Kuyu Tipi Hapishane gerçekliğinden yeni haberi olanlar var bu coğrafyada. Bir insan, Gürkan Türkoğlu bu hapishanelerdeki insanlık dışı koşullara. TECRİDE karşı, hayatını ortaya koydu. Ve bugün yaşamı son buldu.#KuyuTipiHapishanelerKapatılsın
Hasan Gülünay’ın gözaltında kaybedilişinin 34. yılında devleti yönetenlere sesleniyoruz: Hakikati açığa çıkarmak ve adaleti sağlamak devletin vazgeçilmez yükümlülüğüdür. Hasan Gülünay’ın akıbeti açıklansın, dosyada etkin bir soruşturma yürütülsün, sorumlular yargı önüne çıkarılsın.
Kaç yıl geçerse geçsin; Hasan Gülünay için, tüm kayıplarımız için adalet istemekten, devletin evrensel hukuk normları içinde hareket etmek zorunda olduğunu hatırlatmaktan vazgeçmeyeceğiz.
#CumartesiAnneleri1110Hafta
Bu distopya da devletten farklı düşünen herkes ya hapistedir ya adli kontrol ile rehindir ya da iki durumdan birine adaydır. Hukuk sadece ‘yazılarda’dır. Herkesin hayatı ‘iki dudak arasındadır’.Burası bir ‘kötülükler coğrafyasıdır’. #denizgöktaş
Denizler Susturulamaz!
Bugün, düşüncelerini mizah yoluyla ifade eden komedyen Deniz Göktaş, sanatını icra ettiği, düşündüğü ve konuştuğu için gözaltına alınmıştır.
Demokrasiyle yönetilen ülkelerde sanatçı ve aydından beklenen; toplumun yaşadığı sorunlara dikkat çekmesi, görülmeyeni göstermesi, söylenmeyeni söylemesi, gerektiğinde eleştirmesi, düşündüklerini özgürce ifade ederek kamusal tartışmaya katkı sunmasıdır. Sanatın işlevi; en karanlık anda ışık olması ve karanlığı aydınlatmasıdır. Bu, ifade özgürlüğünü kullanan herkes için bir hak; sanatçı için ise mesleğinin ayrılmaz bir parçasıdır. Elbette sanatın muhalif yönünü yok ederek aslında sanatı ortadan kaldırmak isteyen, mizah gibi güçlü bir alanı sessizleştirmek isteyenlerin yukarıda belirtilen evrensel değerleri ne kadar idrak edebildiği halen tartışmalıdır.
Uzun yıllardır karanlığa işaret eden, eleştiren, sorgulayan herkes susturulmaya çalışılmaktadır. Bir şakanın dahi yargısal müdahalenin konusu hâline gelebildiği bir ortamda, Deniz Göktaş'ın gösterisi de ilk yayımlandığı andan itibaren toplumun farklı kesimlerinde tartışılmıştır. Bunun nedeni söylenenlerin suç teşkil etmesi değil, ifade özgürlüğünün giderek daha fazla baskı altına alınması olmuştur.
Ve beklenen(!) gerçekleşmiş; Deniz, özgür bir ülkede olması gerektiği gibi düşüncelerini açıkladığı ve sanatını icra ettiği için gözaltına alınmıştır. İfade özgürlüğünün yargı eliyle bastırılmaya çalışıldığı bu uygulama yasal bir zemine oturmadığı gibi meşru da değildir.
Tek adam rejimlerinin en büyük korkusu, gülen ve güldüren toplumdur.
İzmir Barosu olarak toplumu susturmaya ve yıldırmaya yönelik bu politikaları asla kabul etmiyoruz. Mizah başta olmak üzere sanatın her dalı ülkenin, toplumun ilerlemesi için zorunlu alanlardır. Deniz Göktaş derhal serbest bırakılmalı; ifade özgürlüğü üzerindeki yargısal baskıya son verilmelidir. Espriden suç unsuru cımbızlamaya çalışmanın yine en başta mizah konusu olacağı açıktır.
2 Temmuz Sivas Katliamı: Hakikat, Adalet ve Yüzleşme Talebimizden Vazgeçmeyeceğiz
2 Temmuz 1993’te Sivas’ta Pir Sultan Abdal Kültür Etkinlikleri kapsamında bir araya gelen aydın, sanatçı, yazar, semah dönecek olan gençler ve çocuklar ile iki otel emekçisi 35 can Madımak Oteli’nin kuşatılarak ateşe verilmesi sonucu katledildi. Sivas Katliamı; yaşam hakkına, düşünce ve ifade özgürlüğüne, inanç özgürlüğüne ve eşitlik ilkesine yönelik, insanlığa karşı işlenmiş en ağır suçlardan biridir.
