zikrediliyor ve vatanı korumanın şehadetle ödüllendirildiği belirtiliyor. Ancak cihad ve şehadet gibi İslam'a ait kavramları, seküler ulus-devlet mantığının dönüm noktalarıyla harmanlayarak sunmak, İslam'ın o geniş ve kucaklayıcı ufkunu daraltmak değil midir? Vatan sevgisinden asıl maksadın, istiklalin sembolü bayrağa ve ezana sahip çıkmak olduğu ifade ediliyor. Acaba bir Müslüman için hakiki vatan, yalnızca doğup büyüdüğü topraklar değil, Allah'ın hükümlerinin tatbik edildiği tüm İslam beldeleri (Darülislam) olmalı değil midir?
Rabbimizin hutbede de yer verilen "Gevşeklik göstermeyin, üzülmeyin; eğer inanmışsanız şüphesiz en üstün olan sizsiniz" müjdesine tam manasıyla nail olmak; sadece ulusal sınırlara yönelik oyunlara karşı uyanık olmakla mı, yoksa Gazze'den Doğu Türkistan'a kadar tüm İslam coğrafyasını tek bir vücut, tek bir ümmet olarak görüp hakiki bir vahdet ve İslami nizamı talep etmekle mi mümkün olur?
Gelin, 'vatan sevgisini' dar kalıplardan çıkarıp, yeryüzünün varisi kılınan ümmetin o geniş ufkuyla yeniden, sükûnetle düşünelim.
Peki, bu sömürü çarkını koruyan, ümmetin haklarını tamamen bypass eden en büyük kilit nedir? Cevap; uluslararası yatırım hukuku ve çok uluslu şirketlerin çıkarlarını devletlerin üstüne yerleştiren sinsi hukuki koruma kalkanıdır. Küresel sermaye, Yatırımcı-Devlet Uyuşmazlık Çözümü (ISDS) mekanizması ve bu sistemin kalbinde yer alan Enerji Şartı Antlaşması (ECT) gibi sözleşmelerle devletlerin ellerini kollarını bağlıyor.
Eğer bir devlet; çevreyi korumak, halkının su kaynaklarını güvenceye almak veya iklim krizine karşı önlem almak amacıyla egemen bir karar alırsa, yabancı şirketler "kâr beklentilerimiz zedelendi" diyerek paralel tahkim mahkemelerinde o devlete milyarlarca dolarlık tazminat davaları açabiliyor.
Uzak bir komplo teorisinden değil, şirketlerin devletleri haraca bağladığı tıkır tıkır işleyen küresel hukuk mekanizmasından bahsediyoruz:
- Glencore - Kolombiya Davası: İsviçre merkezli madencilik devi Glencore, Kolombiya Anayasa Mahkemesi'nin Wayúu ve Afro-kökenli toplulukların yegane su kaynağı olan Bruno Deresi'ni korumak amacıyla kömür çıkarılmasını yasaklaması üzerine Kolombiya devletine tahkim (ICSID) davası açtı. Şirket, Kolombiya'ya ya dereyi yok etmesine izin vermesi ya da bu "hakkından" vazgeçtiği için devlete milyarlarca dolar ödemesi için baskı kuruyor.
- Towra SA-SPF - Slovenya Davası: Slovenya, iklim hedefleri doğrultusunda 2033 yılına kadar kömürden çıkma kararı aldığında Lüksemburg merkezli madencilik şirketi Slovenya'ya en az 60 milyon Euro'luk tazminat davası açtı.
- Vattenfall - Almanya Davası: İsveçli enerji şirketi Vattenfall, Hamburg'daki kömür yakıtlı termik santralin çevre izinlerindeki gecikmeler nedeniyle Almanya'ya karşı 1.9 milyar dolarlık devasa bir tahkim davası başlattı.
Çok uluslu şirketlerin devletlere dayattığı oyun çok açık: "Ya topraklarınızı sömürmeme ve kirletmeme izin verirsiniz ya da bunu engellediğiniz için bize milyarlar ödersiniz".
