Otuz yılı aşkın süredir kedileri muayene ediyor, hastalıklarını tedavi ediyor, doğumlarına, iyileşmelerine ve ne yazık ki bazen vedalarına tanıklık ediyorum. Ancak bütün bu yıllar boyunca yalnızca kedileri gözlemlemedim. Onlarla birlikte yaşayan insanları da tanıdım.
Kaygıyla muayene masasının başında bekleyenleri, kedisinin en küçük davranış değişikliğini fark edenleri, gecenin bir yarısı “Hocam, bugün su kabına gitmedi” diye arayanları gördüm. Tedavi masraflarını karşılayabilmek için kendi ihtiyaçlarından vazgeçenleri, sokakta bulduğu bir kediyi kurtarmak için şehir değiştirenleri, yıllardır baktığı kedisini kaybettiğinde bir aile ferdini yitirmiş gibi yas tutanları tanıdım.
Bu insanlar için kullanılan yaygın bir tanım var: “Kedici”
Peki kimdir kediciler
Yalnızca evinde kedi besleyen kişi midir? Sosyal medyada sürekli kedi fotoğrafı paylaşan, çantasında mama taşıyan ya da sokakta gördüğü her kedinin başını okşayan insan mıdır?
Bence bunların hiçbiri tek başına yeterli değildir.
Kedici, yalnızca kedisi olan kişi değildir. Kedilerin dünyasını anlamaya çalışan insandır.
Çünkü kedilerle yaşamak, başka hiçbir hayvanla kurulan ilişkiye tam olarak benzemez. Kediler size itaat etmek için yaşamaz. Çağırdığınızda gelmek, istediğiniz zaman sevilmek ya da sizin belirlediğiniz kurallara koşulsuz biçimde uymak zorunda hissetmez. Onun sevgisi emredilerek alınamaz. Güveni satın alınamaz. Yakınlığı zorlanamaz.
Kedilerin dünyasına girmek istiyorsanız önce beklemeyi öğrenmeniz gerekir.
Onun ne zaman yaklaşacağına, ne kadar yakınlaşacağına ve ne zaman uzaklaşacağına saygı göstermelisiniz. Kediyle kurulan gerçek ilişki, bir sahiplikten çok karşılıklı kabule, anlayışa ve saygıya dayanır. Belki de kedicileri diğerlerinden ayıran en önemli özellik budur:
Sevgiyi sahiplenmekle ve kontrol etmekle karıştırmamaları.
İngilizce bilimsel literatürde “cat people” olarak tanımlanan insanlar üzerine yapılmış çeşitli araştırmalar bulunuyor. Samuel Gosling ve arkadaşlarının 4.565 kişiyle gerçekleştirdiği çalışmada, kendisini “kedi insanı” olarak tanımlayanların köpek insanlarına kıyasla yeni fikirlere ve farklı deneyimlere daha açık, daha bağımsız; fakat ortalamada daha içe dönük bir profil gösterdiği bildiriliyor.
Bu sonuçları değişmez kişilik kuralları gibi yorumlamak doğru olmaz. Her kedici içe dönük olmadığı gibi, her köpek insanı da dışa dönük değildir. İnsan karakterini tek bir hayvan tercihiyle açıklamaya çalışmak bilimsellikten çok magazin üretir. Ancak araştırmanın işaret ettiği önemli bir gerçek var: İnsanların yakınlık kurdukları hayvanlarla kendi yaşam biçimleri arasında çoğu zaman bir uyum bulunuyor.
Köpekler, insanlarla daha açık ve görünür bir sosyal ilişki kurar. Kediler ise daha incelikli, daha sessiz ve daha fazla gözlem gerektiren bir iletişim biçimine sahiptir. Kediyi anlayabilmek için sabırlı olmak gerekir.
Kuyruğunun küçük bir hareketini, göz bebeklerindeki değişimi, bıyıklarının yönünü, sırt kaslarındaki gerilimi, su içme alışkanlığındaki azalmayı ya da yalnızca birkaç saat önce seçtiği uyuma yerinin değişmesini fark etmek gerekir.
Kediciler zamanla bu dili öğrenir.
