Ne olmak, neye dönüşmek istiyorsanız onu tekrar edin.
Beyin; deneyim, öğrenme ve tekrarlarla kendini değiştirir. Buna nöroplastisite denir.
Bir düşünceyi, davranışı veya beceriyi ne kadar sık tekrarlarsanız, beyninizdeki ilgili sinir ağları da buna uyum sağlar.
Modern luxury is the ability to live quietly. No drama. No noise. No pretending to be someone you are not. Just living a low-key life that actually feels like yours. Reading good books. Listening to music. Staring at walls. Going for walks. Watching classic movies. Working on your purpose. Thinking about life and all. Feeling joy in ordinary things. Just that. That is peace.
Sıkılmayı öğren. Her boşluğu ekranla, her sessizliği sesle kapatma. Bazen camdan dışarı bak, çayın soğusun, yol uzasın, kimse sana yazmasın. Hayatın her dakikasını doldurmak zorunda değilsin. Hayat, sürekli güzel anlar biriktirmek değil; bazı günleri olduğu gibi sevebilmektir…
Okudunuz mu bilmiyorum,Martin Eden’de şöyle bir cümle geçer:“Seni kitap okuyan insanlarla tanıştıracağım.Hayat, ancak böyle insanlarla bir araya geliyorsan yaşanmaya değer.”der.İnsanın zihnini güzelleştiren şey yalnızca okuduğu kitaplar değil;o kitapları konuşabildiği insanlardır
23 yaşında doktor oldum. Ardından TUS’ta derece yaparak o dönem en gözde bölümlerden biri olan kardiyoloji asistanlığına başladım. 24 yaşındaydım, ilk kez maaşımı almıştım.
Daha başlayalı bir ay olmuştu ve bayram geldi. Kıdemsiz asistandım. “Sen daha çok çömezsin, sana hasta emanet edilmez; bu bayram evine git.” dediler.
Sevinerek eve gittim. Annem gururluydu. Oğlu doktor olmuş, üstelik kardiyolog olacaktı. Bayram ziyaretleri, aile, sohbetler...
Bayramın ikinci günü annemin göğsünde yanma oldu. Ağrı geçti ama tipik bir ağrıydı. Annemle arabada sohbet ede ede hastaneye gittik.
Hastaneye girince göğsü tekrar sıkıştı. EKG si kalp kriziydi. Hemen anjiyoya alındı.
Doktor olmanın bazen en zor tarafı, neler olduğunu herkesten önce anlamanızdır.
Bir süre sonra anestezi çağrıldı.
“Kardiyak arrest var.”
Yani annemin kalbi durmuştu.
Kalp masajına rağmen geri döndürülemedi.
Annemi 48 yaşında kaybettik.
Veren de alan da Allah...
Annemin kalp krizi açısından en temel riski sigaraydı. Çok fazla sigara içerdi.
Ben de üniversitede sigaraya başlamıştım. Birkaç kez bırakmayı denedim ama başaramadım. Risklerini bir doktor olarak çok iyi bilmeme rağmen yıllarca içtim.
“Tek kötü alışkanlığım bu.”
“Ben bunu asla bırakamam.”
diye düşünüyordum.
Sonra kızımın ardından oğlum doğdu.
O kadar küçük ve savunmasızdı ki bir gün aklıma şu soru takıldı:
“Bana bir şey olursa bu çocuklara kim bakacak?”
Çevremde babasını genç yaşta kaybeden insanları görmüştüm. Bir babanın yerini kimsenin tam olarak dolduramadığını biliyordum.
Ve sigarayı bıraktım.
İlk iki ay gerçekten çok zordu.
Ama geçti.
Bugün 8 yılı aştı. Bir daha hiç içmedim. Artık aklıma bile gelmiyor.
Bir doktor olarak sigarayı bırakmış hastalarıma yıllardır özellikle sorarım:
“Pişman mısınız? Sigarayı özlüyor musunuz?”
Aldığım cevap neredeyse hep aynı:
“Hayatta verdiğim en doğru kararlardan biriydi.”
Son günlerde birkaç kişinin “Sigarayı bıraktım ama hâlâ özlüyorum.” diye yazdığını gördüm. Elbette herkesin süreci farklıdır. Fakat benim gördüğüm şu:
Zaman geçtikçe sigaranın hayatınızdaki yeri küçülüyor. Bir dönem onsuz yaşayamayacağınızı düşündüğünüz şeyi, yıllar sonra nasıl kullandığınıza şaşırıyorsunuz.
O yüzden sigara içen birine tek bir şey söylemek isterim:
Şu lanet şeyi bırakın.
İlk günler zor olabilir. İlk haftalar zor olabilir. Ama geçiyor.
Ve bugüne kadar sigarayı bıraktığı için pişman olduğunu söyleyen bir hastama rastlamadım.
Bu yazıyı biraz uzun yazdım.