Bu tehdit mekanizması, literatürde "yasama felci" (chilling effect) olarak adlandırılır. Devletler tazminat korkusuyla halkını ve kaynaklarını koruyacak yasaları çıkaramaz hale gelir. Bizi ayıran o yapay sınırlar sadece fiziki haritalarda değildir; zihinlerimiz, egemenliğimiz ve yasalarımız da bu sömürgeci tahkim kilitleriyle kelepçelenmiştir.
COĞRAFYAMIZIN SINIRLARI DİPLOMASİ MASASINDA MI, YOKSA PETROL KUYULARININ ETRAFINDA MI ÇİZİLDİ?
Küresel enerji politikalarının kömürden petrole geçtiği bir eşikte, Batı’nın sömürü çarkı, bu zengin topraklara yöneldi. Bugün yaşadığımız krizleri, savaşları ve yoksulluğu anlamak için tarihten bugüne uzanan "enerji savaşlarının" arka planına, bakmak istediğim bir seri başlatmak istedim.
Sanayinin ve orduların yeni kanı petrol olarak belirlendiğinde, küresel aktörler yeni dünya düzenini kurmak için cetvelleri ellerine aldılar. Haritalarda gördüğümüz, bizi birbirimizden ayıran o dümdüz, yapay sınırlar; bu coğrafyanın halklarına barış getirmek için değil, enerji havzalarının ve stratejik boru hatlarının parsellenmesi için çizildi.
Aynı inancı, aynı tarihi ve aynı sonu paylaşan bu devasa toplum; sırf yer altındaki zenginlikleri kapitalizmin merkezlerine kesintisiz akabilsin diye küçük, etkisiz ve birbiriyle çatışmaya mahkum devletçiklere bölündü.
Bugün Ortadoğu'da, Kafkaslar'da veya Doğu Akdeniz'de gördüğümüz siyasi istikrarsızlıklar, bitmek bilmeyen çatışmalar ve ekonomik buhranlar asla bir tesadüf veya bu coğrafyanın "kötü kaderi" değildir. Bu kaos, o tarihi paylaşım planının tıkır tıkır işleyen kaçınılmaz bir sonucudur. Bizi ayıran o yapay sınırlar, devasa zenginliklerimizin küresel enerji devlerine akmasını güvence altına alan sistemin kilitleridir. Bizlere ise maalesef yüzyıldır "zengin toprakların fakir bekçileri" olmak düşmüştür.
Bu acı tablo karşısında mesele, sadece tarihi bir vaka olarak okumak ve sızlanmak olamaz. Bugünü ve yarını değiştirmek, bu kuşatmayı kaldırmak zorundayız.
Bize dayatılan bu sömürü çarkından kurtulmanın yolu; dış politikada yapılan küçük manevralardan veya geçici pansuman tedbirlerden geçmiyor. Kaynaklarımızı birkaç küresel şirketin rant kapısı değil, tüm ümmetin ortak kamu malı olarak gören; köklü bir sistem değişikliğine İslam Devletine ihtiyacımız var. Zenginliğin adil bir şekilde paylaşıldığı daha iyi bir gelecek, ancak bu yapay sınırları önce zihinlerimizde, sonra da siyasi irademizde yıktığımızda mümkün olacaktır. Devamı Yorumda
@abakingurlek@RTErdogan Allah için Ölüme gidenlerin emanetini, Allah için Ölüme giden Gazze'yi yalnız bırakanlar, nasıl taşıyabilirler?
https://t.co/kNkwAccumJ
⚔️ 1071 MALAZGİRT ZAFERİ ⚔️
26 Ağustos 1071…
Şehadet ve zaferin birleştiği kutlu meydan!
Sultan Alparslan’a, onun kumandanlarına ve Allah yolunda canlarını ortaya koyan bütün mücahitlere Allah’tan rahmet diliyoruz.
Malazgirt Zaferi’nin 955. yıl dönümü kutlu olsun.
#MalazgirtZaferi
#İslamınZaferiMalazgirt
⚔️ 1071 MALAZGİRT ZAFERİ ⚔️
26 Ağustos 1071…
Şehadet ve zaferin birleştiği kutlu meydan!
