Her teknoloji bize bir kolaylık vaat ederken aynı zamanda bir şey de alıp götürür. Yazının icadı hafızayı, matbaa sözlü kültürü, otomobil yürümeyi bir miktar eksiltti. Dijital teknoloji ise kanaatimce daha derin bir şeye, insanın kendi içiyle kurduğu ilişkiye el uzatıyor. Zira dijital dünya insanı bir "dikkat ekonomisi"nin nesnesi kılıyor. Dikkatimiz artık bizim değil. Onu satın alan, ölçen, bölen ve pazarlayan devasa bir ekonomi var. Oysa dikkat, ruhun kapısıdır. Neye dikkat ediyorsak ona dönüşürüz. Sürekli bölünen bir dikkat, sürekli bölünen bir benlik demektir.
Düşünme biçimimiz de bundan nasibini alıyor. Derin okuma, bir meselenin üzerinde sabırla durma, bir fikri günlerce kalbimizde taşıyıp olgunlaştırma melekesi zayıflıyor. Bunun yerine ekrandan ekrana sıçrayan, hızlı tüketen, çabuk hükmeden, çabuk unutan bir zihin yapısı yerleşiyor. Hızın olduğu yerde derinlik yoktur; derinlik yavaşlığın çocuğudur. Ben buna "sığlaşan zihin" diyorum. Bilgiye her zamankinden fazla ulaşıyoruz ama bilgelikten her zamankinden uzağız. Çünkü bilgi biriktirilir, bilgelik ise usul usul demlenir.
Ahlaki dünya açısından baktığımızda ise şunu görüyorum: Dijital mecralar insanı bir seyirci ve bir gösteri nesnesi hâline getiriyor. Yaşamak yerine yaşadığımızı göstermek, hissetmek yerine hissettiğimizi ilan etmek öne çıkıyor. Gösteri toplumunda ahlak, kalbin derinliğinden çıkıp yüzeyin parlaklığına indirgeniyor. Eskiler "amelde ihlas" derdi; yani yaptığını görülmek için değil, doğru olduğu için yapmak. Dijital çağ ise tam tersini teşvik ediyor: görülmüyorsa yapılmamış sayılıyor. Bu, riyanın gündelik bir alışkanlığa dönüşmesi demektir.
Bir de ilişkiler boyutu var. Bağlantı çoğaldıkça bağ azalıyor. Yüzlerce kişiyle "temas" hâlindeyiz ama kimseyle hakikaten karşılaşmıyoruz. Yüz yüze karşılaşmanın bir ağırlığı, bir sorumluluğu vardır; ötekinin yüzü bize bir çağrıdır, bizi ahlaki bir cevaba davet eder. Ekran o yüzü bir görüntüye, o çağrıyı bir bildirime indirgiyor. İnsan, ötekinin yüzünden uzaklaştıkça merhametten de uzaklaşıyor. Dolayısıyla dijitalleşme yalnızca bir teknik mesele değil, doğrudan doğruya insan kalıp kalamayacağımıza dair bir mesele.
Çocuklar alfabeyi okulda öğrenirler ama anne babalarının kelimeleriyle cümle kurarlar. Ve biz maalesef çocuklarımıza sıfatların anlamını yanlış öğretiyoruz. Bakın yetişkin sözlüğünde hangi sıfat ne anlama geliyor?
Yalnızlığı seviyorsa; içe dönük.
İnsanları rahatsız etmek istemiyorsa; çekingen.
Gürültü yapmadan, kendi hâlinde yaşıyorsa; pısırık.
Yüzü kızarıyorsa; utangaç.
Az konuşuyorsa; asosyal.
Ağlıyorsa; zayıf.
Üstlerine saygı gösteriyorsa; yalaka.
Herkese karşı iyi niyet besliyorsa; saf.
Dürüstlüğü elden bırakmıyorsa; enayi.
Bu arada sadece masum duyguları olumsuz etiketlemekle kalmıyoruz. Toplumsal çürümeyi ve ahlaki erozyonu da sevimli kelimelerle süsleyip alkışlıyoruz.
