Öcalanizmin Yenilgiye İsim Verme Akademisi 🎓
👇 İzlemek için aşağıdaki videoya tıklayın.
Devlet → Devletsizlik → “Demokratik Entegrasyon” → Fenâ Fi’d-Devlet.
Yenilgi yoktur; henüz doğru adı konmamış “tarihsel zafer” vardır.
O çocuğun aklına, o duruşuna, o netliğine kurban olasın qeşmer.
Kız çocuğunun elindeki yeşil kağıtta yazılan yazı; "Gelekî ku zimanê xwe winda kiribe, her tiştê xwe winda kiriye." Dilini kaybeden her şeyini kaybeder. Ve o çocuk tam da bunu söylüyor.
"Şimdiye kadar anadilim olan Kürtçe ile eğitim gördüm. Bundan sonra da aynı şekilde devam etmesini istiyorum."
Bu kadar net, bu kadar sade, bu kadar bilinçli. Ne pazarlık ediyor, ne ama diyor, ne de başka dilleri bahane ediyor. Sadece kendi Ana dilinde eğitim hakkını istiyor. Çünkü o nesil Rojava'da 10-14 yıldır tam olarak böyle büyüdü. Matematik, tarih, coğrafya, fen… hepsi Kürtçe. Evde konuştuğu dili okulda da yaşadı. Şimdi o hak geri alınıyor. Yanındaki kadın ise, utanmadan, sıkılmadan, çocuğun sözünü bitirmesini bile beklemeden devreye giriyor. "Arapça da oku, İngilizce de oku." Sanki çocuk ben başka dil öğrenmek istemiyorum demiş. Sanki soru yabancı dil öğrenelim miymiş. Mesele Arapça veya İngilizce öğrenmek değil. Mesele, bir çocuğun kendi dilinde düşünmeyi, kendi dilinde bilim öğrenmeyi, kendi dilinde kimliğini inşa etmeyi sürdürebilmesi. Arapça ve İngilizce zaten öğretiliyor, öğretilecek. Kürtçe sadece haftada iki saatlik seçmeli dersmi olacak, yoksa eğitim dili olarak kalacak mı? Çocuğun derdi bu. Kadın o çocuğun yüzüne bakıp senin anadilin yeterli değil, bir de şunları oku, diyerek aslında şunu söylüyor.Sizin diliniz ikinci sınıf. Asıl diller bunlardır. Bunu utanmadan, sıkılmadan, kameraların önünde yapıyor.
O çocuk ise utanmıyor, sıkılmıyor. Gururla Kendi dilini savunuyor. Çünkü o dilde okuyarak büyüdü. O dilde düşündü. O dilde hayal kurdu.
Müridiye, sen o çocuğun aklına kurban olasın. Umut yarınlarda,umut yeni nesillerde. Apocu müritlerin bu halka çektirdikleri zulum yetmiyor,bir de bu umutları yok etmek istiyor.
Post-Devrimci Atmosferde Teslimiyetin Çehresi
(Suriye’de Çağdaş Kürt Siyasi Söylemine Eleştirel Bir Okuma)
Birinci Bölüm
Dr. Kamaran Muhammed
Çeviri: Kamal Soleimani
Siyaset felsefesinde, devrimci bir öznenin idari bir uzantıya dönüşme anı, tarihin en acı verici sahnelerinden biridir. Suriye Demokratik Güçleri (SDG) Genel Komutanı Mazlum Abdi’nin, bu gücün lağvedilerek Ahmed Şer’a yönetimindeki Suriye ordusuna entegre edileceğini duyurduğu konuşması, büyük bir çöküşün manifestosudur; bir ulusun egemenlik iradesinin zirvesinden sivil bir tabiiyet konumuna sürüklendiği varoluşsal bir geri çekilmedir.
Burada, birkaç başlık altında ve eleştirel bir bakışla bu metni katmanlarına ayırmaya çalışacağız. Amacımız, yaklaşık on iki bin Kürt gencinin kanının, zorunlu realizmin laboratuvarında, Kürtlerin yüz yıldır kapısının kilidini kırmaya çalıştığı o kafesi mühürleyen mürekkebe nasıl dönüştürüldüğünü anlamaktır.
