Zonguldak’ın Alaplı ilçesine bağlı Bektaşlı köyünden gelen görüntüler insanın vicdanını yaralıyor. Cizre ve Silopi’den fındık toplamak, alın teriyle bir lokma ekmek kazanmak için yüzlerce kilometre yol gelen 70’ten fazla mevsimlik tarım işçisi ve ailesinin saldırıya uğraması asla kabul edilemez. Hele o kamyonetin kasasında korkudan ağlayan çocukların görüntülerini hiçbir anne, hiçbir baba görmezden gelemez. Bir başka görüntüde ise iki genç kız, gözyaşları içinde ellerindeki tepsileri başlarının üzerine kaldırarak gelebilecek taş ve sopalara karşı kendilerini korumaya çalışıyor. Bir genç kızın kendisini bir tepsiyle korumak zorunda kaldığı o sahne, yaşananların vahametini anlatmaya tek başına yetiyor.
Bu insanlar Zonguldak’a gezmeye gitmediler. Evlerine ekmek götürmek, kışlık odununu, kömürünü alabilmek, çocuklarının rızkını kazanabilmek için Türkiye’nin bir ucundan diğer ucuna gittiler. Ahmet Arif’in o güçlü sorusuyla, “Anadolu’yum ben, tanıyor musun?” İşte o kamyonetin kasasında korkuyla birbirine sarılan insanlar da Anadolu’nun çocuklarıdır. Türkiye Cumhuriyetinin asli vatandaşlarıdır. Cizreli, Silopili olmaları onları bu ülkenin herhangi bir başka şehrinde yaşayan insandan daha az yurttaş yapmaz.
Eğer insanların memleketleri ve kimlikleri nedeniyle hedef alındıkları tespit edilirse bunun adı ırkçılıktır ve bunun karşısında devlet bütün ağırlığıyla durmalıdır. Kim taş attıysa, kim sopa kaldırdıysa, kim insanları hedef gösterdiyse hukuk önünde hesabını vermelidir. İhmali bulunan kamu görevlileri varsa onlar hakkında da gerekli idari soruşturmalar yapılmalıdır. Ayrıca böylesine hassas bir dönemde olayın arkasında toplumsal barışı hedef alan herhangi bir örgütlü provokasyon bulunup bulunmadığı da bütün yönleriyle araştırılmalıdır.
Türkiye tam da bin yıllık kardeşlik hukukunu yeniden güçlendirmeye çalıştığı bir dönemden geçiyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin bu ülkede yaşayan herkesin kendisini eşit ve asli vatandaş olarak hissetmesine yönelik güçlü mesajlar verdiği bir süreçte, Türklerle Kürtler arasına yeniden nefret duvarları örmeye çalışan hiçbir anlayışa müsamaha gösterilemez. Üstelik Malazgirt Zaferi’nin yıldönümüne yaklaştığımız günlerde, yaklaşık bin yıldır aynı coğrafyada kader ortaklığı yapan insanların kardeşliğine taş atılmasına sessiz kalınamaz.
Biliyorum ki bu görüntülere Trabzonlu da, Rizeli de, Giresunlu da, Ordulu da, Samsunlu da karşı çıkacaktır. Birkaç kişinin yaptığını tüm Zonguldak insanına mal etmek de çok büyük bir haksızlık olur. Çünkü mesele Karadeniz ile Güneydoğu’nun, Türk ile Kürt’ün meselesi değildir. Mesele bu ülkenin ortak vicdanıyla ırkçılık arasındaki meseledir.
İlgili adli makamların failler konusunda süratle harekete geçeceğine inanıyorum. Çünkü sağduyu suçun üzerini örtmek değildir; kardeşlik de haksızlık karşısında susmak değildir. Kardeşlik, Cizreli bir çocuğun Zonguldak’ta korkudan ağladığını gördüğünde Trabzonlu bir babanın da Diyarbakırlı bir anne kadar yüreğinin sızlamasıdır.
Diyarbakır da bizim, Samsun da. Hakkâri de bizim, Zonguldak da. Trabzon da bizim, Bitlis de, Van da, İzmir de… Cizre de bizim, Silopi de. Bu ülke hepimizin. Çanakkale’de, Kurtuluş Savaşı’nda ve bin yıllık tarihimizde birlikte yazılmış ortak bir kaderimiz var. Birkaç kişinin attığı taş, kaldırdığı sopa ya da körüklediği nefret bu kaderi değiştiremez.
