#Yeni 📖
ilk 2019'da Almanya'da yayımlanan 'Türkische Post', Prof. Dr. Arif Ünal'ın tercümesiyle @tarihvakfi_ Tarih Vakfı Yurt Yayınları'nda çıktı.
Hitler iktidarında Türkiye ile Almanya arasındaki politik ve kültürel ilişkileri merak edenlerin ilgisini çekeçeğini umuyorum.
Yeni yayın📚
İkinci Dünya Savaşı’ında Türk-Alman krom ticareti üzerine yazdığım makale Hacettepe Cumhuriyet Tarihi dergisinde yayımlandı.
İstifade edeni bol olması dileğiyle…
https://t.co/lKEC0inhyI
1979 yazında Berlin’de yaşayan Türklerin “ağır” bir misafiri vardı. Tüm zamanların en iyi ağır sıklet boks şampiyonu Muhammed Ali’nin Berlin’e geleceğini öğrenen Türkler, onunla buluşabilmeyi umut ediyorlardı. Şehre gelişinden haftalar öncesinde bir mektup yazıp gönderdiler.
Davet bir şekilde Muhammed Ali’ye ulaştı. 17 Haziran 1979 günü, Kreuzberg’deki Mevlana Camii’nin önüne bir araç yaklaştı. Arabadaki kişi Muhammed Ali’ydi. Kısa zamanda toplanan kalabalık büyüdü. Şampiyon, gördüğü sevgi karşısında hem şaşırmış hem de sevinmişti. Onun için toplananlara şöyle seslendi: “Beni arayıp bulmanıza ve bir kardeş gibi sarılmanıza minnettarım.” 🥊
Daha önce Anadolu ve Bağdat Demiryolları: Osmanlı İmparatorluğu’nda Nüfuz Mücadelesi kitabı çıkan Murat Özyüksel’in Hicaz Demiryolu çalışması da Alfa’dan çıkmış.
İkinci Dünya Savaşı sonrası Sovyetler Birliği tehdidi karşısında Türkiye’nin savunma ve seferberlik hazırlıklarına dair hazırladığım makale Rusya Araştırmaları Dergisi’nde yayınlandı. Makalede İkinci Dünya Harbi sonrası TSk’nın tam bir panaromasını bulacaksınız. Ayrıca savaş sonrası Sovyet taleplerinin “abartıldığı” iddialarına da yanıt veren bir makale oldu. Türkiye’nin 41 piyade tümenini silah altında tutması ve tüm Trakya’yı adeta askerî garnizon haline getirmesi savaş tehdidini ne denli yoğun hissettiğinin en bariz göstergesidir. https://t.co/4JvEWBRETQ
Türkiye’de yayıncılık dünyasına dair muhtelif konu ve sorunlara kısa kısa değinen, keyifle okumalık bir kitap: “Yayınevleri, Sahaflar, Okurlar Âlemi: Gözlemler-Anılar/ Rıfat N. Bali/ Libra Kitap/ 2026” İçindekiler devamında +
ZETAD'ın dördüncü sayısı da çıktı.
Yine ilginç ve alana katkı sağlayan makaleler var.
İlgilenen dostlar buyursunlar:
https://t.co/pbh4WZyL6l
#tarihdergisi.
2,5 senedir yüzlerce fotoğrafı ve belgeyi tek tek inceleyerek üzerinde uğraştığım proje yayımlandığına göre, biraz da sürecin dikenli yollarını anlatmak lazım. Bursa Hayalet Yapılar Haritası projesi 2022 yılında yola çıktı. O zamanlar adı Bursa Bellek Haritası'ydı. Kapısını
📌Türk Tarih Kurumu Ansiklopedik Türk Tarih Sözlüğü'nden|
#GayriNizamiHarp: Genel harp, mevziî harp ve soğuk harp dışında kalan bir “özel harp” türü.
Maddeyi incelemek için: https://t.co/gHjUb0kq0C
#TarihSözlüğü
Avusturalyalılar boş konuşmuyormuş demek ki.
Topçularımızı seviyoruz ama futbolda çeneler ayaklardan çok iş yapınca sahada dersini alıyorsun.
Şimdi balkonda biraz da futbol düşünme zamanı.