Sultan Alparslan’a, onun kumandanlarına ve Allah yolunda canlarını ortaya koyan bütün mücahitlere Allah’tan rahmet diliyoruz.
Malazgirt Zaferi’nin 955. yıl dönümü kutlu olsun.
#MalazgirtZaferi
#İslamınZaferiMalazgirt
Suriye'de "kalıcı barış ve istikrar" olarak sunduğunuz tablo; Amerika’nın sahadaki piyonu olan laik/bölücü SDG’nin, yine küresel sömürgecilerin bekçiliğini yapan katil Baas rejimine entegre edilmesinden başka bir şey değildir. Yüz binlerce Müslümanın kanını döken bir devlet yapısına entegrasyon, barış değil ancak sömürgeci planlara boyun eğmektir.
"Suriye'nin toprak bütünlüğü" ve "demokrasi" masalları, yüzyıl önce Sykes-Picot ile Ümmet’i paramparça eden İngiliz ve Fransız aklının bugünkü yansımasıdır. Batı’nın çizdiği suni sınırları korumayı "bölge halklarının çıkarı" olarak satmak, sömürgeciliğin dilini konuşmaktır.
Kürt meselesini "demokratik siyaset" ile, yani Batı’dan ithal edilen meclisler ve kanunlarla çözeceğinizi iddia ediyorsunuz. Oysa Türkleri ve Kürtleri birbirine düşman eden, aralarına nifak tohumları eken şey tam da savunduğunuz o ulus-devlet paradigması, milliyetçilik/kavmiyetçilik hastalığı ve laik nizamın ta kendisidir! Batı'nın zehriyle şifa bulunmaz.
"OBİT" diyerek bir araya getirmeyi teklif ettiğiniz Türkiye, İran, Irak ve Suriye; mevcut yapılarıyla halklarının değil, kendi koltuklarının ve onlara o koltukları veren küresel güçlerin çıkarlarını koruyan yapılar konumundadır. Bu işbirlikçi rejimlerin kuracağı hiçbir organizasyon Ortadoğu'ya barış getirmez; sadece statükoyu ve Amerikan hegemonyasını perçinler.
Bizleri birleştirecek olan şey Batı menşeli "halkların kardeşliği" gibi seküler sloganlar değil, "Müminler ancak kardeştir" ilahi fermanıdır.
Yüz yıl önce sömürgeci İngilizlerin talebiyle Hilafet'i ilga edip, Türk ile Kürt'ü ulus-devlet zindanlarında birbirine düşman eden bizzat savunduğunuz bu laik ideoloji değil miydi? Kendi ellerinizle yıktığınız kardeşliğimizi bugün Batı'nın çürümüş "demokrasi" masallarıyla yeniden kurabileceğinize gerçekten inanıyor musunuz,
Güzel bir çalışma, umarım hayra vesile olur.
Bunun devamı olarak; gücü elinde bulundurduğu hâlde İsrail’e karşı ses çıkarmayan, tepkisiz kalan İslam dünyası 'liderlerini' konu alan bir çalışma da bekliyoruz. @tavakfi
📄 RAPOR | İsrail: Kimlikler, Kurumlar, Politikalar raporu yayımlandı.
🔎 Bu çalışma, İsrail’i kimlik, kurum ve politika ekseninde çok boyutlu bir şekilde ele almaktadır.
🔎 Farklı araştırmacıların katkılarıyla hazırlanan rapor, İsrail’in tarihsel, ideolojik ve siyasal yönelimlerini anlamaya, kamuoyunu doğru bilgilendirmeye ve daha etkili önlemlerin geliştirilmesine katkı sunmayı amaçlamaktadır.
🔎 Bu tür çalışmaların sayısının artması, hem bölge ülkelerinin karşılaştığı tehditlerin daha iyi analiz edilmesini sağlayacak hem de uzun vadede barış ve istikrar için ortak bir bilinç oluşturulmasına yardımcı olacaktır.
🔗 Raporumuza internet sitemizden ulaşabilirsiniz https://t.co/6M7yHFSpiU
🖊️ İsrail’in Suriye Politikası, Dr. Ayhan Sarı (@drayhansari) kaleme aldı.
