Yahya Kemal Beyatlı’nın; “Bir bitmeyecek şevk verirken beste, bir tel kopar ahenk ebediyyen kesilir…” dizesi ne derin bir mana içeriyor. İnsan rutinlerinin hep devam edeceğini, verilenin kıymetini bilmese de orada kalacağını, günlerin hep aynı döneceğini sanıyor oysa bir tel kopsa, sadece bir nimet alınsa, bir sabah aynı uyanmasa insanın dünyası alt üst oluyor. Bunu farkeden, vakitlice şükreden, varken kıymet bilen insan yaşamda vakur ve hürmetle yürür.
kabullenmek bi cok savası bitiremese bile en azından ateskes getirdigi kesin. o yol oyle yokustur. o kapı hep kapalıdır. o sorunun cevabı yoktur. o dugum oyle kordur. o yara kabuk baglamaz. oyleyse oyle kalsın. onumuzde koca bi hayat seyri var. carkımızın takılı kalma luksu yok
Devletin üstündeki yapılar Haluk Levent'i neden şimdiye kadar korudu, neden suçlarını gizledi? Sedat Peker'i neden korudularsa öyle. Türkiye el değiştirirken sizi uyuşturacak sahte kahramanlara ihtiyacınız vardı. Çünkü kahramanlar, doğru ya da yanlış olmalarından bağımsız olarak, insanların umutlarını ve öfkelerini belirli noktalara yönlendiren figürlerdir.
Garip bir zamandayız. İnsanlar hissettiklerini söylemek yerine hissettirmemeyi marifet sanıyor. Birini merak ediyorsan yazmıyorsun, seviyorsan belli etmiyorsun, özlüyorsan içine atıyorsun. Çünkü ilk adımı atan kaybeder diye bir algı oluşmuş. Herkes güçlü görünmeye çalışırken, aslında en çok samimiyet kayboluyor. İlişkiler yarışa döndü; kim daha az konuşacak, kim daha geç cevap verecek, kim daha umursamaz duracak… Oysa gerçek değer, rol yapmakta değil, olduğu gibi davranabilmektedir. İnsan, değer verdiği kişiye sıcak davranmaktan çekinmemeli. Samimiyet hiçbir zaman zayıflık olmadı; sadece yanlış insanlara denk geldiğinde öyle hissettirildi. Bu yüzden artık insanlar birbirini değil, birbirine karşı oynadığı oyunu tanıyor. Sonra da herkes neden yalnız kaldığını merak ediyor. Çünkü maskeler çoğaldıkça, gerçek insanlar birbirini bulmakta zorlanıyor.
Bir psikolog paylaşımı;
Kaygı ve depresyonla mücadele eden insanların pek bir şey hatırlayamadığını biliyor muydunuz?
Çünkü her anı nasıl atlatacaklarına, o yoğun duyguyu nasıl yöneteceklerine odaklanmakla o kadar meşguller ki, aslında yaşadıkları anı gerçekten deneyimleyemiyorlar. Günler, haftalar, aylar akıp gidiyor ama zihin sürekli “hayatta kalma” modunda olduğu için güzel detaylar, küçük mutluluklar, hatta acı bile tam olarak kaydedilemiyor. Sanki hayatı izliyorlar ama içinde tam olarak yer alamıyorlar…
Bu durum, birçok insanın sonradan “o yıllar niye böyle geçti, hiçbir şey hatırlamıyorum” demesine yol açıyor. Çünkü o dönemde asıl çaba, ayakta kalmaktı.
insanın en büyük özlemi, yine kendisinedir. henüz hasar almadan önceki hallerini, içinden gelerek güldüğü zamanları, birine güvenmek ne demek iyi bildiği günleri çok özler ama geri getiremez. çünkü esaslı bir biçimde yaralanmıştır ve esaslı bir biçimde yaralanan herkes çok iyi bilir ki, o eski hiç yaralanmamış hâline geri dönüş diye bir şey hiçbir zaman olmayacaktır. bir kere bilmek ve farkına varmak o eski günlere dönüşün önündeki en büyük engeldir.
Pişman olmak,
kelimenin kadim kökleri dikkate alındığında,
tam anlamıyla,
kişinin geçmişte düşündüğü
ya da yaptığının
'tam-karşısı'nda konumlanması demektir.
Nedâmet ise, ayrıca,
hayıflanmayı
ve dahi vicdân azabı duymayı imler...
Sonuç, çaresizliktir yani imkânın yokluğu...