Aradan geçen yıllara rağmen katliamın tüm boyutlarıyla aydınlatılması sağlanmamış, gerçek sorumlular yargı önüne çıkarılmamış, kamu görevlilerinin sorumluluğu etkin biçimde soruşturulmamıştır. Yaklaşık 15 bin kişinin katıldığı saldırıya ilişkin yalnızca 124 kişi hakkında dava açılmış, yargılama sürecinde birçok fail hakkında etkili kovuşturma yürütülmemiştir. Sanıklardan Ali Kurt ve Mevlüt Atalay, pişmanlık hükümlerinden yararlanmak amacıyla ifadelerinde örgüt bağlantılarına ilişkin beyanlarda bulunmalarına rağmen bu iddialar yargılama makamlarınca etkili biçimde araştırılmamıştır.
2012 yılında davanın önemli bir bölümü zamanaşımı gerekçesiyle düşürülmüş, yıllar içerisinde çok sayıda hükümlü tahliye edilmiş veya farklı hukuki düzenlemelerden yararlandırılmıştır. Firari sanıklardan bir kısmı hakkında dosyalar teknik olarak açık görünse de, aradan geçen uzun süre nedeniyle etkili bir yargılama yürütülmemektedir. Bu tablo, ağır insan hakları ihlallerinde cezasızlığın kurumsallaşmasının en çarpıcı örneklerinden biridir.
Sivas Katliamı yalnızca bir linç girişimi olarak değerlendirilemez. Katliamın planlanması, gerçekleşmesi ve sonrasında yürütülen cezasızlık politikaları; olayın tüm yönleriyle ortaya çıkarılmasını ve varsa kamu görevlileri ile örgütlü yapıların sorumluluğunun bağımsız ve etkili biçimde araştırılmasını zorunlu kılmaktadır. Hakikatin ortaya çıkarılması, demokratik toplum düzeni ve toplumsal barış açısından vazgeçilmezdir.
#UnutMADIMAKlımda
Açıklamamızın tamamı:
https://t.co/CB7y9paG3u
İfade özgürlüğü defalarca ihlal edildi bu coğrafyada. Vazgeçmiyorlar, imzaladıkları sözleşmelere, iç hukuk düzenlemelerine rağmen HUKUKSUZLUKTA ısrar ediyorlar. Deniz Göktaş’ın ifade özgürlüğü de ihlal edilmiştir. 👇🏿
MİZAH SUÇ DEĞİLDİR
DENİZ GÖKTAŞ SERBEST BIRAKILSIN!
Deniz Göktaş’ın “Ölü Deniz” isimli stand-up gösterisinin sosyal medyada yayımlanmasının ardından hakkında soruşturma başlatılması ve yurt dışından dönüşünde gözaltına alınması; Anayasa’nın düşünce, ifade ve sanat özgürlüklerini güvence altına alan 25, 26 ve 27. maddeleri ile kişi özgürlüğünü koruyan 19. Maddesinde belirtilen kişi güvenliği ve özgürlüğünün özünü zedelemektedir.
Demokratik toplumlarda mizah; toplumsal olayları sorgulayan, eleştiren ve kamusal tartışmayı besleyen temel bir ifade biçimidir. İfade özgürlüğü yalnızca kabul gören, rahatsızlık yaratmayan düşünceleri değil; sarsıcı, incitici, rahatsız edici ve iktidarı eleştiren ifadeleri de korur. Nefret söylemi ya da şiddete açık çağrı niteliği taşımayan mizahi anlatımların ceza soruşturmalarının konusu hâline getirilmesi, demokratik toplum düzeniyle bağdaşmaz.
Anayasa’nın 13. maddesi uyarınca temel hak ve özgürlüklere yönelik sınırlamalar, demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun ve ölçülü olmak zorundadır. Hakkında açılan soruşturmayı bilerek ülkesine dönen Deniz Göktaş hakkında gözaltı tedbirine başvurulması; zorunluluk ve ölçülülük koşullarını karşılamamaktadır.