🔎 İsrail’in “böl, parçala, zayıflat” stratejisi, saldırgan realizm perspektifinden mi yoksa güvenlik ikilemi kaynaklı korku psikolojisinden mi daha güçlü biçimde açıklanabilir?
🔎 Bu iki dinamik, İsrail’in Suriye ve Türkiye politikalarında nasıl iç içe geçmektedir?
🖊️ İsrail’in Teolojik Yapısı, Doç. Dr. Abdullah Altuncu (@altuncua09), kaleme aldı.
🔎 “Statüko Doktrini”nin sürdürülmesi, İsrail’de sekülerlik ve teokrasi arasındaki sınırları nasıl bulanıklaştırmaktadır?
🔎 Hahambaşılık kurumunun varlığı, modern devlet modelinde teolojik meşruiyetin yeniden üretimi açısından ne anlama gelmektedir?
🖊️ İsrail’de Azınlıklar Meselesi, Dr. Seher Bulut (@seher_bulut) kaleme aldı
🔎 İsrail’in “Yahudi ve demokratik devlet” kimliği, Arap, Dürzi ve Çerkes azınlıklar açısından hangi yapısal çelişkileri üretmektedir?
🔎 Bu çelişkiler, liberal demokrasinin sınırları üzerine hangi teorik tartışmaları gündeme getirir?
🖊️ İsrail Siyasi Yapısı: Kurumsal Çerçeve, İşleyiş ve Güncel Tartışmalar, Şule Özkan (@adakcocuk) kaleme aldı.
🔎 Anayasasız bir sistemin “Temel Yasalar”la sürdürülmesi, İsrail’de demokratik meşruiyeti hangi açılardan zayıflatmakta veya güçlendirmektedir?
🔎 2018 Yahudi Ulus Devleti Yasası ve 2023 Yargı Reformu, güçler ayrılığı ilkesine nasıl meydan okumaktadır?
🖊️ İsrail’de Eğitim Sistemi, Dr. Neslihan Kuran (@nkuran) kaleme aldı.
🔎 İsrail eğitim sistemi etnik ve dini çeşitliliği bütünleştiren mi yoksa ayrıştıran bir toplumsal yapı üretmektedir?
🔎 Eğitimdeki bu ayrışma, kolektif kimlik ve vatandaşlık bilinci oluşumunu nasıl etkilemektedir?
🖊️ İsrail’in Askerî Gücü, Doç. Dr. İbrahim Karataş (@ibratas1), kaleme aldı.
🔎 İsrail’in askeri gücü ve teknolojik kapasitesi, ülkenin güvenlik paradigmasını “savunma”dan “önleyici saldırı”ya nasıl dönüştürmüştür?
🔎 Bu dönüşüm, İsrail’in bölgesel güvenlik mimarisindeki konumunu hangi yönde değiştirmektedir?
🖊️İsrail-Küresel Finans İlişkisi: Çok Katmanlı Ortaklık, Salih Kaya (@kaya_salih_kaya) kaleme aldı.
🔎 İsrail’in küresel finans sistemiyle kurduğu yapısal bağlar, ülkenin ekonomik egemenliğini mi güçlendiriyor yoksa bağımlılık ilişkilerini mi derinleştiriyor?
🔎 Finansal entegrasyonun dış politika üzerindeki stratejik etkileri nelerdir?
🖊️ İslam’ın Uluslararası Konsolide Edici Gücünün Vaka Analizi: İsrail ve Aksa Tufanı, Ali İhsan Kahraman (@alihsankahraman) kaleme aldı.
🔎 7 Ekim sonrası İslam dünyasının tepkileri, “ümmet birliği” idealinin günümüzdeki pratik sınırlarını nasıl göstermektedir?
🔎 İslam’ın konsolidasyon gücü, seküler diplomasi araçlarıyla rekabet edebilir mi?
🖊️ İsrail–Batı–Medya İlişkisi: 7 Ekim Sonrası Medya Manipülasyonu ve Algı Yönetimi, Doç. Dr. Tuğçe Ersoy Ceylan (@TugceErsoyTugce) kaleme aldı.