Ben yıllardır hasta yakınlarına aynı şeyi söylüyorum: Kediler çoğu zaman hastalıklarını bağırarak anlatmazlar. Onlar hastalıklarını saklamaya eğilimlidir. Bu nedenle erken tanının ilk adımı her zaman laboratuvar cihazı değildir. Bazen ilk ve en değerli erken uyarı sistemi, kedisini gerçekten gözlemleyen insandır.
“Kedim bugün biraz farklı” cümlesi, deneyimli bir veteriner hekimin asla küçümsememesi gereken bir cümledir. Çünkü gerçek bir kedici, kedisinin normalini bilir.
Bilim, insanın kişiliğinin kedinin yaşamını doğrudan etkileyebildiğini de gösteriyor. Lauren Finka ve arkadaşlarının araştırması, sahibin kişilik özellikleri ile kedinin bakım biçimi, davranışları, kilo durumu ve genel refahı arasında ilişkiler bulunduğunu ortaya koydu. Başka bir ifadeyle insan yalnızca kedisini seçmiyor; kendi karakterini, kaygılarını, alışkanlıklarını ve ilişki kurma biçimini de kedinin hayatına taşıyor.
Bu nokta son derece önemli.
Çünkü kedisini çok sevmek, ona her zaman doğru baktığımız anlamına gelmez.
Aşırı korumacılık, kedinin çevresini gereksiz biçimde kısıtlayabilir. Sürekli temas kurma isteği, kedinin kişisel alanını ihlal edebilir. Sevgiyi devamlı mama ve ödülle göstermek obeziteye yol açabilir. Kediyi küçük bir insan gibi giydirmek, taşımak ve davranmaya zorlamak ise onun gerçek ihtiyaçlarını görünmez hale getirebilir.
Kediyi aileden saymak çok değerlidir; fakat onu insanlaştırmak, kediliğini elinden almak anlamına gelebilir.
Kedi bizim çocuğumuz, arkadaşımız ve aile ferdimiz olabilir. Ancak her şeyden önce kedidir. Kendine özgü fizyolojisi, davranışları, avlanma dürtüsü, çevresel ihtiyaçları ve sınırları vardır. Onu gerçekten seviyorsak, bizden beklediğimiz gibi davranmasını değil, kendi doğasına uygun yaşayabilmesini sağlamalıyız.
Uzun yıllar boyunca kedilerin insana yalnızca mama ve güvenli bir barınak için yaklaştığı ileri sürüldü. Onların mesafeli, çıkarcı ve insanla gerçek bir bağ kuramayan hayvanlar olduğu söylendi. Bugün bilimsel araştırmalar bu eski ve kolaycı yargıyı önemli ölçüde çürütüyor.
Oregon State University’de yapılan bir araştırmada kedilerin insanlarla belirgin güvenli ve güvensiz bağlanma örüntüleri geliştirebildiği gösterildi. Yavru kedilerin yaklaşık yüzde 64’ü bakıcılarıyla güvenli bağlanma davranışı sergiledi; yetişkin kedilerde de benzer sonuçlar görüldü.
Bu bulgular, biz kedicilerin yıllardır bildiği bir gerçeği bilimsel olarak doğruluyor: Kediler de bağlanır. Özler. Güvenir. Ayrılıktan etkilenir. İnsanlarını birbirinden ayırt eder ve onlarla kendilerine özgü ilişkiler kurarlar.
Fakat bunu köpekler gibi göstermedikleri için uzun süre yanlış anlaşıldılar.
Kedinin sevgisi çoğu zaman görünür değildir. Aynı odada sizinle birlikte uyuması, sırtını dönerek yanınıza uzanması, yavaşça gözlerini kapatması, ev içinde sizi sessizce izlemesi ya da hasta olduğunuzda yakınınızdan ayrılmaması onun ilişki dilinin parçalarıdır. Kediciler, sevginin yalnızca kucağa gelmekten ve sürekli temas kurmaktan ibaret olmadığını bilir.
Bugün bu ilişkinin çok büyük bir ekonomik karşılığı da bulunuyor. Avrupa’da yaşayan evcil kedilerin sayısı 111 milyona ulaşmış durumda ve artık kıtadaki köpek sayısından daha fazla kedi bulunuyor. Yaklaşık 140 milyon Avrupa hanesi en az bir evcil hayvanla yaşıyor. Avrupa pet maması ekonomisinin yıllık büyüklüğü ise 29,4 milyar avro düzeyinde.