Dahası, Deniz Göktaş'a ters kelepçe uygulanması ve emniyet binası içinde ters kelepçeli halde çekilen görüntülerinin servis edilmesi, güç gösterisinden öte;* insan onurunu zedeleyen, kötü muamele ve işkence yasağı bakımından ayrıca değerlendirilmesi gereken ağır bir uygulamadır. Bu uygulama, gözaltı tedbirine ilişkin adli sürecin bir parçası değildir. Bu görüntüler, kamuoyuna verilen bir gözdağıdır. İnsan onurunu zedeleyen bu uygulama; masumiyet karinesini, kişi özgürlüğünü ve kötü muamele yasağını delmektedir. Hukuk devleti, teşhir ve itibarsızlaştırma üzerinden işletilemez.
Ayrıca, bu tür işlemler yalnızca kişi özgürlüğünü değil; sanatsal ve eleştirel ifade alanını da baskılayan, toplumda otosansürü yaygınlaştıran caydırıcı bir etki yaratmaktadır.
Mizah ve politik hiciv, toplumun ve yönetenlerin kendileriyle yüzleşmesini sağlayan bir dev aynasıdır. Demokratik yönetimler, kendilerine tutulan bu aynaya tahammül edebildikleri ölçüde demokratik kalabilirler.
İstanbul Barosu olarak, Deniz Göktaş’a yönelik bu müdahaleyi asla kabul etmiyoruz. Yetkili makamları sanatsal ifade özgürlüğünü ceza tehdidiyle baskı altına alan uygulamalardan vazgeçmeye, Deniz Göktaş’ın derhal serbest bırakılmasını ve hakkında yürütülen soruşturmanın takipsizlikle sonuçlandırılmasını sağlamaya çağırıyoruz.
Ateş ve duman günü diye, gözümüz yaşlı, boğazımız düğüm diye o kelepçeyi görmüyoruz sanılmasın.
Deniz seviyesi bazen çok yüksek olur imiş, var olasın Deniz Göktaş!
Kaygusuz Abdal duruşmada olacaktır, dava da açarlarsa, niyaz olmaya gideceğim o gün gelince.
DEVLET ERKANINA AÇIK MEKTUP
Bu açık mektubu, en başta sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan beyefendi olmak üzere, Adalet Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığı yetkililerine, kısaca hukuk ve güvenlik bürokrasisine, yanısıra sayılarının hiç de az olmadığını umud ettiğim devlet erkanına hitaben yazmış bulunuyorum. (3 Temmuz 2026 Cuma)
Aşağıda fotoğrafta elleri arkadan kelepçelenmiş ve iki polis tarafından kollarından sıkı sıkı kavranılmış olarak (üstelik kapalı/korunaklı bir mekanda) götürüldüğü görünen Deniz Göktaş, hukuk terimleriyle söylemek istersem, ceza almış bir mahkum, bir hükümlü değildir. Yargısı sürerken cezaevinde yatmakta olan bir tutuklu da değildir. Kendisi henüz tutuklu veya tutuksuz yargılanmasına karar verilmiş bir sanık da değildir. Herhangi bir asayiş ihlali nedeniyle güvenlik güçleri tarafından derdest edilmiş herhangi bir mücrim de değildir.
Hükümlü değil, tutuklu değil, sanık değil, mücrim de değilse bu kişinin hukuksal durumu nedir?
Bu kişi yalnızca hakkında soruşturma açıldığını bile bile kendi özgür istenciyle ülkesine dönmüş ve havalimanında "şüpheli" sıfatıyla gözaltına alınmış genç bir Türkiye Cumhuriyeti yurttaşıdır. Kısacası yalnızca "şüpheli"dir. Şayet 24 saat içinde savcı tutuklu veya tutuksuz olarak yargılanmasına karar verirse, en çok yasa önünde suçu henüz sabit görülmemiş bir maznun, bir sanık olacaktır. Hepsi o kadar!