Birinci: Konuşma “Sayın Başkan” ifadesiyle başlıyor. Göstergebilimsel açıdan bu başlangıç, yaklaşık on dört yıllık mücadelenin katlidir. Baas cehenneminden kurtulmuş bir halkın iradesini temsil eden bir general, aynı merkeziyetçi Şam zihniyetini taşıyan yeni gücün liderine dönüp “Başkan” diye hitap ettiği anda, SDG’yi lağvetmeden önce kendi ulusunun egemenliğini lağvetmiş olur.
Açıktır ki bu hitap, diplomatik nezaketin ötesinde epistemolojik bir teslimiyettir. Burada Kürtlük, bağımsız bir mevzi olmaktan çıkarak boyun eğmiş bir eklentiye dönüşmektedir.
Mazlum Abdi bu tek kelimeyle Kürt isyan tarihini geçici bir göreve indirgemektedir; sanki şöyle demektedir: “Biz, gerçek sahibi —merkezi devlet— geri dönüp anahtarları elimizden alana kadar bu toprakların yalnızca geçici bekçileriydik.” On iki bin şehit, sonunda yeni bir işgalciye “Sayın Başkan” demek için mi verildi?
İkinci: Şimdi rakamlara bakalım: En az on iki bin şehit verildi. Buna karşılık Mazlum Abdi, en büyük kazanım olarak “Kürtçe eğitim hakkı”ndan söz ediyor. Gelin bu denklemi birlikte hesaplayalım: Kürt alfabesi 34 harften oluşuyorsa, Şam’ın Kürtçeye verdiği bu iznin her bir harfi için yaklaşık 352 Kürt gencinin başı kesilmiş demektir!
Bu, insanlık tarihinin en pahalı ve en anlamsız alışverişidir. Kürtler Rojava’da var olmak, tarihin öznesi olmak için savaştılar; oysa şimdi liderleri, birleşik bir Suriye’nin bodrumunda anadillerinde ağlamalarına izin verdiği için cellada teşekkür ediyorlar! Devrim egemenlik için miydi, yoksa eğitim izni için mi? Eğer amaç yalnızca dil olsaydı, bütün bu yıkım yaşanmadan, uluslararası hukuk çerçevesinde bu hak talep edilemez miydi? Geçtiğimiz on dört yıl boyunca zaten bir Kürtçe eğitim sistemi kurulmamış mıydı?
Bu, büyük anlamların, işgalci devletlerin kurbanlarına sadaka gibi sunduğu ve karşılığında alkış beklediği temel haklara kurban edildiği stratejik bir olgunlaşmamışlığın göstergesidir.
Üçüncü: Bir ulus, siyasi bir varlıktan kültürel bir olguya gerilediğinde ölür. Mazlum Abdi ve partisi, Rojava’da bağımsız bir siyasi irade olarak Kürtlüğü diri diri toprağa gömmüş, geriye birleşik bir Suriye içinde yalnızca folklorik bir renk bırakmıştır.
Abdi, “İnşa etmek istedikleri Suriye, bütün bileşenlerin ülkesi olacak” diyor. Bu, ulus kavramını silerek yerine “bileşen” kavramını koyan aldatıcı postmodern dildir. Bir kez “bileşen” olduğunuzda artık egemenliğiniz yoktur; yalnızca haklarınız vardır. Hak ise üstün otoritenin size verdiği ve istediği anda geri alabileceği bir şeydir. Merkezi bir ordunun bünyesinde ve onun izniyle okutulan bir dil, özgürlüğün dili değil, dil bilen bir köleliğin dilidir.
Yirmi birinci yüzyılda devletler ulusları yalnızca tanklarla ortadan kaldırmazlar; onları kendi ordularının içine alır, siyasi kimliklerini ellerinden alır ve ardından Suriye vatanına Kürtçe şarkılar söylemelerine izin verirler.