Emniyet şeridini ihlal edip kul hakkına giren; gözü açık
İşini liyakatle değil de torpille halleden; iş bitirici
Menfaati için herkesin hakkını gaspeden; atılgan
Yetişkinlerin hazırladığı bu çarpık sözlüğü ezberleyen çocuklardan ve gençlerden şikayet etmeye hakkımız var mı? Bence yok.
Dikkat günümüzün büyük meselesi. Dijital platformlar dikkati öfke, sansasyon ve anlık heyecanlar üzerinden bölerek yönetiyor. Bölünmüş bir dikkat, bireyi yüzeysel tepkiler veren ve uzun vadeli düşünemeyen bir varlığa dönüştürüyor.
Dikkat ekolojisi, odağımızı ekranların manipülatif akışından çekip, somut çevremize yöneltmeyi içerir.
İki öneri.
Derin Dinle: Çevremizdeki sesleri, ritimleri ve doğal süreçleri aktif bir biçimde fark etme pratiği. Bu, sadece kulakla duyulan bir eylem değil, zihnin odak noktasını bilinçli olarak kaydırma sanatıdır. İnsanları, kuşları, rüzgarın hışırtısını, çekirgelerin ötüşünü dinleyebilmek.
Algılarını Genişlet: Dijital mecraların dar kalıplarından sıyrılarak, fiziki dünyadaki ayrıntılara (örneğin bir kuşun ötüşü, rüzgarın yönü, bitkilerin büyüme evreleri) odaklanmak, zihnin gerçeklik duygusunu yeniden kazanmasını sağlar.
Odağımızı algoritmaların belirlediği sanal gündemlerden çekip somut dünyaya verdiğimizde, algılama kapasitemiz genişler ve zihinsel bağımsızlığımız güçlenir.
Dünyaya kulak ver.
Örtülü olmayan bir kadın, sokaklardaki çıplaklığa şöyle isyan etti:
“Açıklık filan değil; düpedüz çıplaklık hüküm sürüyor.
Elde mızrak, önünde yaprakla fahişeler gibi sokaklarda geziyorlar. Buna da “özgürlük” diyorlar utanmadan.
Allah bütün erkeklerin yardımcısı olsun.”
8 yaşındaki Maria Chelysheva, ailesinin tek hayatta kalan üyesi oldu. Olay (2013), evlerindeki bodrumda uzun süre saklanan patateslerin çürümesiyle ortaya çıkan zehirli gazlardan kaynaklandı.
42 yaşındaki baba Mikhail Chelyshev, öğle yemeği için patates almak üzere bodruma indi. Kısa süre sonra bayıldı ve hayatını kaybetti. Ne olduğunu anlamak için eşi ve oğlu da aşağı indi; onlar da aynı kaderi paylaştı.
68 yaşındaki babaanne yardım çağırmak için dışarı çıktı ancak endişelenip bodruma girdi ve bir daha dışarı çıkamadı.
Soruşturmayı yürüten yetkililer, kapalı ve havalanmayan bodrumda çok uzun süre bekleyen patateslerin çürüdüğünü, bu süreçte karbondioksit ve diğer zehirli gazların biriktiğini belirledi. Aile, çürüyen patates gibi sıradan bir şeyin kapalı bir alanda ölümcül bir tehlikeye dönüşebileceğinden habersizdi.
Maria hayatta kaldı çünkü o bodruma hiç girmemişti.
Bozuk gıdalar sandığımızdan daha tehlikeli olabiliyor.
Ana akım diyetisyenlik ve fitness endüstrisi, tavuk etini (özellikle tavuk göğsünü) "temiz, sağlıklı ve yağsız protein kaynağı" olarak kutsar.
Sporculara ve kilo vermek isteyenlere her gün haşlanmış tavuk yemeleri öğütlenir, kırmızı et ise damar tıkayan kötü bir tercih olarak ++
Bugün okullarda şahit olduğumuz abartılı törenler, çocukların başarısını kutlamak için değil; dijital dünyanın narsist alkışlarına muhtaç yetişkinlerin ve evladını dünyanın yegane merkezi sanan modern körlüğün egosunu doyurmak için tasarlanmıştır. Sahne çocukların gibi görünse de, perde arkasında alkış dilenenler aslında büyümemiş ebeveynler ve öğretmenlerdir.