Kendisi bildiğimiz kadarıyla, sabıkalı bir kanun kaçağı, aranan bir uyuşturucu müptelası ya da satıcısı, tehlikeli veya tehlikesiz bir terör örgütü üyesi, motosikletlere binip dükkanları tarayan, masum insanları öldüren bir çete ya da mafya mensubu, toplumun ve devletin düşmanlarıyla işbirliği saptanmış bir vatan haini, hatta eski tabirle yankesicilik, hırsızlık, gasp, tecavüz, taciz gibi yüzkızartıcı suçlardan birine bulaşmış suça yatkın bir katil, bir hırsız, bir tecavüzcü de değildir. Yalnızca bir şüphelidir. Evet, ağır cezada yargılanacak örgütlü bir suç işlememiş bir şüpheli! Üstelik kendisi, toplum tarafından tanınan, ailesi, ikametgahı bilinen, suça yatkınlığı, sabıkası ve tehlikesi olmayan üniversite mezunu bir genç komedyendir.
Hal böyleyken, yarım asır önce hiç de hafif olmayan siyasal suçlar işlemiş, günlerce işkence görmüş, çoğu sıkıyönetim döneminde Edirne Kalesi, Selimiye Kışlası, Maltepe Askeri Cezaevi olmak üzere 10'a yakın hapishanede hem tutuklu, hem hükümlü olarak yıllarca yatmış bir eski örgüt militanı olarak uluorta ters kelepçe takılmadı ne bana, ne dava arkadaşlarıma, ne de sözümona düşmanlarımıza. Hoş, bundan çok daha kötü muamelelere maruz kaldık. Filistin askısını ilk bizlerin üstünde denediler, gencecik delikanlıların hayaları dahil bedenlerine en çok bizim dönemimizde elektrik verdiler. Etlerimizi lime lime ettiler. Bir iç savaş yaşanıyordu. Diyarbakır, Mamak, Metris, Maltepe cezaevlerinde yapılanları tarih bile unuttu, yarım asır geçmesine karşın ne yazık ki biz unutmadık, unutamadık.
Tüm bunları hak etmiş miydik? Belki.
Bizler -faraza- masum olsak bile yaptıklarımız hiç kuşkusuz pek de masum şeyler değildi. Sözün özü, yaşananlar yaşandı, toplumun ve ülkenin geçmişinde kaldı, bizim ise ruhlarımızın derinliklerinde, daha da kötüsü arasıra birer kabus olarak bizi yoklayan lanet olası düşlerimizde.
İnsan onuru, yurttaş onuru gerçekte devletin onurudur, ülkenin onurudur. Devletin varlık nedeni bu onuru korumaktır. Dışarıda ülkenin düşmanlarından, içeride toplumun ve dirlik-düzenin düşmanlarından.
Bir hükümlü, bir tutuklu, bir sanık, bir suçlu bile olmayan, kendisine ve başkasına fiilen zarar vermeyen ve vermeyeceği anlaşılan 32 yaşındaki bir genç, hukuk nazarında en çok şüpheli sıfatını taşıyan bir evladımızı niçin bu denli hoyratça ve acımasızca ters kelepçeyle aşağılama yolu tercih edilir? İnanınız bunu anlamakta zorlanıyorum. Sözümona verilen mesajı değil, her defasında kadın-erkek-çocuk-genç-yaşlı demeden sözümona bu tür mesajlar vermeye ihtiyaç duyulmasını anlayamıyorum. Acaba bir örf-i idare, bir sıkıyönetim, bir olağanüstü hal uygulaması var da bir ben mi bundan haberdar değilim?!
Devletin varlık nedeni dirlik-düzeni korumak ve insan onuruna, yurttaş onuruna zarar gelmesini önlemektir. Küçük bürokrat işgüzarlıklarıyla memleket evlatlarının -velev ki suçlu olsunlar- onurlarına, haysiyetlerine bu tür ucuz mesaj verme bahaneleriyle kastedilmesi çok büyük bir yanlıştır ve bu yanlıştan bir an önce dönülmelidir.
Devletten şefkat beklenir mi? Asla! (Şahsen bu konuda mazur görülmek isterim.) Ne ki devlet adamlarından, yöneticilerden yasalara titizlik göstermeleri, adalet üzere davranmaları, kamu vicdanını örselememeleri kesinlikle beklenir.
• "Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletsizliğe sürüklemesin." (Kur'an, 5 : 8)
Bu onların lütfu ve ihsanı değil, görevidir. Devlet birey olarak onurumu korumazsa, yurttaşlar olarak onurumuzu hiçe saydığını umursamazsa, bizlerden devletin sürekliliğine ve kalıcılığına sahip çıkmamızı beklemeye hakkı olur mu? Adaletin ve hakkaniyetin olmadığı yerde beka olur mu?