Türkiye’de de kedi mamaları, veteriner sağlık hizmetleri, kum, bakım ürünleri, takviyeler, oyuncaklar, taşıma ekipmanları ve teknolojik ürünlerden oluşan giderek büyüyen bir ekonomi var. Özellikle internet satışı, işlevsel beslenme ürünleri ve kedilere özel geliştirilen sağlık çözümleri hızla artıyor.
Bunlar önemli gelişmeler. Ancak ekonomik büyüklük ile hayvan refahını birbirine karıştırmamak gerekir.
Kedi ekonomisinin büyümesi, kedilerin mutlaka daha iyi yaşadığı anlamına gelmez.
Bir insan kedisine çok para harcayabilir ama onu hiç anlamayabilir. En pahalı mamayı alabilir fakat kedisinin yeterince su içmediğini fark etmeyebilir. Evini teknolojik cihazlarla doldurabilir ama kedinin kronik stres altında yaşadığını göremeyebilir. Onlarca oyuncak satın alabilir fakat onunla günde on dakika bile gerçekten oyun oynamayabilir.
Sektörün de kendisine dürüstçe sorması gereken soru şudur: Ürettiğimiz her ürün gerçekten kedilerin ihtiyaçlarına cevap veriyor mu, yoksa insanın suçluluk duygusunu ve tüketme arzusunu mu besliyor?
Kedinin fotoğrafta güzel görünmesi ile iyi yaşaması aynı şey değildir. Sosyal medyada sevimli görünmesiyle sağlıklı olması da aynı şey değildir. Gerçek kedi refahı; doğru beslenme, düzenli veteriner hekim kontrolü, temiz suya erişim, güvenli yaşam alanı, çevresel zenginleştirme, oyun, dinlenme, saklanma imkanı ve kedinin bireysel sınırlarına saygı gösterilmesiyle mümkündür.
Kedici olmak bir tüketim kimliği değil, bir sorumluluk biçimidir.
Üstelik bu sorumluluk evimizin kapısında sona ermez. Sokakta yaşayan kedileri beslemek değerlidir; ancak yalnızca önlerine mama koymak yeterli değildir. Kontrolsüz ve düzensiz besleme, kısırlaştırma ve koruyucu sağlık çalışmalarıyla desteklenmediğinde yeni sorunlar doğurabilir. Gerçek kedicilik; beslemeyi, tedaviyi, kısırlaştırmayı, çevre sağlığını ve toplumsal sorumluluğu birlikte düşünmeyi gerektirir.
Ben, otuz yılı aşkın veteriner hekimlik hayatım boyunca şunu çok açık gördüm: Kediyle yaşayan insan zamanla değişir.
Daha dikkatli bakmayı öğrenir. Sessizliği dinlemeyi öğrenir. Her yakınlığın fiziksel temas gerektirmediğini, sevginin bazen yalnızca aynı odada huzurla bulunabilmek olduğunu anlar. Bir canlının güvenini kazanmanın, ona hükmetmekten çok daha değerli olduğunu fark eder.
Sabretmeyi öğrenir.
Kaybetmeyi de…
Çünkü bir kediyle kurulan gerçek bağ, insanı yalnızca mutlu etmez. Ona sorumluluğu, şefkati ve vedayı da öğretir. Bir kedinin ömrü insan hayatına göre çok kısadır; fakat o kısa zaman içinde insanın karakterinde bıraktığı iz çoğu zaman ömür boyu kalır.
İşte tam da bu nedenle bana göre kedici doğulmaz.
Kedici olunur.
Bir kedinin güvenini kazandıkça, onun sessiz dilini öğrendikçe, sevgisini sahiplik sanmaktan vazgeçtikçe olunur. Kediyle aynı evi değil, aynı hayatı paylaşmaya başladığınız gün dönüşüm de başlar.
Bazen insanlar kedisini değiştirdiğini düşünür.
Oysa çoğu zaman değişen kendisidir.
Dr. Tarkan Özçetin
Veteriner Hekim
Kaynaklar
Gosling, S. D., Sandy, C. J. ve Potter, J. (2010). Personalities of Self-Identified “Dog People” and “Cat People”. Anthrozoös, 23(3), 213–222.