🔎 Batı medyasının 7 Ekim sonrası söylemleri, “hegemonik medya çerçevesi” kavramıyla nasıl açıklanabilir?
🔎 Dijital medya direnişinin bu hegemonik anlatıya karşı oluşturduğu alternatif söylemler ne kadar etkili olmuştur?
🖊️ Yeni Güvenlik Mimarisi Bağlamında İsrail’in Doğu Akdeniz Politikası, Prof. Dr. İsmail Şahin (@ismshn) kaleme aldı.
🔎 Enerji güvenliği ve askeri ittifaklar bağlamında İsrail’in Doğu Akdeniz stratejisi, “sert güç” mü yoksa “enerji diplomasisi” eksenli bir genişleme modeli midir?
🔎 Bu politika, Türkiye-İsrail ilişkilerinde ne tür stratejik rekabet alanları doğurmuştur?
🖊️ Türkiye’de İsrail Çalışmaları, Doç. Dr. Ahmet Hüsrev Çelik (@husrevcelik) kaleme aldı.
🔎 Türkiye’deki İsrail araştırmalarının kavramsal odağının “Filistin Sorunu”ndan “İsrail Sorunu”na evrilmesi, akademik ve politik anlamda ne tür bir paradigma değişimini yansıtmaktadır?
🔎 Bu değişim, Türkiye’deki bilgi üretiminin normatif yönelimini nasıl etkilemiştir?
Bu tüm Müslüman gençliğe çağrıdır.!
İslami kimliğe sahip olduğunu sakın unutma! Kim olduğunu ve neyi savunduğunu asla unutma!
İslam ancak Onur ve güç verir. Onu gururla taşı.
Toplumda adaletin ve huzurun kalıcı olması, kişisel çıkarlardan uzak, sarsılmaz kurallara bağlıdır. Egemenliği tamamen yaratıcının şeri ölçülerine emanet ettiğimizde, herkes için eşit ve güçlü bir adaleti kendi ellerimizle inşa etmiş oluruz.
Zafer sömürgeci güçlerin ve Trump’ın "lütfuyla" değil, ancak Allah’a dayanmakla elde edilir!
Suriye halkının kanı ABD ambargolarının kalkmasına kurban edilemez. Kurtuluş Batı'da değil, Ümmetin izzetindedir! (Münâfikûn 8)
Suriye Devlet Başkanı Şara:
Ey Suriye halkı, bunu yine başardınız. Üzerinizdeki ambargolar kaldırıldı ve bağlar çözüldü. Allah'tan sizlere hizmet etmemizde bize yardım etmesini dilerim.
Trump'a ve tüm dost ülkelere en derin şükranlarımı sunarım.
Tüm coğrafyamızı zenginlikleriyle birlikte tek bir çatı altında birleştirmek hepimize büyük bir güç katacaktır. Doğudan batıya her bölgenin kaynağını ortak bir bütçede toplayan ve her bireye ihtiyacı ölçüsünde adil paylaştıran bir vahdet nizamı, bizi hak ettiğimiz zirveye taşır.
Alın terimizin karşılığını tam aldığımız, refah içinde bir hayat hepimizin hakkı. Ekonomiyi düzlüğe çıkarmanın yolu sadece üretim rekorları kırmak yerine, mevcut zenginliği toplumun her kesimine adil şekilde ulaştıran köklü bir sistem değişikliğini hayata geçirmektir.
Kesinlikle isabetli bir tespit! Sünnet-i Seniyye'ye ve İmam Buhari gibi İslam'ın sarsılmaz kalelerine yöneltilen bu oklar, salt bir 'ilmi tenkit' değil; sömürgeci Batı'nın ve onların yerli uzantılarının İslam'ı hayattan soyutlama projesidir.
Buhari'yi takdis Etmek
İmam Buhari Hadis'in iki kapısından en büyük olanıdır.
O kapı öyle süslü öyle güzel bezenmiştir ki gören o kapıdan geçmek ister.