Bu yol, yol değil. Bu tarz aşağılama teknikleri toplumsal vicdanda ağır yıkımlara yol açmaktadır. Belki bazı işgüzar memurlar bilgiççe "korku salmanın yönetmenin ve egemenliğin gereği olduğunu" söyleyeceklerdir, hatta bu satırların yazarının gerekçelerini belki "çocuksu, romantik, entel sızlanmalar" olarak algılayacaklardır. Böylelerini mazur görüyorum, çünkü kendilerini insan ve yurttaş onurunu korumanın toplumun ve devletin onurunu korumak demek olduğun bilmeyen, kifayetsiz, liyakattan yoksun, işgal ettikleri makamlardan derhal el çektirilmeleri gereken kimseler arasında telakki ediyorum.
Sözün özü, ey devlet erkanı!
Son olarak bir ayrıntıya dikkatinizi çekmek isterim. Ben kendimi cesur biri olarak görmem, herkes gibi ben de korktum, korkarım. Buna karşın o delikanlıyı, o genç komedyeni o halde görünce nedense korkuya benzer bir duygu hissetmedim, aksine içim sızladı ve utandım, hakikaten çok utandım. Ülkem adına, devlet adına, insanlık adına utandım. Gücün bu tür ucuz yollarla gösterilebileceğini sananlar adına utandım. Bu satırları da bu utanç lekesini taşımamak için yazmaya karar verdim. Sanıyorum kamu vicdanı da kendisi adına korkmaktan çok ülkemiz adına utanmış olmalı. O fotoğrafı gördüklerinde, ülkenin sağduyusunu yitirmemiş büyük bir kesiminin benimle aynı deneyimi yaşadığına inanıyorum ve bu nedenle bu tür nobranlıkları ülkem adına tehlikeli buluyorum.
Unutmayınız, utanmak erdemdir. Yurttaşlar için de, yöneticiler için de.
Saygılarımla.
Dücane Cündioğlu
Böyle bir tivit atacağım hiç aklıma gelmezdi.
Bizim meal yasaklanıca ilahiyatçı arkadaşlardan tepki için imza vermekten çekinenler olunca böylesi bir durum olmuştu.
Şimdi sırada komedyenler var.
Sınav yine çetin.
Genç arkadaşınız için bir şey demeyecek misiniz ustalar?!
Deniz Göktaş’ın Gözaltına alınması İfade özgürlüğüne ağır bir darbedir.
Son günlerde yaptığı stand-up gösterisi nedeniyle gündeme gelen ve bazı çevrelerce hedef gösterilen Deniz Göktaş, yurtdışından Türkiye’ye dönüşünde gözaltına alınmıştır. Türkiye’de ifade özgürlüğü ve protesto hakkına yönelik yargısal taciz ve idari kısıtlamalar sistematik bir pratik haline gelmiş, bu pratiğin sonucu olarak farklı görüşlere, fikir ve söylemelere yönelik tahammülsüzlük muhalif görüşleri bastırmanın bir aracına dönüşmüştür.
Farklı görüşlere yönelik bu yasaklayıcı ve sınırlayıcı politika, demokrasinin temeli olan çoğulculuk ilkesini ortadan kaldırmakta, fikir sahiplerini damgalamakta ve hedef haline getirmektedir. Bu bağlamda Deniz Göktaş’ın şiddet ve nefret içermeyen eleştirel söylemleri nedeniyle hedef gösterilmesi ve ardından gözaltına alınması açık ve keyfi bir uygulamadır. Göktaş’a yönelik bu yargı tacizinin derhal sonlandırılması ve serbest bırakılmasını talep ediyoruz.
MARMARA CEZAEVİ, BUGÜN TÜRKİYE’DE ADALET VE KALKINMA PARTİSİ İKTİDARININ YARATTIĞI ZULMÜN SİMGELERİNDEN BİRİ HALİNE GELMİŞ DURUMDA. ASLINDA SON 24 YILDIR YANI BAŞIMIZDA SÜREN BÜYÜK BİR “DURUŞMA” VAR.
Silivri’deki Marmara Cezaevi’nde, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanımız ve Cumhurbaşkanı Adayımız Ekrem İmamoğlu’nu, Belediye Başkanlarımızı ve siyasetçi arkadaşlarımızı ziyaret ettim.
