@Timur_209@marki3421 İsmine bakmadım hiç.Samsun a da ilk defa gelmiştim .12 yıl oldu. Ama merkez de idi. Çünkü merkez de meydanda Kızılay kan bağışı almak için gelmişti. Ben ve müsait bir arkadaş kan bile verdik gezi esnasında. Ama garsonlarin tavrı facia idi.
@ajansmuhbir1923 Bu tipler neden makyaj yaparak video çekiyorlar? Hepsinin ortak özelliği son derece itici olmaları ve de saçmalardan seçmeler sunması.
@Yusufsaladin22@Kiosk_55 Bu hasta ruhlular 100 küsur yıllık Kürt inkarı ile egitildiler onun için Kürtler ile ilgili birşey duydukları zaman , kriz geçiriyorlar, mide spazmı geçiriyorlar. Empati yok, saygı yok, insanlık yok. Onun için hep beraber küfür edip saldırıyorlar. Ama gerçekler değişmez.
Şu aptallıga açıklama getirelim. Zaten bu sayfaların dürüstlüğü, ilmi namusu yoktur, hepsi farklı bir şarlatan ama en azından propagandalarına cevaben.
Bu mezarlar 11.yy'a ait değil, Selçuklu'ya ait hiç değil. Bunlar Gevaş'ta bulunsa da tarihi Hakkari topraklarındadır, Gevaş, Hakkari beylerinin idaresinde bir bölgeydi.
Bu mezarlar da Hakkari Beylerine, Hakkari Kürtlerine aittir. Çevredeki mezarların bir kısmı Ermenilere de ait olabilir ama geneli Mir ailesine aittir. Ne Türk ne Selçuklu'dur.
1. görseldeki Halime Hatun kümbeti, mezarlığın ana eseridir ve üzerindeki kitabeden de anlaşılacağı gibi, Melik İzzeddin Şîr (Êzdîn Şêr) tarafından, vefat eden kızı Halime Hatun adına yaptırılmıştır. Melik İzzeddin Şîr, İmameddün Mücellâ’nın amcası olup onun adına Gevaş’ı yönetmiştir.
Kitabesinde 1335 yılında yaptırıldığı yazıyor zaten Selçuklu diye bir şey kalmamıştır.
"Yeni mezar bulundu" dedikleri de ekseriyetle kitabesi okunanlar. Kitabesi okunanların da hiçbirisi Türklere ait değil, Türk ismi de nisbası da geçmiyor.
Mezarlar Kürtlere ve kısmen Ermenilere aittir.
Bu paylaşım; zahiren doğru bir fıkhî cümlenin arkasına sığınarak yapılan sinsi manipülasyonun ve fıkhı hevasına göre cımbızlayan modern zihniyetin ibretlik bir vesikasıdır: "Kelimetü hakkın urîde bihe'l-bâtıl" (Bâtıl bir amaca alet edilen doğru söz).
Bu ilahiyatçı taifenin fıkhı nasıl tahrif edip seküler bencilliğe alet ettiğini şu 3 esasta ifşa edelim:
1. Evet; klasik İslam fıkhında kadının mülkiyeti müstakildir, kazandığı para kendisinindir ve hanenin bütün nafakasını temin etmek erkeğin borcudur. Ancak bu hüküm İslam evlilik nizamının tamamı yürürlükte olduğunda geçerli bir dengedir.
Aynı fıkıh açıkça der ki: Kadın, eşinin meşru izni ve rızası olmaksızın dışarı çıkamaz ve keyfî olarak çalışamaz.
Kocasının rızası hilafına dışarıda çalışan kadın, fıkhen "Nâşize" (itaatsiz) konumuna düşer ve Dört Mezhebin ittifakıyla o kadının kocasından nafaka talep etme hakkı derhal düşer!
İşlerine gelince "Nafakayı koca ödemek zorunda, kadının parası kendinindir" fetvasını bayrak yapan bu ilahiyatçılar; nedense erkeğin meşru kavvamlık ve ihtibâs (evde bulunma/izin) hakkını, kadının itaatsizliği halinde nafakasının sakıt olacağını dillerine bile almazlar. Dinin bir yarısını alıp diğer yarısını hasıraltı etmek apaçık bir tahrifattır.
2. İslam hukuku mekanik bir menfaat terazisi değil, muazzam bir külfet-nimet dengesidir.
Kadının parasının tamamen dokunulmaz kılınmasının hikmeti; kadının fıtraten evinde durup yuvasını imar etmesi, hane nizamını sağlaması ve erkeğin meşru liderliğine teslim olması karşılığındadır.
Hem 21. yüzyılın seküler-feminist kafasıyla "Ben özgürüm, dışarıda kariyer yaparım, bana karışamazsın" deyip erkeğin kavvamlığını ayaklar altına alacaksın; hem de iş cüzdana gelince 7. yüzyıl fıkhının kadına tanıdığı maddi koruma zırhına sığınacaksın.
Erkeği evin kirasını, faturasını, pazarını ödeyen bir finansör ve sponsor konumuna indirip; kendi maaşını cebine istiflemek fıkıh değil, modern bir asalaklıktır.
3. İslam'da evlilik, iki tarafın birbirine karşı soğuk maddeler dayattığı bir anonim şirket sözleşmesi değildir.
Kur'an-ı Kerim evliliğin gayesini "Meveddet ve Rahmet" (sevgi, fedakarlık ve merhamet) olarak tarif eder.
Dışarıda saatlerce mesai harcayıp evin temizliğini, yemeğini, çocuğunu aksatan; fakat ay sonunda "Maaşım benimdir, bir kuruş koklatmam, sen bana bakmaya mecbursun" diyerek eşine tepeden bakan bir kadının kurduğu şey yuva değil; erkeği sömürme düzeneğidir.
Mümin bir kadın, erkeğin sırtındaki yükü hafifletmeyi bir minnet değil, yuvanın bereketi ve Nebevî ahlakın gereği bilir.
Özetle bu ilahiyatçı kadın fıkhı falan öğretmiyor; seküler dünyanın açgözlü, bencil ve sorumluluktan kaçan kadın tipolojisine fıkıhtan kılıf uyduruyor. İslam fıkhı bir bütündür; haklarını fıkıhtan talep edenin, borçlarını da fıkha göre ödemesi şarttır. İşine geleni alan, işine gelmeyeni "ataerkillik" diye reddedenlerin yaptığı şey din değil, nefis tüccarlığıdır.