♦️ Sahte kabadayı, sahte ahlak bekçisi yine piyasaya çıkmış.. Gelin bu balon adamın, hem futbol adamlığına hem karakterine kısa bir özetine bakalım. İddia değil nesnel gerçeklerdir ve dayanakları vardır. Muhtemelen gerçekte yazılanlardan çok daha fazlası olduğu halde yine de yazılanlar yetmeyecektir ve ek flood yapılacaktır.
-Kendisi Gs’ye ilk transfer olduğu dönemlerde transferini istemeyen divan kurulu üyesi Gündüz Aktuğ’u dövmüş ve üzerindeki 10.000 TL parayı ve değerli bir yüzüğü almıştır. Bu durum polis ve savcılık tutanaklarında şahsın beyanı sonucu geçmektedir. Daha sonra kayıplara karışmış ve hakkında derhal yakalanmasına yönelik yakalama kararı çıkarılmıştır. Gs yönetiminin kulübe götürerek davacı olmaması için adeta yalvardığı Aktuğ, baskılara dayanamayıp şikayetinden vazgeçmek zorunda kaldı. Sonrasında terim, hiçbir ceza almadan oynamaya devam etti. Aktuğ, gs başkanı s. beyazıt'a telgraf çekerek "gs'liliğimden utanıyorum" dedi.
-1977 yılında Müjde AR için gazino basmış ve Müjde AR’a çiçek gönderen şahsın kafasını yarmış, karakolluk olmuştur. Bu olay yine birilerinin araya girmesi sebebiyle kapatılmıştır.
-1980 yılında Emniyet personelleri ile kavga etmiş ve tutuklanmıştır. Davada yine gizli bir el araya girmiş ve para cezası ile kurtulmuştur.
-1982-83 sezonunda, uzun yıllardır şampiyon olamayan gs, önemli bir maç olan Adana demir spor maçında 3-0 kaybedip şampiyonluk şansını yitirmiştir. Bu maçta Terim eski arkadaşı erol togay'a ağır küfürler eşliğinde kafa atıp dişini kırmıştır. Fakat yine Togay ile birileri konuşuyor ve olay kapanıyor terim herhangi bir yaptırım görmüyor.
-1985 yılında Antalyaspor maçında takım arkadaşı kırmızı kart görünce hakemin üzerine yürümüş ağır küfürler edip yüzüne tükürmüştür. hakem ve gözlemci raporları doğrultusunda mevcut disiplin yönetmeliği gereği alacağı ceza "futboldan men" olacaktır ancak, yine "bir gizli el" devreye girer, raporlar değiştirilir, cezalar değiştirlir ve sadece 5 maç ceza ile kurtarılır fatih terim. Eğer raporlar değiştirilmese, kurallar uygulansa, hakemi darp eden, küfür eden, yüzüne tüküren terim ileride t. direktör olamayacaktı. Örneğin aynı sezonda hakeme tüküren adanasporlu bakir, talimat ve yasalar gereği futboldan men edilmiş, tutuklanarak cezaevine konmuştur. Yine bir gizli el kendisine sahip çıkmıştır.
-Ankaragücü TD si iken hakeme hakaretten 45 gün hak mahrumiyeti alır fakat cezası yine kaldırılır ve maçlara çıkmaya devam eder.
-2003'te elazığspor maçında hakem ali aydın'a aleni şekilde küfürler eder. hem sahada, hem tv'de izleyenler bu küfürleri duyar. Fakat ne hikmetse hakem ali aydın raporunda bu küfürlere yer vermez. gözlemci, tv görüntülerinden bir rapor hazırlar. Fakat aynı ali aydın, bir gs-bjk maçından sonra gs başkanının isteği ve tff başkanının "olur"u ile düdüğünü asmıştır. kader işte...
-2003'te trabzon'da "allaha ve dine küfür ettiği" için hakkında dava açılmıştır. tabi ki dava cezasız kapanmıştır.
-2003-2004 sezonunda, inönü stadında bjk tribünlerine el hareketi çeker. Fakat medyanın büyük çoğunluğu bu hareketi ayıplamak yerine tribünlerin terim'i tahrik ettiğini söyleyerek aklamaya çalışır.
-2000'de fiorentina'yı çalıştırırken uefa kupası maçında, maçın türk hakemi orhan erdemir'e ağır hakaretler etmiş, tribüne gönderilmiştir erdemir yıllar sonra, o maçtan sonra kariyerinin nasıl çabucak "bittiğini" anlattı.
-Bir milli maçtan sonra tartıştığı osman tanburacı'ya telefonda küfür ettti. dava açıldı ve alması gerekenden az bir ceza aldı.