Finka, L. R., Ward, J., Farnworth, M. J. ve Mills, D. S. (2019). Owner Personality and the Wellbeing of Their Cats Share Parallels with the Parent–Child Relationship. PLOS ONE, 14(2), e0211862.
Vitale, K. R., Behnke, A. C. ve Udell, M. A. R. (2019). Attachment Bonds Between Domestic Cats and Humans. Current Biology, 29(18), R864–R865.
Bouma, E. M. C. ve diğerleri (2022). Family Member, Best Friend, Child or “Just” a Pet: Owners’ Relationship Perceptions and Consequences for Their Cats. International Journal of Environmental Research and Public Health, 19(1), 193.
FEDIAF (2026). European Pet Population and Market Data 2024.
https://t.co/D7ZIygTYi3
Şeytana, kara büyücülere karşı resmi görüşmelerle sonuç alabiliyor olmak müthiş bir şey. Valilikle görüşerek şeytanı durdurabildiğiniz bir ülke burası. Vali kararı karşısında çaresiz kalan şeytanın idare mahkemesine gitmekten başka şansı yok. Her şeye rağmen hukuka inanıyor.
Bir yarışma programındasınız.
Karşınızda 3 kapı var.
Birinde araba, diğer 2'sinde ise keçi var.
Bir kapı seçiyorsunuz.
Sunucu, başka bir kapıyı açarak içinde keçi olduğunu gösteriyor.
Kapıyı değiştirmeli misiniz?
Orhan Bey'in siteminde dile getirdiği o acıyı, hepimiz hissediyoruz. Bu topraklarda yetişmiş, paha biçilmez değerdeki hekimlerin bavullarını toplayıp gitmesi, ortak bir yaramız.
Tespit doğru, acı gerçek.
Ancak bir hekimin yaptığı gibi, doğru bir teşhis koymak zorundayız:
Sorun, kanayan yaradan akan kanda değil, yarayı açan bıçaktadır.
Ve önerilen "tazminat senedi" çözümü, yarayı tedavi etmek yerine, kanamayı durdurmak için hastanın kolunu kesmeyi önermek kadar absürt.
Bu öneri, basit bir hatadan öte, tehlikeli bir zihniyetin yansımasıdır.
Bu, bir toplumu ayakta tutan en temel sözleşmelerden birini, yani "sosyal sözleşmeyi" dinamitleme girişimidir.
Devlet, vatandaşının vergileriyle bir uzman yetiştirir; bu, devletin topluma yaptığı bir yatırımdır.
O uzman da yıllarca süren asistanlık ve mecburi hizmet dönemlerinde(hatta intörnlük döneminde), çoğu zaman hak ettiğinin çok altında bir ücretle, en zor koşullarda hizmet vererek bu yatırımın karşılığını katbekat öder.
Örneğin, Türkiye'de ortalama hekim maaşı yıllık yaklaşık 1.116.462 TL (yaklaşık 33.000 USD) civarındayken, ABD'de bu rakam 363.000 USD'ye ulaşıyor – bu fark, hekimlerin yıllarca düşük ücretle çalışarak borcunu ödediğini gösteriyor.
Kaynaklar:
1- https://t.co/D9M9rRULgk
2- https://t.co/DVWLm4L4xw
Ve buraya dikkat:
Aslında o uzman da bu ülkenin Orhan bey kadar bir vatandaşıdır.
Sistemin paydaşları, hekimine "can güvenliği, insanca çalışma koşulları ve emeğinin karşılığını" vaat eder.
Peki, her gün haberlere düşen şiddet vakalarıyla – Ülkemizde hekimlerin yüzde 84'ü ise en az bir kere sözlü veya fiziksel şiddete maruz kalmaktadır.
Kaynak: https://t.co/lA7JKSJiNI –, ayda 10 nöbetle geçen tükenmiş hayatlarla ve enflasyon karşısında eriyen maaşlarla sistem bu sözünü tutmayınca ne olacak? Sadece son 11 yılda 560 şiddet olayı yaşanmış, 647 hekim fiziksel saldırıya uğramış.