Dünyanın gelmiş geçmiş en büyük hükümdarının öldüğünü öğrendiklerinde “La Grande Aquite e morta!” diye bağırdılar. (Büyük kartal öldü) Batı yakasında çanlar çalınmaya başlandı, top atışları yapıldı, fener alayları düzenlendi.
Oysa Fatih, şehri fethettiğinde Bizans İmparatoru’ndan sonraki en önemli kişi Büyük Dük Lukas Notaras’ın evine giderek ona ziyarette bulundu ve “keşke direnmeseydiniz şu ölenlere ve esirlere yazık oldu” diyerek üzüntüsünü dile getirdikten sonra Notaras’ın hasta yatağında yatmakta olan eşine geçmiş olsun dileklerinde bulundu. “Kaybettiklerinizden daha fazlasını kazanabilirsiniz” diyerek de onların gönlünü almaya çalıştı.
Dini lider Skolaris’i patrik ilan ederek daha o yüzyılda din ve vicdan hürriyetinin en güzel örneğini sergiledi. Savaş sırasında ölen Bizans İmparatoru’nun da “ imparatorlara imparator gibi gömülmek yakışır” diyerek uygun bir şekilde defnedilmesini sağladı.
Tüm bunlara rağmen 74 imparator tarafından savunulan, dünyanın ilk Hristiyan şehri muhteşem Konstantinopolis’in Müslüman bir hükümdar tarafından fethedilmesi ruhlarında derin yaralar açtı.
Batı o günden beri bu büyük korkuyu ve nefreti üzerinden atamadı.
İngiliz yazar Andrew Wheatcroft, "Kapıdaki Düşman” adlı kitabında “1071 Malazgirt savaşıyla Türkler Anadolu'ya girdi ancak asıl İstanbul'un fethi Avrupalıların gözünü fena korkuttu” der.
Papaz Martin Luther, Türkler için “Tanrı'nın gönderdiği cezadır.” “Türkler, Tanrı'nın öfkeli kırbacı, yakıp yıkan şeytanın uşağıdır” demiştir. Voltaire ise Rus Çariçesi II. Katerina'ya yazdığı bir mektupta; “Türk dilini ve onu konuşanları Avrupa'dan sürmek gerek. İnsanlığın iki büyük baş belası var: Birincisi veba, ikincisi Türkler.” diyordu.
Victor Hugo, “Bu katil imparatorluktan, Osmanlı'dan yakamızı kurtaralım.” Engels ise: Türklerin ortadan kaldırılmaları gerekir” demişti. Leibniz, Goethe gibi birçok aydın, sanatçı, siyasetçi yüzyıllardır bu korkuyu ve nefreti içlerinde yaşadı/yaşıyor.
O yüzdendir ki Mehmed, onların nazarında ikinci Lusifer, tiran, cehennemin çocuğu, yedi kafalı kırmızı ejderha vs. olarak anıldı. Bugün dahi öfkelerinde hiç azalma olmamıştır.
İki imparatorluk, dört krallık ve on bir prensliğe son veren bu genç hükümdar devletini bir dünya imparatorluğu yapmak istiyordu. İstanbul merkezli bir dünya imparatorluğu. Ne ulvi ne muhteşem bir ülkü bu.
Trabzonlu Georgios, Fatih’i şöyle tarif ediyordu. “İkinci Mehmed, Kirus’tan da Büyük İskender’den de Sezar’dan da büyüktür. Hatta tek cümle ile söylenecek olursa; o, gelmiş geçmiş bütün hükümdarlardan üstündür.” Öyle ki ”Doğu da Batı da Allah’ındır” diyen bu cihan hükümdarı Sultan-i İklim-i Rum, Kayser ve Basileus gibi unvanlarla anıldı.