-Mersin maçından sonra, basın toplantısında, canlı yayında, yanında kadın bir görevli varken medyanın önünde gazetecilere onu çekme bunu çek diyerek cinsel organını göstermiştir. İlginçtir, medyanın neredeyse tamamı, "yarabbi şükür" diyerek kınamak veya protesto yerine olayı kapatma gayretine girmiştir.
-Bir milli takım maçında rakip takım futbolcularının darp edilmesi ve bileğine basılması talimatını verir. Milli takımı büyük cezalarla karşılaşma tehlikesinin altında bırakır.
Devamı gelecek…
Sayın @ilhankesici Kesici Üstadımıza yakıştıramadığım bir tahkiye.
U anlatı, tek parti döneminin başarısızlığını örtmek veya gerekçelendirmek için geliştirilmiş içi kof bir anlatı.
Şimdi de bu kof anlatıya karşı gerçekleri benden dinleyiniz.
1) Osmanlı Devleti memorandum ilan ettiğinde 240 milyar dolar iç ve dış borcu vardı.
Duyunu Umumiye idaresi kurulup borç ödeme görevi bu idareye devredilince, borçlar yeniden yapılandırıldı ve tam 100 milyar dolar ana para borç silindi.
%12’ye kadar olan faiz oranlarını da %4!e indirmiştir.
2) Duyunu Umumiye İdaresi Osmanlı’ya Hazine idaresi kurmayı, bütçelerle harcamayı, modern yöntemlerle vergi ihdas etmeyi ve tahsilini ve iç borçlanmayı öğretmiştir.
Etkili, verimli ve modern bürokratik yapılanmayı Osmanlılar duyunu umumiyeden öğrendi dense yeridir.
Duyunu umumiye Osmanlı Devletinin itibarını o kadar yükseltti ki, moratoryum borçlarını ödeyen Osmanlı Devletinin %3,5-%4 civarında faizle ilave borçlanmasını sağlamıştır.
3) Duyunu Umumiye İdaresi 1903 yılında borçları bir kez daha yapılandırdı ve 30 milyar dolar daha ana para borcu sildirdi.
4) Lozan barış anlaşmasında 165 milyar dolar olarak tespit edilen dış borçların 65 milyar doları işgal edilmiş ülkelere devredildi ve Cumhuriyet idaresi 100 milyar dolar dış borcu kabullenip imzalıyor.
5) Bu borçların ana parasından hiç geri yapılmadan 1929 yılında bütün dünyada bir ekonomik krizi yaşanıyor.
6) Borçlarımızın neredeyse tamamı Fransız Frankıdır ve Fransız Frankı %80 oranında devalüe oluyor.
Osmanlı’dan kalma tahviller nominal bedellerinin %10’u civarında bedellerle el değiştirmeye başlıyor.
7) Borçlarını ödeyemeyen Ankara, borçların yeniden yapılandırılması amacıyla alacaklılarla görüşmeler başlıyor.
Duyunu umumiyede yetişmiş bürokratlar alacaklılara kök söktürüyor ve borç ana parasını 8,6 milyar dolara düşürüyorlar.
Yani borçların %91’ini yani yaklaşık olarak 91 milyar dolar ana para borç siliniyor.
8) Tek parti dönemi yöneticileri yeni dış borç almamak konusunda takıntılı bir seviyede kararlıdırlar.
Borç almamayı ve borç bakiyesini de ödemeyi kafalarına koymuşlar.
Yine de bu 8,6 milyar doların taksitlerini ödeyemiyorlar.
Ve.
Fransızları, Türkiye’den sebze ve meyve almaya ikna ediyorlar.
9) Özet: 1854 yılında alınmaya başlanan dış borçların en az 220 milyar doları siliniyor.
Devam edelim:
10) Tek parti idaresi, dış borç almadığı için ülkeyi adeta bir kıtlık ortamına yönetiyor.
11) Cumhuriyetin ilk yıllarında kredi alınıp verimli alanlara yatırılmadığı için gelişmiş ülkelerle gelişmişlik farkı açığı artmıştır.
12) Verilere bakıldığında Osmanlı Devletinin dış borç almakla doğru yaptığı net bir şekilde anlaşılıyor..
13) 1770-1850 döneminde hükümet bütçeleri 2-4 milyar dolar seviyesindeyken; 1856’dan sonra hükümet bütçeleri 25-30 milyar dolara yükselmiştir.
Üstelik ülke sürekli toprak kaybı yani vergi tabanı kaybettiği halde.
14) Bu dönemde Devletin, devlet olma kapasitesi artmıştır. Bugünkü tarihi bina stokunun neredeyse tamamı 1850 ve sonrası döneme aittir.