Kaynak: https://t.co/jILdAoMuRX
Sözleşmeyi ilk bozan taraf, bavulunu toplayan hekim midir, yoksa onu gitmeye mecbur bırakan sistemin kendisi mi? "Tazminat senedi" fikrinin altında yatan felsefe, 21. yüzyılda kabul edilemeyecek bir felsefedir:
Hekimler, devletin-toplumun-sistemin malıdır.
Bu, nitelikli insanı bir birey, bir profesyonel olarak değil, bedeli ödenmiş ve artık "sahip olunan" bir meta olarak görmektir.
Bu, feodal bir zihniyettir.
Modern, özgür bir toplum, yetenekli insanlarını ülkeye "kazanarak" elinde tutar, onların ayaklarına "modern zaman prangaları" olan senetleri bağlayarak değil. Peki, bu çağdışı, üzerinde hiç düşünülmeden yazıldığı belli olan öneriyi bir anlığına hayata geçirdiğimizi düşünelim.
Karşılaşacağımız felaket tablosu nettir:
Önce, ülkenin en zeki, en pırıl pırıl gençleri tıp fakültelerinin kapısından bile girmez.
Kim, daha 18 yaşında geleceğini ipotek altına alan bir "esaret belgesi" imzalamak ister ki?
Tıp fakülteleri, başka seçeneği olmayanların sığındığı bir limana dönüşürken, ülkenin sağlık geleceği dinamitlenmiş olur.
Sonra, içeride zorla tuttuğumuz hekimler...
Ruhları çoktan gitmiş, sadece bedenleri burada olan, mutsuz, umutsuz ve tükenmiş bir profesyoneller ordusu yaratırız.
Her gün "keşke" diye iç geçiren bir cerrahın elindeki neşterden, bir dahiliye uzmanının teşhisinden ne beklenebilir?
Bu, sadece verimsizlik değil, aynı zamanda hasta güvenliği için de korkunç bir tehdittir.
Ve en trajikomik sonuç:
Bu yasanın lafının edilmesi bile, beyin göçünü durdurmak yerine bir tsunamiye dönüştürür.
"Prangalar takılmadan kaçalım" paniğiyle, şu an tereddütte olan binlerce hekimin gidişini hızlandırır.
Zaten araştırmalar gösteriyor ki, hekimlerin %70'i kötü çalışma koşullarını göç nedeni olarak belirtiyor, ve ekonomik enflasyon, şiddet gibi faktörler beyin göçünü tetikliyor.
Kaynak:
1-https://t.co/Bs2st14g3t
2-https://t.co/BjzZsviDbF
Yani, kanayan yarayı durduracağız derken, şah damarını kesmiş oluruz. Asıl çözüm bellidir Orhan bey ve aslında hiç de karmaşık değildir.
İnsanları zincirle bağlamaya çalışmak yerine, onların gitmeyi düşünmeyecekleri bir yuva sunmaktır.
Güvenlik mi istiyorlar? Sağlayın.
İnsanca çalışma saatleri mi? Düzenleyin.
Emeklerinin karşılığı olan adil bir gelir mi? Verin.
Mesleki saygınlık ve liyakat mi? Tesis edin. Bakın, hiçbir hekim "Ben Amerikan zenginine hizmet etme hayaliyle" bu mesleğe başlamıyor.
Ama "kendi vatanımda parya muamelesi görmek istemiyorum" dediği için bu acı kararı alıyor.
Örneğin, 402 hekimle yapılan bir çalışmada, göç eğiliminin temel nedenleri arasında şiddet ve düşük ücretler öne çıkıyor.
Kaynak: https://t.co/pCng2DYXXq
O zaman görevimiz, gidenin arkasından "hain" diye bağırmak veya kalanların ayağına pranga hazırlamak değil, bu ülkeyi, evlatlarının gitmeyi aklından bile geçirmediği, çalışırken kendi kendini rahat, mutlu ve huzurlu hissettiği bir yer haline getirmektir.
Bilimin ışığında sağlıklı bir gelecek ve demokratik bir Türkiye için hayatını adayan değerli hocamız Prof. Dr. Türkan Saylan’ı aramızdan ayrılışının 16’ncı yılında sevgi, saygı ve özlemle anıyoruz.