Diğer taraftan da bilime, tarihe ve felsefeye özel ilgi gösterdi. Molla Hüsrev, Molla Gürani ve Akşemseddin gibi hocaların ellerinde yetişen Fatih’in, Türkçeden başka Arapça, Farsça, Latince ve Yunanca kitaplardan oluşan özel bir kütüphanesi vardı. İlmi tartışmalara giren, soru soran, üreten, okuyan, araştıran bu büyük sultan aynı zamanda tarihin en derin filozof padişahlarından biriydi.
Peki, neden Fatih’e ilgisiz kalıyoruz? Neden bu büyük fetih için tüm okullarda “Fetih Haftası” düzenlenmiyor? Neden Fatih'e İstanbul'u fethettiren tedrisatın mahiyetini sorgulamıyoruz? “Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın” dediğimiz gençlere neden onun bir dünya imparatorluğu kurma ülküsünü aşılamıyoruz? Neden, neden, neden…?
insanın içine yerleşmiş en sinsi putlardan biri olan “kontrol” ibrahim'in kırdığı putlardan biriydi, biz olayı hangi ara kavurma şenliklerine çevirdik sahi?
sahi biz hangi ara ibrahim’in elindeki bıçağın eti kesmeye çalıştığını falan zannettik?
ibrahimin kırdığı putlar mutfak tezgahlarında eşit paylara bölünüyor artık. kuşbaşı doğranmış vicdanları çiğneyerek kibrimizi semirtiyoruz o sofralarda.
ismail olmaya talip bir boyun bulamazsın artık çarşılarda.
herkes bıçağın kabzasını sıkı tutan bir muhasebeci kurnazlığında.
naylon poşetlere tıkıştırdığımız şey et değil yani arkadaşlar, havasızlıktan boğulmuş iğreti teslimiyet o.
şişkin karınlarımızı sıvazlayıp yoksulun kapısına iliştirdiğimiz üç beş gram et ile cennetin anahtarını cebimize indirdiğimize inandık. pazarlık masasında allah’ı atlatabileceğini vehmeden bir tüccar aymazlığı bu. bıçağı hayvanın gırtlağına dayarken, asıl boğazlanması icap eden bencilliğimizi de pamuklara sardık.
ibrahim’in ateşine odun taşıyan karıncanın safına geçmeye bile mecali kalmayanlar, mangal ateşi etrafında toplanıp sahte bir hidayet türküsü tutturuyor.
eli bıçak tutan herkes yakasını ibrahim’in heybetine iliştirme telaşında ama ortada ne nemrut’a kafa tutacak bir inat var ne de ateşi gül bahçesi kılacak bir iman.
ey iman edenler iman edin!
ezgi akgül
25 mayıs 2026 / ankara
Denmiştir ki:
"Bir kadın edepten daha güzel elbise giyinmemiştir. Bir erkek de edepten daha güzel bir servet edinmemiştir."
📷 Küçük Ayasofya Camii Şerifi Haziresi'nden.
#MedeniyetimizinSessizTanıkları#OttomanTombStones
Yüksek tansiyon ilerleyen yaşta kaçınılmaz son gibi kabul edilir oysa öyle değil.
Sadece alışkanlıklarını düzelt.
Kan basıncınızı doğal yollardan düşürmek için 10 yol:🧵
1. Kan damarlarını genişleten ve kan basıncını düşüren doğal molekül Nitrik Oksit.
Yaşla birlikte düşen Nitrik Oksit, yüksek tansiyonun kimsenin konuşmadığı önemli bir nedenidir.
Düşen Nitrik Oksit şu anlama geliyor:
• Sert damarlar
• Zayıf dolaşım
• Yüksek basınç
Onu doğal yoldan artırmak için Nitrat açısından zengin gıdalar tüketin.
En iyi kaynaklar şunlardır:
- Pancar
- Marul
- Roka (çiğ)
- Ispanak (çiğ veya hafif pişmiş)
- Pazı
- Nar
Her gün 1-2 porsiyon.
Önemli:
• Çiğ tüketin. Pişirme nitrat miktarını azaltabilir.
• Nitratın dönüşümü için ağızdaki iyi bakteriler önemli; antibakteriyel ağız çalkalama sularından kaçının.
• Böbrek sorunu olanlar (oksalat içeriği nedeniyle) doktora danışmalı. Devamı⬇️