Yeni Yayın| Eyüp Durukan Paşa'nın elli yıl boyunca tuttuğu günlükler, Türk Tarih Kurumu tarafından okurla buluşturuluyor.
Durukan'ın günlüklerinin 1928-1932 dönemini kapsayan "Savaşın Eşiğindeki Avrupa’dan Silah Alımı" başlıklı VIII. cildini incelemek için: https://t.co/3dHZitfnxk
#TTKyayınları
#HerEveBirTarihKitabı
Edin Dzeko, Bosna Hersek'teki çocuklara muhteşem bir mektup yazdı.
"Bosna Hersek'teki sevgili çocuklar, sizin için bir mesajım var.
Hiçbir şey imkansız değil.
Hiçbir şey.
Bosna Hersekli olduğumuz için şanslıyız. Bunu hayalini yaşayan bir adam olduğum için söylemiyorum, ayrıca savaştan kurtulmuş bir çocuk olarak da söylüyorum. Bambaşka bir kaderim olabilirdi.
Saraybosna'daki o günler hakkında konuşmayı sevmiyorum ama o günleri anlamanız çok önemli. Başladığında 6 yaşındaydım. Sirenlerin çaldığı ilk anı hatırlıyorum. Annem beni aldı ve ayakkabılığın arkasına saklandık. Bu birinci gündü. Dört yıl boyunca sürdü. Ne olduğunu tam olarak anlamamıştık ama her günümüz korkunç geçiyordu. Evimiz kalmak için tamamıyla güvensiz hale gelince, dedemlerin yanına taşındık. 40 metre kare bir evde 15 kişiydik. Hepimiz yerde uyuyorduk.
Birlikte Monopoly oynardık. Dışarı çıkmak tehlikeliydi çünkü her yerde keskin nişancılar bekliyordu. Kuzenlerimle birlikte yere oturur, saatlerce oynardık. Sirenleri ve bomba seslerini duyardık. Bazen yer sallanırdı.
Oynarken birkaç dakikalığına savaşı unuturduk. Sadece bir anlığına çocuk olmamıza izin vardı.
Dışarıda futbol oynamak istiyorduk ama her gün dışarıda masum insanların ambulanslarla hastaneye götürüldüğünü görüyorduk. Peki ya bir çocuğu dört yıl boyunca bir evde nasıl tutabilirsiniz? Tabii ki tutamazsınız ve büyüklerimiz de bunu biliyordu. Nadiren de olsa etraf sakin göründüğünde, annem dışarı çıkmamıza izin verirdi. Çıkardık ve mahalledeki diğer çocuklarla futbol oynardık.
Annemin o anlara bakışlarını asla unutmayacağım. Yüzünde bir gülümseme vardı çünkü futbol oynarken beni görünce mutlu oluyordu. Ama gözlerine baktığımda da ne kadar korktuğunu görüyordum çünkü eve geri dönemeyebilirdim.
Zaman zaman suyumuz biterdi. Kovalarımızı alır ve sıraya girerdik. Elektrik yoktu, dolayısıyla asansör de. O kovaları taşırdık. Üçüncü kat, dördüncü kat... 6 kat daha kaldı... Saraybosna'daki en zayıf çocuk bendim. Yemek de bizim için problemdi. Ailelerimiz bunun için hayatlarını riske etti. Bazen yemek dolu kutular gökyüzünden bırakılırdı, sanki sihirmiş gibi... Nereden geldiğini bilmezdik, umurumuzda da değildi. Tatları inanılmazdı. Her gün aynı şeyi yediğinde, fıstık ezmesi gökten gelen bir hediyeymiş gibi oluyor.
Günün sonunda, bir şekilde hayatta kaldık. Geri dönüp baktığımda ne kadar güçlü olduğumuza dair şoka giriyorum. Küçücük çocuklardık. Onlarca masum insan öldü. Ne için?
Para için. Güç için. Ego için.
Yani hiçbir şey için.
Bugün haberlerde savaş gördüğümde berbat hissediyorum.
Bunun hiçbir yerde yaşanmasını istemiyorum.
Ama nedense yetişkinler bunu asla öğrenemiyor.