Karanlığa karşı bilimin, baskılara karşı özgürlüğün sesi olan, kız çocuklarının güvenli ve iyi eğitim alması için mücadele eden Saylan’ı, uğradığı tüm haksızlıklara rağmen yılmadan sürdürdüğü mücadelesiyle hatırlıyoruz.
Eğitim Araştırma Hastanelerinde eğitim faaliyetlerini haftada 1 saatle sınırlayan bu kararınız uzmanlık eğitiminin sürdürülmesini imkansız hale getirecektir. @ismgovtr@saglikbakanligi
Sevgili meslektaşım, sana İsveç’te çalıştığım klinikteki cerrahların çalışma düzeninden bahsedeyim, sen de aslında buraya yazdıklarının sistemsizlik yüzünden oluşan kaos sebebiyle hekimlerin emeklerinin sömürülmesinden ibaret olduğunu, aslında başka bir düzenin mümkün olduğunu bir nebze anlamış ol.
Mesai 7.30 da sabah toplantısı ile başlar. Elektif ameliyat edilecek hastaların zaten programı bellidir, kim ne zaman saat kaçta hangi odada ameliyat edilecek vs önceden planlanmıştır. Onlar o düzen içerisinde ameliyathaneye alınır hazırlıkları yapılır.
Servise bakacak ekip ile ameliyat yapacak ekip ayrıdır. Sabah toplantısından sonra ekipler sorumluluk alanına dağılır. Servise bakacak ekip koştur koştur ameliyathaneye yetişme çabasında olmadığı için hastaların sorularının doğru düzgün cevaplanmadığı üstün körü bir vizit yerine bütün hastalarla uzun uzun ilgilenilen bir vizit yapılmış olur çünkü buna vakit vardır. Ameliyat ekibi de böylece sadece o günün ameliyatlarına odaklandığı için daha huzurlu çalışır.
Akşam mesai 16.30 da biter. Çıkarken sistemden çıkış yaparsın böylece o gün 16.50 de çıktıysan o 20 dakikanın ekstra ödemesini alırsın, kimse “cerrahsın kardeşim olacak o kadar” demez.
7.30-16.30 arasında öğle arası hariç günde 8.5 saat çalışmış olursun yani dahili branşlardan günde yarım saat fazla. Pazartesiden perşembeye bu şekilde her gün yarım saat fazla çalıştığın için cuma günü mesai 14.00 de biter, bu şekilde haftada 40 saat tamamlanmış olur. Sen cerrahi branşsın bedavadan erken gelip geç çıkacaksın, bunu bilerek gelseydin, beğenmiyorsan dahili branşa git denmez.
Biz uzun bir süre bu sömürü düzeni içinde çalıştık çünkü büyüklerimizden öyle gördük. Şimdi yeni gelen neslin bir nebze olsun bu sömürü düzenini sorgulamaya çalışmasını “tembel” yaftası yapıştırıp kesip atmadan önce bir kulak vermeni tavsiye ederim. Emeğin sömürülmediği, hakkının verildiği, huzurla çalışılabilen bir düzen mümkün.
Daha önce de yazmıştım: Burada acayip olan şey Cahit Arf’ın bu konularla ilgilenmesi değil, bu sunumu Erzurum’da bir halk konferansında ve halka yönelik yapmış olması. Cumhuriyet biraz da buydu.
9. Eğer gazetecilere bu gezi hakkında bilgi verilecekse gezi dönüşü bir basın toplantısı yapılır, ne anlatılacaksa gazetecilere anlatılır, onlara gereken bilgi verilirdi. Olması gereken buydu!
Kedim google’da arama yapabilseydi muhtemel arama gecmisi;;
-gece 1 ve 3 arasi yapilabilecek 101 sey
-ev yapimi biskuvi tarifleri
-kudurukluk adhd belirtisi mi
-fazla kedi nanesi anksiyete yapar mi
-turkiyede recetesiz kedi nanesi alabilir miyim
-cok fazla ekmek olmak ilerde fitik riski yapar mi
-kirmizi noktayi daha once yakalayabilen oldu mu
-insanim neden bana yavasca goz kirpiyo
-kac hayatim kaldigini e-devletten ogrenebilir miyim
8 Mart'ta sen de bir umut ışığı ol!
Sağlık Hakkı Derneği olarak, katkılarınız ile 6 Şubat tarihli deprem felaketine yönelik yürüttüğümüz çalışmaların bazılarından bahsetmek istiyoruz.