Dördüncü: Bu sivil yenilgiyi savunanların temel gerekçesi şudur: “Kürtlerin başka seçeneği yoktu; büyük güçler onları terk etti ve coğrafya onları kuşattı.” Bu, epistemolojik felcin zirvesidir. Felaket, Amerika olmadan adım atamamamız değildir. Asıl felaket, Suriye topraklarının yarısında on dört yılı aşkın süre son derece geniş bir iktidara sahip olan Kürt liderliğinin, Kürtlüğü kurumsal bir sistem, ulusal bir ekonomi ve karşısındakini kendisiyle süresi dolmuş bir paralı asker gibi değil, bir ortak olarak muamele etmeye zorlayacak jeopolitik bir güç olarak inşa edememiş olmasıdır.
Eğer on yıllık kan ve savaştan sonra Kürtlerin tek yönü yeniden dört işgalci başkentin kucağına dönmekse, o hâlde bu devrim yalnızca anlamsız bir tarihsel döngüden ibaretmiş demektir. Dolayısıyla Mazlum Abdi’nin Ahmed Şer’a’nın danışmanı olmayı kabul etmesi, Kürtlerin zihninin ve toprağının anahtarlarının hâlâ işgalcilerin elinde olduğunun itirafıdır.
Kürdistan’ı bu hâle getiren aynı devletin bugün gelip dilimizin statüsüne karar vermesi ve bizim de ona teşekkür etmemiz şoke edici değil midir?
Beşinci: Konuşmanın en sarsıcı ve en ironik bölümü, Mazlum Abdi’nin “Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunması” konusundaki ısrarıdır. Gerçekten binlerce savaşçı, içinde tutuldukları kafes bütünlüğünü korusun diye mi şehit oldu? Kürtler işgalcinin sınırlarının bekçisi midir? Bir Kürt lider, işgalcinin istediği sınırların bütünlüğünü sağlayan harca dönüştüğünde, tarih felce uğrar.
Bu yalnızca siyasi bir olgunlaşmamışlık değildir; kendine yabancılaşmanın en ileri biçimidir. Kürtleri, tek kaygısı başını kaybetmemek olan bir ulus hâline getirdiler; oysa ruh ve egemenlik olmadan baş, ölü bir bedenin üzerinde yalnızca bir yüktür.
Altıncı: On yıl önce Rojava, Kürt üniversitelerine ve ulus-devlet ideolojisinin dışında bağımsız bir eğitim sistemine sahip olmakla övünüyordu. Şimdi hangi yüzle, bir müjde verircesine, Şam’ın bize Kürtçe eğitim görme izni verdiğini söylüyorlar? Daha önce irade ve güçle elde edilmiş olan şey, şimdi işgalciden sadaka ve izin olarak geri alınıyor.
Mazlum Abdi tarihi tersine çeviriyor; egemenliği izne kurban ediyor. Bilgi ve eğitim radikal merkeziyetçi bir devletin denetimine girdiğinde, o üniversiteler artık özgür insan yetiştiren kurumlar olmaktan çıkar; tek görevleri Kürtçe olarak Suriye vatanının propagandasını yapmak olan dil bilen köleler yetiştiren merkezlere dönüşür. Bu, bedeni çürütmeden önce zihni silen epistemolojik bir beyaz soykırımdır.
Yedinci: Bu anlaşmada Kürtlerin zafer kazandığını ileri süren görüşler, kolektif vicdanın çöküşünün göstergesidir. Bir ordunun lağvedilmesi ve işgalcinin ordusuna entegre edilmesi nasıl zafer olarak sunulabilir? Bu, ölümden öylesine korkan bir ulusun, aşağılanmayı barış olarak yeniden tanımlamaya hazır hâle geldiği psikolojik bir felakettir.
“Halkların kardeşliği” burada yalnızca bir uyuşturma aracı olmuştur. Kürtler, başkalarının bedeni içinde kaybolmamak için savaştılar; oysa şimdi liderleri, Arap iktidar salonlarının kıyısında danışman olarak dolaşmalarına izin verdiği için cellada teşekkür ediyorlar.