Savaş bittiğinde 10 yaşındaydım. Futbolcu olmak gibi bir planım yoktu. İmkansız geliyordu, bu konuda hayalim bile yoktu.
Her şey paramparça edilmişti. Futbolu sadece sevdiğim için oynuyordum. Babam eskiden ekmek taşırdı. Ben ilk kulübüme katılınca, işine aralar verir ve beni götürüp getirirdi. Yoldayken bana hep 'kibar ol, herkese aynı şekilde davran, nereden oldukları ve ne yaptıklarının önemi yok' derdi. Bunu asla unutmadım. O da alt liglerde futbol oynamıştı, benim kahramanımdı. Arabadan indiğimde bana muz verirdi ve 'iyi şanslar oğlum' derdi.
Hafta sonları televizyonda birlikte maç izlerdik. O dönemde Serie A en iyi ligdi. Shevchenko'yu duydunuz mu? Ona bayılırdım. İtalya'yı çok severdim. Dünyanın öbür ucundaki bir peri masalı gibi gelirdi. Orada futbol oynamayı hayal bile edemezdim. Zeljeznicar'ın A takımında futbol oynamak tek hedefimdi. Hocalarımdan biri bana Sheva diye seslenmeye başladı çünkü sarışındım ve çok gol atıyordum. Hoşuma gitmişti.
19 yaşındayken bir başka hoca geldi ve beni Çekya'ya götürmek istediğini söyledi. Bosna'dan ayrılmak istemedim ama oraya gidersem hayalimi gerçekleştirme ihtimalimin daha yüksek olduğunu söyledi. Dürüst olmak gerekirse hayalimin ne olduğunu bile bilmiyordum. Sadece daha iyi olmak istiyordum. Bedenimin en güçlü tarafı zihnim. Teplice'ye gittiğimde kendime şöyle dedim: "Edin, bu adamlardan daha çok çalışmalısın yoksa seni gönderirler."
Beni 25.000 Euro'ya almışlardı.
2 yıl sonra Wolfsburg'a imza attım. Milan'la karşılaştık, Sheva ile forma değiştim.
Sonra Manchester City beni 37 milyon Euro'ya satın aldı.
Sonra Roma'ya gittim.
Savaşta büyümüştüm. Gerçekten bir peri masalı yaşıyordum.
Hiçbir şey imkansız değil. Bosna'yı Dünya Kupası'na götürmek bile.
2014'ü hatırlıyor musunuz, çoğunuz doğmamıştınız bile. İlk kez Dünya Kupası'na o yıl gitmiştik. Hayatlarımızın en iyi günüydü.
Litvanya'daki eski bir stadyumda eleme maçı oynamıştık. Hakem son düdüğü çaldı, Bosnalılar sahaya girdi. 2 metrelik duvarı aşmışlardı. İçimden 'delirmişler' demiştim.
Sonra diğerlerinden daha yavaş şekilde koşan bir adam gördüm. Gözünde yaşlarla bana doğru geliyordu.
Babamdı.
'Baba, ne oldu?' dedim.
'Duvardan atlarken ayağımı incittim ama problem yok, acı hissetmiyorum' dedi.
Sarıldık ve ağladık.
Ne yazık ki Brezilya'da şans bizimle değildi. Bunu hatırlamıyorsunuz ama Nijerya'ya karşı bir gol atmıştım, sayılmalıydı. O gün VAR yoktu ve gruplardan bu yüzden elendik. Ama bizim küçük ülkemiz Maracana'da sahaya çıkmıştı. Dünyaya kim olduğumuzu göstermiştik.
Şimdi ise geri dönüyoruz.
Komik olan ne biliyor musunuz? Martta 40 yaşına girdim ve kutlamadım. Müslümanım, o dönem Ramazan ayıydı ve bizim de Galler ve İtalya karşısında bir işimiz vardı. Ben de şöyle düşündüm, madem öyle o zaman ben bu maçları partiye çevireceğim.
Galler karşısında 85. dakikaydı ve skorborda baktım, 1-0 gerideydik.
Tek hissettiğim şey panikti. Zamanımız bitiyordu.
Sonrasında bir korner oldu. Beni sıska bir adam marke ediyordu. 'Harika' dedim. Topu ağlara gönderdim, sevindim ve aklıma şu geldi: "Daha önce 4 kez seri penaltı atışlarına çıktım, hepsini kaybettim."