Hatay ve Adıyaman illerinde gönüllü hekim, hemşire ve psikologlarımız ile sağlık taraması ve psikososyal destek çalışmaları yürüttük, sağlık ve hijyen ürünlerinin temini ve dağıtımına yönelik projeler geliştirdik.
Hatay’da “8 Mart Dayanışması” isimli projemiz kapsamında çadır kentlerde, konteyner kentlerde ve kırsal bölgelerde 3000’den fazla kadına ve çocuğa ulaştık. 1000 hijyen çantası kadınlara ulaştırılırken; uzman psikologlarımız tarafından psikososyal destek çalışmaları ve grup etkinlikleri gerçekleştirildi. Ayrıca kadın hastalıkları ve doğum uzmanı ve diğer hekimlerimiz eşliğinde, kadın sağlığı bilgilendirme çalışmaları ve sağlık taramaları yaptık. Daha sonra Adıyaman'da da benzer bir çalışma yürüttük. Dağıtılan hijyen çantalarını bir kadının, bir aylık ihtiyacını karşılayacak miktarlarda hazırladık ve içerisine hijyenik ped, dezenfektan, sabun, iç çamaşırı, tırnak makası, ıslak mendil, diş fırçası ve diş macunu, nemlendirici krem ve dayanışma kartları koyduk.
Bugüne kadar Hatay ve Adıyaman’a doğrudan 1750 kişisel hijyen çantası ve 500 çocuk destek paketi dağıttık. Kahramanmaraş, Malatya ve diğer afet illerine ise, paydaşlarımız aracılığıyla 2500 paket hijyenik ped ulaştırdık.
Hatay bölgesinde Kadından Kadına Şifa projemiz kapsamında 20 kadın sağlığı elçisi yetiştirdik ve kadınlara yönelik konteynerkentlerde ve kırsal bölgelerde kadın çemberleri kurarak kadın sağlığı ve halk sağlığı temelinde bilgilendirme faaliyetleri yürütüyoruz.
Bu yıl 8 Mart'ta da Hatay'da kadın çemberi kurduğumuz 400 kadına hijyen çantaları ulaştırmak istiyoruz.
Fonzip:
https://t.co/RQtDBjZmyT
E-Kart:
https://t.co/ZmqOCd7aEq
Detaylar:
https://t.co/edo8B832rb
Erzurum Atatürk Üniversitesi Araştırma Hastanesi'nde, Sağlık Bakanlığı'nın 10 dk bir MHRS'sı ve ayaktan hasta yazılımı ile 5 dk bir muayene sisteminin üzerine, "HASTA BAKMA REKORU" kırmak istercesine 5 dk bir MHRS ve ayaktan başvuru yapan her hastanın kabul edilmesi yönünde alınan karar ile 3.5 dk' da bir hasta muayenesi yapılmasına karar verilmiş. Bu kararın Sağlık Bakanlığı tarafından yazı ile bildirildiği (ki ortada mevcut bir yazı yok) söylense de,
** Üniversite Hastaneleri Sağlık Bakanlığı'na değil,YÖK'e bağlıdır.
**3.5 dk'da bir hasta muayenesi bilimsel olarak mümkün değildir.
**Asistan hekimlerin eğitim alması için geldikleri kurumda 3.5 dk' da hasta muayenesi yapmaları sadece reçete
yazmalarına indirgenmektedir.
Atatürk Üniversitesi Rektörlük seçimlerinin yaklaştığı(!) bu dönemde, asistan hekimlere yapılan MOBBİNG'i kınıyoruz. Yüksek Öğretim Kurulu'nu, asistan hekimlerin eğitim sürecine uygun yönetmeliklerini uygulaması için göreve davet ediyoruz.
@YuksekogretimK@erolozvar@ataunihastane
112'leri en iyi komuta hekimleri bilir,tüm ilin dinamiklerine hakimdir.
Bakın neler demiş..
Madem bu yıl kemer sıkma yılı herkes üstüne düşeni yapmalı,ambulans ve acil sağlık hizmetleri genel vergiler yerine bireysel olarak da ücretlendirilmeli artık @memetsimsek bunu bir düşün..