O kamyonetin kasasında ağlayan çocuklara devletin ve toplumun vereceği cevap çok açık olmalıdır: Siz yalnız değilsiniz. Bu devlet sizin de devletiniz, bu vatan sizin de vatanınız. Bin yılda kurulan kardeşliğimiz birkaç kişinin nefretinden çok daha büyüktür. Kimsenin bu kardeşliğe kara çalmasına izin vermeden metanetli ve sağduyulu olacağız; ancak suça karışanların da hukuk önünde hesap vermesini sonuna kadar isteyeceğiz.
Dine hizmet adına meydana çıkanların yapacağı ilk iş siyaset ve siyasîlerden uzak durmak olmalı.
Zîra zamane siyasetinin tek hedefi dünya refahı, tek vaz geçilmezi iktidar koltuğu. İkisi de âhirete çalışanlar için değersiz şeyler.
Bir tarafta…
10 yıl boyunca bankaya faiz ödeyip, çektiğiniz konut kredisinin yaklaşık 3,5 katını geri ödediğiniz bir sistem.
Diğer tarafta…
Amishlerin imece usulü bir araya gelip sadece bir günde ayağa kaldırabildiği şu yapı.
Peki bunu kaç kişi yapıyor?
Görüntüye dikkatlice bakın. Sizce kaç kişi var?
Onlar bir gün birlikte çalışıyor.
Biz yüzlerce ay bankaya ödüyoruz.
Onlarda dayanışma var.
Bizde borç.
Şimdi asıl soru:
Hangisi daha ilkel?
Ve daha da önemlisi:
Bir evi bu kadar pahalı yapan gerçekten inşaat mı, yoksa onu satın almak için kurduğumuz sistem mi?
Bir haftadır Giresun Trabzon arasında şehirlerde ve yaylalarda geziyorum. O eski taşra artık yok. Her yer küçük İstanbul olmak istiyor. Eski dergi muhitleri, taşralı şairler ve yazarlar da azaldı. Bu çoraklaşma kötü.
Bir şey anlatıyorsunuz. Muhatabınız daha sözünüz bitmeden, 'benim de...' diye başlıyor. Buna 'hikaye çalmak' deniyor. Odağı hemen kendine çevirenler sizi aslında dinlemiyor ve anlaşılmamış hissettiriyor.
Dinlemek bir sanattır.
@muratayar_ Bazıları başındaki örtüyü ateş gibi taşıyor sonra taşımaktan yorulup bırakıyor onları anlıyorum.
Ama ben başımdaki örtüyü, gül gibi taşıdım, o gülün rahiası ile dünü düne,günü güne ekledim.Okuyucularım beni yalnız bırakmadı.Minnettarım.
İlginiz için teşekkür ederim.
Belediyelere yönelik soruşturmalarda kamuoyuna yansıyan iddialar ve yazışmalar, insanı asıl şu soruyla baş başa bırakıyor:
Bir belediye meclisinde kaldırılan eller gerçekten vicdanla mı kalkıyor, yoksa başka hesaplarla mı?
Eğer soruşturmadaki iddialar yargı sürecinde doğrulanırsa, mesele yalnızca birkaç kişinin hukuki sorumluluğu olmayacak.
Asıl ortaya çıkacak olan, yıllardır “belediyecilik” diye sunulan anlayışın nasıl yozlaşabildiğidir.
Meğer bazı eller, millet için değil; ücretini alınca kalkıyormuş…
Sonra dönüp bütün yük yine vatandaşın omuzlarına bırakılıyor.
Vergiler artıyor, harçlar artıyor, su faturaları artıyor…
Ama o paraların kaynağı hep aynı: Vatandaş.
Hukuk elbette son sözü söyleyecektir.
Ancak bugün kamuoyuna yansıyan iddialar bile, kamu görevini emanet olarak değil fırsat olarak gören anlayışın ne kadar tehlikeli olabileceğini göstermeye yetiyor.