Şükürler olsun ki gençler nasıl penaltı atılacağını biliyordu. Biz veteranlar gibi çok düşünmüyorlar.
Sonra İtalya'yla oynadık. Donnarumma'dan korkuyordum. Çok büyük. Ona penaltılarda gol atıp atamayacağımı bilmiyordum. Sağ omzumu da incitmiştim ve kenara gelmiştim. İlk penaltımızı izleyemedim çünkü kolumu sargıya alıyorlardı. İzleyemedim ve golü attık.
O an dedim ki, belki de izlememeliyim. Sadece tribünün sesini takip edeyim. Halkımı dinleyeyim.
İtalya kaçırdı, taraftar golü attığımız andan bile daha çok ses çıkardı.
Sonra bir kez daha kaçırdılar. Sadece dua ediyordum. Gördüğüm tek şey hocalarımızın sırtlarıydı.
Esmir topu aldığında, hocamız da arkasını döndü ve 'Ben de izleyemiyorum' dedi.
Geldi, bana sarıldı. Kafalarımızı birbirimize yasladık, gözlerimizi kapattık ve sadece dinledik.
Sonra da duyup duyabileceğimiz en büyük gürültüyü duyduk.
Buraya gelmek hiç kolay olmadı. 40 yaşına geldiğinizde, sırtınız acı içinde bağırabiliyor. Siz de ağrı kesicilere koşuyorsunuz. Ama bedenim ne zaman bu işi bırakmak isterse istesin, her zaman kaçırdığım kutlamaları, ailemden uzak geçirdiğim o günleri, kaçırdığım yaz tatillerini düşünüyorum. Mental olarak bu çok zor. Eleştiriler hala can yakıyor ama sahaya çıktığımda hala çocuk gibi hissediyorum. Sizler gibi. Karnımda kelebekler uçuşuyor.
Eve her geldiğimde de şunu düşünüyorum: Değdi.
Her şey değdi.
Kötü anlar olmadan, iyi anlar gelmez.
20 yıldır Bosna'dan uzağım. Bosna'dan uzak kaldıkça, sevgim artıyor. Bu 20'nin 9'u İtalya'daydı. Çocuklarım Roma'da doğdu. Orası hala benim ikinci evim ama ne zaman Saraybosna'yı ziyaret etsem, annem yemek pişiriyor. Herkes orada. Ben de çok mutluyum. Bosna formasını giymek, kalbimi farklı attırıyor.
Halkım için oynuyorum. Saraybosna'nın sokaklarındaki çocuklar için oynuyorum. Sahip olduğumuz farklı kültürlerden ve farklı dinlerdeki insanlar için oynuyorum. Bizim ülkemizi güzel yapan şey bu. Hala bazı insanlar bizi ayırmaya çalışsa da...
Asla başarılı olamadılar.
Benim sayemde değil. Yetişkinler sayesinde de değil. Biz asla öğrenemiyoruz. Sizin sayenizde çocuklar.
Bana son bir iyilik yapın tamam mı?
Saraybosna, Roma ya da St. Louis, nerede yaşarsanız yaşayın; ister Müslüman, ister Musevi, ister Katolik, ister Ortadoks olun. Nereden geldiğinizi asla unutmayın.
Bosnalısınız. Dünya ayaklarınızın altında.
Hepinizi çok seviyorum.
Sevgilerimle,
Edin."
İranlı futbolcular Amerika’da kamp yapamıyor. Iraklı futbolcuya 6 saat sorgu yapıldı. Somalili hakeme vize verilmedi. Özbekistanlı futbolcular maçtan önce eğitimli köpeklerle arandı.
Tarihin en rezil kupalarından biri olma yolunda.
İngiltere’nin Yunanistan Yıllık Raporları yayınlandı. Şu an Açık Erişim hemen ulaşabilirsiniz. İlerde kitap olarak da kütüphanenize alabilirsiniz. Çalışmanın 3. Cildi halen yayına hazırlanmakta. Yakın bir tarihte onu da meraklıların bilgisine sunacağız. https://t.co/jqEKVK2Qrq