15) Devletin devlet olma kapasitesi o kadar iyileşmiştir ki 1914-1917 döneminde tam üç yıl İngiltere, Fransa ve Rusya’ya karşı dişe diş bir savaş yürütebilmiştir.
Altı ayda bitmesi öngörülen savaşın 4. Yılının başına kadar Türk Ordusu tedarik ve iaşee konusunda bir sıkıntı yaşamamıştır.
16) Bu arada birinci dünya savaşında Almanya’nın 120 milyar dolar ve benim 62 milyar dolar olarak hesapladığım Alman Yardımları da Versay Anlaşmasıyla iptal edilmiştir.
Gecenin bu saatinde ve çalakalem bir cevap bu kadar olur; bilgiye dayalı tartışmak isteyen veya yazdıklarımı tashih etmek isteyen buyursun.
NOT: Yazıda geçen bir milyar dolar, bir milyon Osmanlı Lirası demektir.
Bir milyon Osmanlı Lirası 6.614 gram altın ediyor. Bir gramı 140 dolar varsayıldığında bir milyon Osmanlı Lirası 925 milyon dolara tekabül ediyor. Anlaşılırlığı artırmak için 925 milyon doları bir milyar dolar kabul ettim.
De Laurentiis: “Futbolun sonu geliyor. Gerçekten köklü reformlar yapılmalı.
Futbol artık yeni bir yol bulmak zorunda. Çünkü şu an İtalya’da ve pek çok Avrupa ülkesinde yürütülen sistem, bu maliyetlerle devam edemez, çökmeye mahkûm. Umarım bir gün şampiyonaların nasıl düzenleneceği ve futbolun nasıl oynatılacağı yeniden ele alınır. Çocuklar ve gençler bugün maçları izlemek yerine telefonlarıyla oyalanıyor, sadece özetlere bakıyorlar. Çünkü onlara göre futbol çok yavaş, sıkıcı ve geçmişte kalmış bir oyun.
Bu durum bize şunu düşündürmeli: ‘Futbolu nasıl değiştirmeliyiz ve neden hemen değiştirmeyelim?’ Belki de bazı yöneticiler, ellerindeki oyuncağı bozacakları korkusuyla adım atmıyor. Ama bu milyonlarca taraftar için doğru değil; insanlar daha çağdaş, daha umut veren çözümler istiyor.”
Diyarbakırlı bir vatandaş:
Ekrem İmamoğlu ile Ahu Tuğba’nın kızı Ahu Anjelik Alejnatij’in telefon tapeleri dinlendiğinde paraların nereden geldiği, o kameralara bantların neden çekildiği hepsi ortaya çıkacaktır.
Bu net bir bilgidir. İftira ise bedelini öderim, gider yatarım.
Aklıma gelen fikri gece not etmediğim için namazı kendime sakin ooool yine gelir aklına, Allah ilham eder, zamanı gelince bir daha gelir zihnine, düşünürsün üstüne sakin diye telkin vererek kıldım. Tefekkürleri not etmek lazım:))
@metropolmedya_ Abi o kadar da efsane değiller bence. Zamanında bir kaç filmde yan rolün de yan rolünde oynamışlar o kadar. Ortada kutsal bisey var da onun parçası değiller. Ekmeklerinin pesindeler Allah bereket versin.
Dışardan bakınca öyle duruyor. İçerde olunca bu işin artık böyle olmadığını anlıyoruz. Allah (cc) kendisine nankörlük eden bir topluluktan dinini koruma vazifesini söküp alıyor. İ’lâyı kelimetullah davası Osmanlı ile son buldu.
Arabistan'da bir genç 23 hadis kitabındaki hadisleri onları rivayet eden sahabi isimleriyle birlikte ezberlemiş. Sorulduğunda ravi ismini söyleyip hadisi okuyor ardından da hangi kitapta geçtiğini söylüyor. İnsan zekası ilahi kudretin şahidi.
BİZ NE ZAMAN MI KAYBETTİK ?
"Bandıra bandıra ye beni hiç doyamazsın tadıma" adlı rezil şarkıyı normal görünce başladık kaybetmeye...
"Karabiberim vur kadehlere, hadi içelim, içelim her gece" rezaletiyle neşelenince,
"Hani o muallayı sandala atıp..." diye o ahlaksız nakaratları mırıldanınca,
"tanrı unutmuş olsa da" diye haykıran, kafirlik nedeni şarkılar ile hüzünlenince ve gözümüzün içine baka baka bu şarkıları seslendirenleri normal görünce başladık tükenmeye.
Biraz eskiden başladık bilerek.