İnancımıza göre büyük günahlardan kaçınmak bir tercih değil, kulluğun gereğidir. Kul hakkını ilgilendiren her emanet ise bu sorumluluğu daha da ağırlaştırır.
Çünkü milletin verdiği oy, pazarlık masasında kullanılacak bir yetki değil; Allah’ın ve milletin huzurunda taşınacak ağır bir emanettir.
Bu rüzgar her vakit böyle esmeyecek.
Gökte bulut, suda yelken, dalda çiçek.
Bir gün, bir gün var ki, günden güne gerçek,
Çatır çatır servi, çıtır çıtır böcek.
- Çek ciğerlerine, bir nefes daha çek,
Bu rüzgar her vakit böyle esmeyecek.
| Ziya Osman Saba
Deyin ki, şu dünya hayatında her şey gönlünüze göre, her şey tam da istediğiniz gibi!
Neye yarar?
Yaşlanmayacak mısınız, bütün zevklerinizin kaynağı gençlik bir rüya gibi geçip gitmeyecek mi, ölmeyecek misiniz?
Âhirete hiç çalıştınız mı? Cehenneme mi yakın yaşadınız, Cennete mi?
Yoksa Allah'ı göremeyecek kadar aklınız da mı körleşti? O zaman niçin yaşıyorsunuz ki? Bu abeslere nasıl katlanıyorsunuz?
Oysa Müslümanlar dünya da bile ne kadar rahat, ne kadar huzurlu!
Genç Babalara Arkadaş Tavsiyesi
1. Eşinizi rahatlatmayı ve mutlu etmeyi, evin yükünü almayı öncelikli işleriniz arasına katın.
2. En az eşiniz kadar yorulun. Çocuklarla ilgilenin. Onları gezdirin, oynatın.
3. Ev işlerinden anlamasanız bile genel temizliğe yardımcı olun.
4. İmkân dâhilinde ev işlerine yardımcı bir bayan düşünün.
5. Eşiniz ile ilgili hiçbir bilgiyi, özel durumlar hariç, en yakınlarınızla bile paylaşmayın.
6. Eşinizin beğenmediğiniz yönlerini ona bile söylemeyin.
7. Eşiniz ve aileniz için çok ama çok dua edin.
8. Onu severek ve isteyerek evlendiğinizi unutmayın. Bu sevginin devamı ve artması için şeytanın fitnelerine karşı uyanık olun.
Kadının kadınlığını kutsallaştırması ve dokunulmaz hale getirmesi, Allah’a meydan okuma anlamına gelebilecek modern bir şirk çeşididir.
Cahiliye döneminde bunu müşrik erkekler yapıyordu. Kadını köle gibi kullanıyor hatta kız çocuklarını öldürüyorlardı.
Sözüm ona erkekliğini ilah ediniyor ve kimseye söz söylettirmiyorlardı. Erkeklik üzerinden geçiniyor ve piyasayı dizayn ediyorlardı.
Bugün de kadınlık için benzeri yapılıyorsa cahiliye hortlamış ve bir yönüyle Allah’a başkaldırılmıştır.
Elimizde Kur’an ve Sünnet bulunduğu halde ve Müslüman olmakla şereflendiğimiz halde cinsiyet üzerinden bir dokunulmazlık oluşturuluyorsa bu, şeytanın damarlarımıza sindiği anlamına gelmektedir.
Erkeklerin kadınlar hakkında konuşmasına tahammül edemeyip aynı anlayışla erkekler hakkında pervasızca ahkam kesmek, zihinsel ve psikolojik bir hastalığın göstergesidir.
Cahiliyede kendi kendine kutsallar oluşturup ona tapınarak var olma mücadelesi veren anlayışla modern cehalet çağında varlığını ve cinsiyetini putlaştırarak kendini göstermek isteyenlerin aynı hastalığa müptela olduğu açıktır.
Anneliği yüceltmeyi kadını köleleştirmek, sabrı tavsiye etmeyi zulmü meşrulaştırmak ve kadına kulluk bilincini hatırlatmayı erkek egemenliği saymak da bu zihinsel çarpıklığın başka bir görünümüdür.
Bir değeri anlatmak, başka sorumlulukları inkâr etmek anlamına gelmez.