Bu yenilgidir; gülümseyerek gelen bir ölümdür ve uyuşturulmuş bir kitle de onu ilahi bir mucizeymiş gibi alkışlamaktadır.
Sekizinci: Asıl ağır soru şudur: Rojava’daki Kürtler kendi kimlikleri için mi savaştılar, yoksa yalnızca dünyayı IŞİD’e karşı koruyan bir polis gücü mü oldular? Mazlum Abdi’nin daha önce verdiği cevap acıdır: “Müttefikler dürüsttü ve bize yalnızca IŞİD’le savaşmamız için yardım ettiler.” Bu, Kürt liderliğinin kendi ulusunu ufuksuz bir paralı askere dönüştürdüğünün ürkütücü bir itirafıdır.
Savaş sona erdiğinde, kullanılan araç —yani SDG— bir kenara atıldı ve yeniden eski sahibinin eline bırakıldı. Felaket, dünyanın bize ihanet etmiş olması değildir. Asıl felaket, ulus olarak o kadar olgunlaşmamış olmamızdı ki, kanımızı nasıl bir siyasal statüye dönüştüreceğimizi bilemedik; onu büyük güçlere bir armağan olarak sunduk ve sonunda onlar da bizi Ahmed Şer’a’ya teslim ettiler.
Sonuç olarak, çıplak ve perdesiz bir hakikatin diliyle konuşmalıyız: Eğer Haseke, Kamışlı, Kobanê ve Afrin mezarlıklarında yatan o on iki bin genç yalnızca bir anlığına geri dönebilseydi, Mazlum Abdi’ye ve bu alkışlayan kitleye ne derlerdi?
Kuşkusuz, “Kürtçe eğitim izni için teşekkür ederiz” demezlerdi. Aksine, sarsıcı bir sesle şöyle haykırırlardı:
“Biz, siz cellatlarımızın dil bilen uzantılarına dönüşesiniz diye göğsümüzü kurşunlara siper etmedik!
Biz, siz Şam’ın izniyle ve Kürtçe olarak ölümümüze ağlayasınız diye toprağa düşmedik! Biz var olmak için kurban olduk; bizi ortadan kaldırmaya gelen o ordunun gölgesinde ikamet etmek için değil!”
Mazlum Abdi dün gece, siyasi bir irade olarak Kürtlüğü diri diri toprağa gömdü ve bize yalnızca onunla yalvarıp yakarabileceğimiz Kürtçe sözcükleri bıraktı.
Tarih şahittir ki biz, kendi ellerimizle kafesimizi yeniden kuran ve sırf o kafesin içinde anadilimizde birleşik Suriye vatanına şarkılar söylememize izin verdi diye zindanın gardiyanına teşekkür eden ulus olduk.
Biz devlet ve onurun anlamını istedik; onlar ise bize yalnızca konuşma izni getirdiler.
Tarihin mezatında bu ne kanlı bir komedi, ne büyük bir ucuza satıştır!
26 Ağustos 2026
Abdullah Öcalan 50 yılın sonunda Kürt milletinin başına bela, çok konuşan ama tamamen boş konuşan yeni bir insan türü bırakmayı başardı.
Abdullah Öcalan gibi her birisi ne kadar utanç verici bir durumda olduğunun farkında bile değil.
Akademisyen Yektan Türkyılmaz (@yektantyilmaz), DEM Parti'nin Kürtleri temsil etme iddiasını eleştirerek, Kürt seçmenin en fazla yüzde 30’unun oyunu alan bir yapının bir ulusun geleceğine dair tek başına karar alamayacağını belirtti. Masada "terörist" kavramının kabul edilmesinin Kürtlerin hak arama meşruiyetinin altını oymak anlamına geleceğini vurgulayan Türkyılmaz; hem bir terör örgütünün varlığını benimseyip hem de Kürtlerin temsilcisi olunduğu iddiasının Kürtleri itibarsızlaştırdığını ve terör örgütü mensuplarının hak talebinde bulunamayacağını, ancak rehabilite edilebileceğini ifade etti.
https://t.co/I1feCuMYtS
"Ben bugün Kürt ulusal davası için hiçbir şey yapamıyorum" demeyin.