Daha eskiye gidip yeşilçam filmelerine uzansak, sadece 'recep, şaban ve ramazan' desek, galiba anlaşılır bilinçaltımızın ne halde olduğu.
Hâlâ büyük bir keyifle izliyor oluşumuzu,
Hâlâ gülüyor oluşumuzu nereye koyalım ?..
Bugüne gelsek peki, normalleşen, rahatsız etmeyen, nostaljileşen, vazgeçilmezleşen o kadar çok bulaşık var ki;
Diziler, şarkılar, programlar, sosyal medya hesapları, reelsler...
Hepsi kutsal saydıklarımızı umursamadan çiğneyip geçiyor bir şekilde.
Takip ederek, izleyerek, onlarla gülüp onlarla hüzünlenerek aslında biz çiğniyoruz kendi kutsallarımızı.
Bize ait ne kadar kavram varsa, ne kadar kıymet varsa içi boşaltılırken çekirdek çitlemiş, patlamış mısır yemiş, keyiflenmişiz üstüne...
Biraz dikkatle, biraz yakından, biraz hakikat penceresinden baksak, göreceğiz gönlümüze sızan, bağıra bağıra ya da mırıldanarak eşlik ettiğimiz şarkıların, şarkıcıların ve diğer şeylerin bize nasıl kastettiğini!..
Oturup kendi dizlerimizi dövelim önce !
Çünkü, hepsi bizim eserimiz !
Hepsini büyüten biziz !..
Bugün Gazze'ye yeterince üzülemeyen,
Doğu Türkistan'la yeterince dertlenemeyen,
Mekke'yi Medine'yi olması gerektiği gibi umursamayan,
Kendi dertsizliğiyle keyiflenen kalplerimizin, akıllarımızın, ruhlarımızın katili biziz.
Bizi vuran yine biziz
Geçenlerde bir velimin söylediği şu, "Hocam bizim oğlan asla din derslerine girmek istemiyordu. Şimdi sizin dersin olduğu akşamlar dersten ve konuştuklarınızdan bahsediyor."
Bunu kendimi övmek için söylemiyorum. Sadece doğru yöntem ve üslupla bu derse herkesi ama herkesi dahil edebilirsiniz.
Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinin tebliğ aracı haline gelmemesi gerektiğini düşünüyorum. Burada derin tartışmalar, sorular ve cevaplar üzerinde durmanın daha faydalı olduğunu tecrübe ettim.
Ayrıca siz nasıl bir profil çiziyorsunuz? Bu çok önemli. Kesinlikle ama kesinlikle bir sanat dalıyla derin bir ilişkiniz olmalı. Bu dersinize muazzam katkı sağlıyor. Misal ben sinemayı yoğun kullanıyorum. Gittiğim okullarda sinema kulübü kuruyor, kısa filmler çekiyor, senaryo atölyeleri oluşturuyorum. Harika işler çıkıyor.
Film okumaları yapıyoruz mesela. Bu derste kullanabileceğiniz sahneleri kullanarak beyin fırtınaları oluşturabilirsiniz. Bu yıl 12. sınıflarda yerli bir diziyi, Bahar'ı, organ bağışı konusunda tercih ettim. Aynı ünitede gıda ile ilgili meseleler başlığında Netflix'ten Rotten'i tercih ettik. Yine 11'lerde Kur'an'dan kavramlar ünitesinde The Terminal, The Fountain, Truman Show...
9'larda TRT Belgesel'den Aile Olmak tercih ettim. Tabi bunlar örnekler. Neredeyse her ünitede kullandığımız seçenekler var. Ve ben bunları neredeyse her yıl güncelliyorum. Yani kendimi de yenilemek adına.
Ayrıca kitaplardan pasajlar okuyoruz. Bazen derse müzik dinleyerek başlıyoruz. Barış Manço, Cem Karaca, Sezen Aksu... Tercih ettiğimiz isimler.
Zorunlu din dersi üzerinden dönen polemiklere girmek istemem, bence kuru gürültü de zaten, bu ülke şartlarında zorunlu din dersi bir gereklilik, bunu çok uzun anlatabilirim ama şu an gerçekten enerjim yok :) Önümüzdeki müfredatı doğru değerlendirdiğimizde hayata dokunmak mümkün. Ben bilimi de, ahlâkı da, aklı da, hikmeti de, peygamberimizi de ve elbette Kur'an'ı da en olması gerektiği haliyle bu derste konuşuyorum. Her şeyi dahil edebilmek mümkün. Bence din kültürü öğretmenleri bu anlamda pek çok branştan daha şanslı. İnanılmaz bir yelpazede ders işleme fırsatımız var.