Burası bir yandan duruşma salonlarının olduğu, diğer yandan Avrupa’nın en büyük duruşma salonunun inşa edildiği devasa bir alan. Aynı zamanda binlerce tutuklu ve hükümlünün bulunduğu bir cezaevi.
Sadece İstanbul Büyükşehir Belediyesi soruşturmaları kapsamında tutuklananlar değil; avukatlar, aktivistler, siyasetçiler ve binlerce adli mahkum burada. Hepsi adil yargılanmadıklarını söylüyor.
Marmara Cezaevi, bugün Türkiye’de Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarının yarattığı zulmün simgelerinden biri haline gelmiş durumda. Aslında son 24 yıldır yanı başımızda süren büyük bir “duruşma” var.
Sorun sadece devam eden davalar değil, iddianamesi bile yazılmayan dosyalar. Örneğin Şişli Belediye Başkanımız Resul Emrah Şahan, 9 ayı aşkın süredir tutuklu ve hala iddianamesi yazılmadı.
Dosyada toplam 7 şüpheli var. Beyoğlu Belediye Başkanımız İnan Güney’in dosyasında da 6–7 şüpheli bulunmasına rağmen iddianame bekletiliyor. Gaziosmanpaşa, Bayrampaşa, Şile… Hepsi aynı durumda.
Peki ne yapılmaya çalışılıyor? Açıkça şudur: "Önce tutuklayalım, cezaevine atalım; nasıl olsa sonra bir suç buluruz."
Türkiye’de sistem değişti. Artık önce insanlar cezaevine konuluyor, sonra iddialar yazılıyor. İddiaların ispatlanmasına bile gerek görülmüyor. Bir itirafçı bulunur; elverişli olan zaten istenileni söyler. İnsanlar suçsuz olduklarını ispatlamaya zorlanıyor ama ispatlasalar bile tahliye olma ya da ceza almama ihtimalleri ortadan kaldırılıyor.
Bunların hepsini biliyoruz, hepsini takip ediyoruz, hepsinin farkındayız. Şu da çok iyi bilinsin; bu dönemi unutmayacağız. Hukuk kuralları içinde, adil bir biçimde bu zulmün, bu zalimliğin hesabını soracağız. Hiç kuşkunuz olmasın. Umutsuz da olmayın.
Bugün 196. kez Vera ile birlikte Tayfun’u cam ardından 1 saat görmek için Silivri’deydik.
Tayfun’un alnındaki kabuk tutmuş yarık yaralarına, kemikleri çatlamış eline dokunamadık bile…
Tüm kamuoyu ile paylaşmak isterim;
Adli Tıp Kurumu yetkisi gereği kişilerin adil yargılanıp yargılanmadığı ile ilgilenmez;
hukuken gerçek suçlular haklarında verilmiş cezaları sağlık koşullarından bağımsız olarak hayatlarının son günlerine kadar çekmek zorundadır.
Adli Tıp Kurumu ancak ve ancak hayatlarını tek başına sürdüremeyecek ve son günlerini yaşayan kişiler hakkında onlara refakat edecek yakınları cezaevine alınamayacağı için tahliye ile infaz erteleme kararı vermektedir. Bu koşulda dahi kişiler iyileşmeleri halinde cezaevine geri dönerek infazları devam etmektedir.
Bu nedenle, Adli Tıp Kurumu’na herhangi bir başvurumuz yok ve olmayacak.
Evet, Tayfun 22 senedir Multiple Skleroz hastası ve şu anda hastalığı akut atak döneminde;
ancak Tayfun Allah’a çok şükür ki ölüm döşeğinde değil ve ömrünün son günlerine kadar cezaevinde kalması gereken azılı bir suçlu değil.
Anayasa Mahkemesi kararı ile hukuken de tescillendiği üzere Tayfun adil yargılanmamış, suçlu olduğuna dair hakkında en ufak bir delil olmayan masum bir insan ancak dahası bu insan MS hastası.
Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk devleti ise ve Anayasamız yürürlülükte ise olması gereken;
ikinci AYM başvurumuzun ivedilikle karara bağlanması, derece mahkemesinin Anayasa’ya uyması, Tayfun’un yeniden ve bu kez adil yargılanmak üzere tahliye edilerek tedavisinin de hastane ve ev koşullarında sağlanmasıdır.
Neredeyse 4 senedir eline bir çakıl taşı alıp kimseye fırlatmamış masum bir insan ailesinden, ilk ve tek çocuğundan mahrum, sağlığı ile de sınanır haldedir.