Sahada, reelde bir şey yapamıyorsanız bile sosyal medyada yapabileceğiniz çok şey var. Bir içerik paylaşabilirsiniz veya onu da yapamıyorsanız Kürdî-Kürdistanî çizgide içerik üreten birinin içeriklerini paylaşabilir, beğenebilir, yorum yapabilir veya başkasına gönderebilirsiniz.
Bunlar küçük şeyler gibi görünebilir. Ama binlerce insan yaptığında büyük bir güce dönüşür. Bir paylaşım, hiç tanımadığınız bir insana ulaşabilir ve onun düşüncesini değiştirebilir.
Sosyal medyanın gücünü hafife almayın.
Reelde bir şey yapamıyorsan, burada yap.
#kurd #kurdistan #sosyalmedya #کورد #کوردستان
Ocak ayında Rojava ile dayanışmak için Türkiye'ye giden Alman aktivist Paula Maier, GGM'de gözaltındayken tecavüze uğradığını açıkladı.
GGM'lerde, karakolda, cezaevlerinde, savaş esirlerine sistematik işkence/tecavüz işgalci Türk devlet geleneğidir.
#TCavüzDevleti
HDK Eş Sözcüsü Meral Danış Beştaş (dün) "Teslim kavramını doğru bulmuyoruz. Neticede kendi özgür iradeleriyle bir imha etme hali ve fesih kararı var" demiş.
İki yıl önce TBMM'de "Terörist senin babandır!" kükremesinden👇 sonra "Madde 1: PKK/KCK terör örgütlerinin..." diye başlayan kanuna imza vermek teslimiyet değilse nedir? Bir adı olmalı bunun.
https://t.co/VfGnVy9ErM
Günün kara mizahı!
Sanki iradelerini daha baştan İmralı'ya teslim etmemişler gibi "DEM Parti ... imza atma kararı aldı" diyor T24.
Doğru metin şöyle olmalı: "Öcalan'ın yeter ki bu dönemi bir 'şeyle' kapatalım, bu yüzden önünüze ne getirirlerse getirsinler imzalayın' talimatını yerine getiren DEM Parti...."
Acaba hangi metne imza attıklarını görecekler mi? Metni yazan iradenin partisi olan AKP'lilere dahi sadece kapak yazısı gösterildi de...
@nurselaydogan58@HurAyse Baş müzakereci mi, baş Judenrat mı?!
@HurAyse bir tarihçi olarak bunu biliyor. Peki siz kimsiniz? Kürt/Kürdistan düşmanı baş Judenrat Öcalan'ın boş-beleş müridlerinden başka nesiniz!
Türkücü İbrahim Tatlıses'in başka bir versiyonu olan bu ahlâksız soytarıya "değer" atfeden, peşinden giden -özellikle- Kürd kadınlarının böylesi bir aşağılanmayı kabul etmeleri utanç verici.
GERÇEK BÜKÜCÜ TATARİ
Böyle mızmız (cazgır mı demeliyim acaba) gazeteci görülmemiştir.
“Ben ve benim gibi bir avuç meslektaşımın yine aynı sarmal tarafından etrafı çevrilmiş durumda” demiş.
Güler misin ağlar mısın?
Aylardır sadece bana yapılan saldırılar, itibar suikastları, tehditler buradan Kandil’e yol olurken, bunları göze alarak konuşanların sayısı 10'u geçmezken, arkasına devlet, iktidar ve örgütü ve onların tüm aparatlarını yanına almış bu hanımefendi benden/bizden daha çok mağdur oluyor! Benden/bizden daha çok korkuyor.