Ama belki okuyan bir kişi sigarayı bırakmaya karar verir.
Belki bir anne, bir baba, bir evlat yıllar sonra ailesinin yanında olmaya devam eder.
30 Ağustos sadece bir zafer değildir.
Türk milletinin karakteridir.
Bazı şeyleri gerçekten hissedebilmek için sadece tarihe değil, o gün yaşananlara bakmak gerekir.
Bir ülke işgal edilmiş…
Yokluk var.Yoksulluk var.Silah yok, para yok, imkân yok.
Ama bir şey var:
Teslim olmama iradesi.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarının en büyük gücü de buydu.
Bu milletin başına ne gelirse gelsin yeniden ayağa kalkabileceğine inandılar.
Ve kalktılar.
30 Ağustos, bana göre tam olarak bunun adıdır.
“Artık yapacak bir şey yok” diyenlere karşı,
“Hayır, var” diyebilmenin zaferidir.
Bugün bu ülkede başımız dik yaşayabiliyorsak, kendi bayrağımızın altında nefes alabiliyorsak, kendi geleceğimize kendimiz karar verebiliyorsak; bunun arkasında o büyük mücadelenin insanları vardır.
Onlara borcumuz, sadece yılda bir gün hatırlamak değildir.
Bu ülkeye sahip çıkmaktır.Cumhuriyet’e sahip çıkmaktır. Bağımsızlığa sahip çıkmaktır.
Çünkü 30 Ağustos bize şunu gösterdi:
Bu millet yenilebilir sanılabilir.Yorulabilir. Yoksul bırakılabilir.Kuşatılabilir.
Ama teslim alınamaz.
Başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, bu toprakları bize vatan bırakan bütün kahramanlarımızı saygı, minnet ve rahmetle anıyorum.
30 Ağustos Zafer Bayramımız kutlu olsun.
Yaşından genç görünmek aslında manevi bir şey. Çünkü yüz, ruhun aynası. İçinde kin tutmuyorsan, affetmeyi biliyorsan, geceleri vicdanın rahat uyuyorsan, o hafiflik yüzüne yansıyor. Stres yaşlandırmaz, taşımaya devam ettiğin yükler yaşlandırır. Bırakmayı öğrenen insan hafifler, hafifleyen insan parlar. Sürekli şikayet eden değil, şükreden; herkesi yargılayan değil, anlayan bir kalbin varsa, zaman sana acımasız davranmıyor. Çocuk gibi merak eden, küçük şeylerle sevinen, kalbini kirletmeyen insan eskimez. Çünkü ruhu yorulmamıştır. Ruhu yorulmayan insanın gözlerindeki ışık sönmez ve o ışık seni her yaşta genç gösterir. Gençlik bir kremde değil, temiz bir kalpte ve sakin bir zihinde saklı.
Aziz NESİN anlatıyor:
"1948 Mayıs'ının bir günü,
Evime gelen polis savcılıktan istendiğimi söyledi.
Gittim.
Savcı, bir paket içinden ince altın çerçeveli bir gözlük çıkardı.
Gözlüğün çerçevesi ve camları kırıktı.
-Bu gözlüğün kime ait olduğunu biliyor musunuz? dedi.
Hemen tanımıştım...
Sabahattin ALİ'nin gözlüğü...
İşin iç yüzünü anlayamadığım için,
Belki yanılabilirim diye,
-Bilmiyorum, dedim.
Savcı bu sefer paketten bir dolmakalem çıkardı.
-Bu dolmakalem kimin biliyor musunuz?
-Bilmiyorum.
Önce kana bulaşmış Puşkin'in Almanca bir kitabını,
Sonra yeşil mürekkeple yazılmış bir defter gösterdi.
El yazısını görünce,
-Bu yazı Sabahattin ALİ'nin, dedim.
-Hep yeşil mürekkep kullanırdı.
El yazısını da tanırım...
Savcı;
Açık kahverengi,
Damalı spor kumaştan,
Ceket ve golf pantolonunu gösterdi.
Elbise kan içindeydi.
Çok iyi bildiğim Sabahattin'in elbisesiydi.
-Sabahattin'in elbisesi, dedim.
Ağlamaya başladım...
Savcı ağladığımı görünce açıkladı:
-Bulgaristan sınırında köylüler bir ceset bulmuşlar,
Üstünden bunlar çıkmış.
Sabahattin ALİ'nin olduğu tahmin edildi.
Yakın arkadaşlarına eşyalarını gösterip soruyoruz...
-Bir cinayet mi? diye sordum.
-Henüz hiçbir şey bilmiyoruz, dedi.
-Başına odunla vurulup öldürüldüğü söyleniyor.
Tahkikatın selameti açısından,
Bundan kimseye söz açmamanızı rica ederim..."
Kimseye söz açmadı Aziz NESİN...