Başta tüm hukukçular, tüm siyasi parti genel başkanları ve TBMM çatısı altında görev yapan tüm milletvekillerine sesleniyorum;
Adalet istiyoruz.
Adaletten başka bir şey istemiyoruz.
Bugün sabah Silivri'de Tayfun ile görüştük, karardan habersiz, umutla birbirimize sarıldık.
Şu an gerçekten çok üzgünüm.
Vera'yı okuldan alacağım ve ona ne diyeceğimi bilmiyorum...
Anayasa Mahkemesi kararı uygulanmadığında ne yapılır bilmiyorum.
Biz kimseye zarar vermedik, biz hayatımız boyunca kimseye kötülük etmedik, şimdi bize bunları neden yaşatıyorlar anlamıyorum.
Hayatım boyunca hayal dahi edemeyeceğim bir zulmün hedefi olmanın ağırlığını kelimeye dökemiyorum.
Umutlu olmak istiyorum, zorlanıyorum.
Göz göre göre, masum olduğumuz halde ailemize çile çektirilirken ne denir, ne yapılır cidden bilmiyorum.
Kimsenin buna engel olamamasının çaresizliğini tarif edemiyorum.
Perişan haldeyiz.
Adamın biri doktora gider ve rahatsızlıklarını anlatır. Doktor, sürekli kullandığı bir ilaç olup olmadığını sorar. Adam bir ilaç ismi verir ve “Onu kullanıyorum” der. Doktor da “Kullandığınız o ilaç bağımlılık yapar, biliyorsunuz değil mi?” diye sorar. Adam şöyle cevap verir: “İyi de doktor bey, ben neredeyse 15 yıldır o ilacı her gün kullanıyorum ve bağımlılık yaptığını hiç görmedim.”
Her gün aynı şeyleri yapıp, aynı şekilde düşünerek, aynı şekilde konuşarak ne değişebiliriz ne de değiştirebiliriz. Sıkışıp kaldığımız ezberlerin, şablonların, tabuların farkına bile varamayız. Hiç kimse durduğu yerden bir adım bile kıpırdamazsa yeni ve yaratıcı çözüm olanaklarını da oluşturamayız.
Sıkışıp kaldığımız yer, 40 yıllık çatışma ortamının yol açtığı acılar, öfkeler, ön yargılar ve bunların sebep olduğu güvensizliklerdir. Bunlar önemsiz demiyorum ama bunları aşmanın, yaralarımızı sağaltmanın yollarını bulamazsak “bağımlılıklarımızın” farkına bile varamayacağız, köklü ve kalıcı çözüme ulaşmakta zorlanacağız.
İnancı, düşüncesi, idealleri uğruna canını vermenin kutsallaştırıldığı bir toplumsal gerçeklikte iki temel zorlukla karşı karşıya kalırız. Birincisi, canını feda etmiş olanların kıymetli hatırasının ve canlarını vererek yarattıkları değerlerin manevi baskısını silip bir kenara atamayız, atmamalıyız da. İkincisi de bir düşünce, inanç uğruna çok sayıda can feda edilmişse o düşünce ve inanç, sosyolojik ve siyasi açıdan otomatikman “doğru” haline gelmez ancak bizler bunu kabul etmekte zorlanırız. Vatan uğruna, bayrak uğruna, ideoloji uğruna veya örgüt uğruna bunca can feda edilmişken yeni şeyler düşünüp yeni şeyler yapmaktan işte bu nedenle korkar, çekiniriz.
Fakat artık bir noktada şuna ikna olmamız gerekiyor, gelinen aşamada tek bir evladımız bile canını boş yere feda etmedi. Yürütülen süreçte eşitlik, adalet, özgürlük ve demokrasiyi esas alan bir “kardeşlik hukuku” oluşturmaya, bir ve beraber yaşamaya odaklanmışsak kaybettiklerimizin hatırasına halel gelmeyecek demektir.
Dolayısıyla tüm taraflara ve sürecin ana aktörleri olan Cumhurbaşkanı Erdoğan'a, MHP lideri Bahçeli'ye ve PKK kurucu lideri Öcalan'a bir kardeşiniz, barış için çabalayan bir siyasetçi olarak sesleniyorum; lütfen somut adımlar atmaktan vazgeçmeyin, onun bunun ne dediğine bakmayın, kendinize güvenin ve 86 milyonun barışı hasretle beklediğine inanın.