Kimi o kapıdan içeri alınır kimi ise kapının önünde bekletilir.
öyle bekletilir ki durumu aşikar olsun, gerçeği açığa çıksın.
O kişilere kapı açılmayınca da kapının ardındakine vakıf olamadıklarından kapıya kızarlar, taşlarlar sözleriyle zarar vereceklerini sanarlar. Halbuki onlar ne kadar kötüleselerde 'altın çamura düşse de altın, altındır' misali onun halinde bir değişiklik olmaz.
Bu misal ile kastımız şudur:
Öncelikle şu bilinmelidir ki İmam Buhari bir insandır!
Sonrasında da büyük bir alimdir. Yıllarını hadisleri aramaya hak ile batılını birbirinden ayırt etmeye adamış yürüyen külliyattır!
Buhari tabii ki eleştirilebilir -ki eleştirilmiş- onun zatı ile alakalı ters bir durum ile karşılaşılmamıştır. İlmi ile sınavlara tabi tutulmuş bu sınavlardan da alnının akıyla çıkmıştır.
İmam'ı eleştirmek istiyorsak önce onun kadar bedel ödemeli ilim için cehdimizi ortaya koymalıyız!
Öyle ayak ayak üstüne atıp yapay zeka araçlarıyla açık aramayı bırakmalı dakik tahkikler yapmalı bunun sonucundan varsa bir kusur ilme ve bir ilim adamına yakışır bir şekilde argümanlarımızı ortaya koymamız gerekir.
Yoksa gerisi demagojiden kişiyi itibarsızlaştırmaya çalışmaktan başka bir şeye yaramaz!
İlim de böyle yapılmaz!
İlimi olarak Zat-ı Muhterem alimlerimizi savunmak da onları takdis ettiğimiz anlamına gelmez!
Bizim savunumuz aslında bir kişi savunusu değil Rasulullah’ın(sav) sünnetinin savunusudur. Allah’ın dininin yaşanmasına yönelik bir savunudur. Bu savunu kıyamete kadar alimlerimiz tarafından da devam edecek her memlekette ve o memleketlerin her şehrinde Hadisler okunmaya ve okutulmaya devam edecek.
Çünkü biz biliyoruz ki Allah(c.c) dinini indirdi ve dinini korudu ve korumaya devam edecektir. Rasulullah'ın (sav) sünneti bu dinin yaşanması için olmazsa olmazdır. Bundan dolayı Allah (c.c) Hz. Ömer ile Hz.Osman ile Kur'an'ı nasıl korudu ise (Hulefa-i Raşidin ile yani) İmam Buhari ile İmam Müslim ile (diğer Zat-ı muhterem muhaddisler ile) dininin kendisiyle bir bütün olan sünneti de korumuştur ve korumaya devam edecektir.
Hadislere saldırı aslından gizli bir Kur'an saldırısıdır, Hadislere saldırı İslam'a saldırıdır bilerek veya bilmeyerek olsun Hadislere saldırı bu demektir!
Son olarak deriz ki:
'De ki: Allah’a ve Peygamber’e itaat edin. Eğer yüz çevirip dönerlerse, bilsinler ki Allah kâfirleri sevmez."(Âl-i İmrân Suresi, 32)
"Allah’a ve Peygamber’e itaat edin ki merhamet olunasınız."(Âl-i İmrân Suresi, 132)
"Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Peygamber’e itaat edin''(Nisâ Suresi, 59)
"O peygamberleri apaçık belgeler ve kitaplarla gönderdik. İnsanlara, kendilerine indirileni açıklaman ve onların da (üzerinde) düşünmeleri için sana bu Kur'an'ı indirdik."(Nahl Suresi 44)
Bu kadar delilden sonra Rasulullah'a (sav) ittiba etmek için Kur'an bize yetmez mi?!!!
#BuhariyiSavunmak
@ynsky76 Sünneti devreden çıkararak vahyi kendi hevalarına göre bükmek, şeri ahkâmı iptal etmek ve kendi Batıl nizamlarına entegre edilmiş, sadece vicdanlara hapsedilmiş bir din icat etmek istiyorlar.