Yakın bir zamanda tüm Türkiye duydu ama...
Hatta tüm dünya...
2 Nisan 1948'di,
78 yıl önce
O kara gün...
Kendisini Bulgaristan'a ka��ıracak rehberi,
Ali ERTEKİN itiraf etti öldürdüğünü...
Kızını ve eşini Halet ÇAMBEL’e emanet ederek,
31 Mart sabahı,
Bir süre önce satın alıp nakliye işi yaptığı kendi kamyonu
ve güya Bulgaristan’a kaçırmak için ona rehberlik edecek,
Ali ERTEKİN’le birlikte yola çıktılar.
Yanına sadece küçük bir çanta aldı ALİ.
Kırklareli’nde peynir alma bahanesiyle,
Kamyon şoförünü şehir merkezinde bırakarak,
Orman yoluna vurdular.
Sonra Sabahattin ALİ’den bir daha haber alınamadı.
Cesedini köylüler,
Kafası taşla ezilmiş bir şekilde buldular...
Sabahattin ALİ’yi öldürdüğünü itiraf eden,
Katil zanlısı Ali ERTEKİN,
Cinayeti milli duygularla işlediğini belirtti
ve kısa bir süre yattıktan sonra salıverildi...
Biraz daha uzun yaşasa,
Kim bilir ne eserler verecekti kuşkusuz...
"Aldırma Gönül"ün,
"Leylim Ley"in devrimci şairi;
"Kuyucaklı Yusuf"un,
"İçimizdeki Şeytan"ın,
"Kürk Mantolu Madonna"nın
ve daha birçok muazzam eserin yazarı, şairi...
Sabahattin ALİ,
Bugün Katledildi...
Öldürüldü...
2 Nisan 1948'de...
"Bir gün kadrim bilinirse.
İsmim ağza alınırsa.
Yerim soran bulunursa.
Benim meskenim dağlardır dağlar..."
diye kaleme almıştın,
Seni düşündüğümüzde,
Seni andığımızda,
Melânkoli alır başımızı,
Özlem tüter göğsümüzde buram buram,
İçimizde hep bir sızı...
Biz sana yine vurgunuz be Usta...
Biz yine sana vurgunuz...
Işıklarda uyu...
Saygıyla.... Özlemle...
R. Eser Gültekin.
Yıllar içinde şunu fark ettim: İyi niyetli insanların hayatında tuhaf bir denge var. Onlar da zor günler görüyor, kırılıyor, bazen her şey üst üste geliyor. Ama tam “artık buradan çıkamam” dedikleri anda, bir şeyler değişiyor. Beklemedikleri bir kapı açılıyor, bir insan çıkıyor karşılarına ya da hiç ummadıkları bir çözüm beliriyor. Bence bunun nedeni sadece şans değil. İnsan, kimsenin hakkına girmeden yaşamaya çalıştığında, vicdanını koruduğunda ve kalbini kötülüğe teslim etmediğinde, bunun karşılığını bir şekilde görüyor. Bu yüzden en çok kalbinizi koruyun. Kiminle yürüdüğünüze, kime güvendiğinize ve neyi içinizde büyüttüğünüze dikkat edin. Çünkü bazen insanı hayatta tutan en büyük güç; parası, makamı ya da çevresi değil, temiz niyetidir.
Akıllı insanlar sıkıcı bir hayat sürerler. Saat 10’da yatarlar. Saat 6’da kalkarlar. Basit yiyecekler yerler. Uzun yürüyüşlere çıkarlar. Kalın kitaplar okurlar. Onları tüketen şeylere hayır derler. Dünya heyecan peşinde koşar. Ama onlar sakinlik peşinde koşar. Ruhlarıyla uyumlu şeyler. Sakin bir rutin. Sessiz bir zihin. Sağlıklı bir beden. Anlamlı bir iş. Küçük bir çevre. Özel bir hayat. Dışarıdan bakıldığında hayatları sıkıcı görünebilir. Ama içeriden bakıldığında, çoğu insanın ömür boyu aradığı bir tür özgürlüğü yaşarlar.
İçi mücevherlerle dolu bir sandığın kapağını açınca ışıldadığı gibi, konuşunca ağızlarından inci taneleri dökülen ve karanlığı aydınlatan insanlar var.
Denk gelirseniz, o incilerle ceplerinizi ve eteğinizi doldurun
Yarın;
10 Ağustos 2026…
Malum yasa meclise gelecek…
Tesadüf mü yoksa kasıtlımı bilemem..!
Tam 106 yıl önce;
Ağustos 1920 tarihinde…
Serv Antlaşması imzalandı..
Başta;
Damat Ferit ve arkadaşları Rıza Tevfik,Reşat Halis,Mehmet Hadi imzaladılar..
Onlarda devlet aklı dediler..!
Onlarda devletin bekası dediler…!!!
Tweet bu kadar…!