Ayrıca silahları tümden bırakarak dağdan inmeyi bekleyen insanlar “önder” olarak tanımladıkları Abdullah Öcalan'ın sadece güvenlik birimlerince değil siyasetçiler tarafından da ziyaret edilip dinlendiğini görmek ve bu şekilde siyasete dönüşün mümkün olduğunu ve devletin bu konuda samimi ve ciddi olduğunu görmek, güvenmek ve silahları tümden bırakmak istiyorlar.
Değerli milletvekillerine de seslenmek istiyorum; gençlerimizi yıllarca dağlara, sınır ötesi operasyonlara gönderdiniz. En büyük riski onların omuzlarına yüklediniz ve ne yazık ki bazıları bunun bedelini canlarıyla, kanlarıyla ödediler. Şimdi risk alma ve bu çatışmayı kökten bitirme olanağı yakalanmışken lütfen siz de azıcık risk alın ve İmralı Adasına giderek bu meseleye noktayı koyun. Üstelik alacağınız risk gençlerimiz gibi ölüm riski de değil, azıcık siyasi risktir.
Hep birlikte cesur davranalım, son düzlükte ezberlerimize, korkularımıza takılıp da tarihi barış fırsatını zora sokmayalım lütfen.
Hepinize içten selam, sevgilerimi gönderiyor, en kısa zamanda özgürlük, barış, demokrasi ve kardeşlik dolu günlerde buluşmayı umuyorum.
Selahattin Demirtaş
8 Kasım 2025
Edirne Cezaevi
2 Ekim 2025, Silivri, 180. görüş:
Tayfun'dan herkese selam.
Vera, okula başladığı için artık babasını her hafta ziyaret edemiyor. Tayfun; kızımızın okuma-yazmayı öğrendiğine şahit olamadan, ondan gelen notları görüyor.
40 aydır süren bu zulüm artık bitsin.
Silivri cezaevinde adli mahpus Mekin Kartal ile görüştük. Av Jiyan Tosun ve Jiyan Kaya ile birlikte. Yoksul bir Amed’li. İki kolu yok ve vücudunun %90’ yanık. Kendi özel bakımını yapamıyor. 7 aydır yatağı yok. Yerde yatıyor. Adli Tıp raporu geciktiriyor. Zulüm bu @adalet_bakanlik
15 Mayıs 2025, Silivri, 160. Görüş:
Tayfun'dan herkese selam.
Dün Tayfun'un doğum günüydü. Bugün gecikmeli olarak bir camın arkasından kutlayabildik.
Yaşadığı sağlık sorunlarına rağmen cezaevinde tutulan Esila, Arda ve Mehmet Efe'nin tahliye haberi tüm Türkiye'yi olduğu gibi, bizi de çok mutlu etti.
Suçlular sokakta rahatça gezerken, hapishanelerin öğrencilerle, belediye başkanlarıyla, şehir plancılarıyla, masumlarla doldurulmasını normal karşılayamayız. Ülkece yaşadığımız bu karabasan NORMAL DEĞİL.
Eşim Tayfun Kahraman başta olmak üzere, sadece adını duyduğunuz, resmini gördüğünüz birçok insan, haksız ve hukuksuz olarak ailelerinden ve özgürlüklerinden mahrum, adalet bekliyor.
3 yılı aşkın zaman ömrümüzden su gibi akıp geçti ama hayatımız dondu kaldı.
Her geçen gün ailemizin uğradığı zulüm katlanıyor.
3 yıldan fazladır suçsuzluğumuzu haykırıyoruz.
3 yıl geçti, biz hala, ısrarla ve umutla adalet bekliyoruz.
Bir baharı daha, bizi hayatta tutan umutla karşıladık.
Vera, Hıdırellez için dileğini çizdi, büyük bir umutla ağaca bağladı.
3 yıldır eşim Tayfun Kahraman ve kızımız Vera ayrılar.
Vera'nın 3 yıldır sadece tek dileği var. O da babasıyla yeniden buluşmak.
Bugün resmini yaparken de "uyurken babamın yanımda olmasını diliyorum." dedi.
Adalet diliyoruz.
Adalet istiyoruz.
Ailemize 3 yıldır yaşatılan zulüm bitsin istiyoruz.
Ailemizin babasının, uyurken kızımızın yanında olmasını istiyoruz.