"Şayet dilediğiniz gibi olur da bizler de cezaevini boylarsak, bedeller öder ve sırf barışı destekledik diye hayatlarımız dar edilirse -ki bu hep masada, taze bir ihtimaldir Türkiye’de- rahata mı ereceksiniz? Peki ama sizin bu durumdan kazanımınız ne olacak?" diye soruyor.
Kim hapse düşmenizi diliyor hanımefendi? Olsa olsa “bunlara güven olmaz” diye sizi uyarmıştır birileri ki ben onlardan biri değilim. Bu arada başınıza bir şey gelirse onun nereden geleceği açık değil mi? Gerçek failleri aklayıp suçu bizlere yıkmaya, dahası bizleri hedef göstermeye son verin! Bırakın beş on kişi de eleştirsin olan biteni. Demokratikleşmeye buradan başlayın.
Hanımefendi kendisine embedded/iliştirilmiş dedim diye de “hukukçu arkadaşlarına” başvurmuş. Onlar da "görülme çabasını beslemek konusunu azımsamayalım, biraz gözleyelim olay nereye gidecek" demişler. Bunu niye yazdı acaba? Aba altından sopa gösteriyor herhalde. Bak sen şu işe: “Görülme çabasıymış” devleti, iktidarı ve örgütü karşımıza almak! Her birinin kendilerine karşı çıkanlara neler yaptığını gayet iyi biliyorken üstelik!
"İliştirilmiş"in ne olduğuna sözlükten bakan herkes kabul eder ki, kendisi hem 2013 sürecinin hem bu “sürecin” "iliştirilmiş" gazetecisidir. O dönemde (ve bugün de) Kandil'e her isteyen gidemiyordu herhalde, gidip de kitabını yazıp ondan sonra da hayatına rahatça devam edemiyordu en azından. Gerçi o “süreç” çakılınca hanımefendi Kürt meselesinde yazmayı bıraktı, 2025'te yeniden sahneye çıktı. O tarihten beri yazılarını okuyan sağduyulu herkes konuya nasıl devlet ve örgüt zaviyesinden baktığını görür. Bu iki unsurun güvenini kazanmak herkese nasip olmaz, ona olmuş nasılsa. "İliştirilmiş" terimi durum tespitinden öte bir şey değil. Hoşunuza gitmiyorsa terimi değil duruşunuzu değiştirmeniz gerekir.
Hanımefendi "İliştirilmiş"e güceniyor ama bizlere “akbaba”, “çılgın”, "çürümüş" demekten geri durmuyor. “Akbaba gibi” yazılarına saldırıyormuşuz! Bak sen şu işe!
Kendi payıma merak bile etmiyorum yazılarınızı. Bunu da bir arkadaşım “galiba senden bahsediyor” dedi diye okumak zorunda kaldım.
"Çılgın"lığa ise itirazım yok, hakikaten 24 yıldır resmi tarihin en netameli konularında yazan birine çılgın denmez de ne denir?
Ama niye “çürümüş” oluyorum?
Mangal gibi yüreğim, gerçeğe sadakatim, evrensel değerlere ve haklara saygım yüzünden mi? Halkların kendi kaderini tayin hakkını tavizsiz savunduğum için mi? Tarikatlaşmış bir örgütün hapisteki putuna ve ona tapan zavallılara saygı duymadığım için mi? Sizin deyiminizle "eskiden" ama bana göre "her daim" “Sol ile perçinlenmiş liberal, aydınlık, özgürlükçü biri olarak” ifade özgürlüğüm için sonuna kadar mücadele ettiğim için mi?
Gerçekleri bükmenin de bir sınırı vardır. Ayıp ya.
Turgut Özal’ın prensiydi bir zamanlar. Şimdi DEM Diyarbakır vekili.
Haftanin’deki operasyona askeri helikopter ile katılıp ölen Kürd çocukları için leş diyen Cengiz Çandar şimdi Amed vekili.
Bu utanç bütün Kürdlere yeter.
ÖCALAN İCİN KADININ ÜÇ HALİ
Ben TJA aktivisti Ruşen Seydaoğlu'nun videodaki konuşmasını mantıklı ve anlaşılır buldum. Ta ki sonda varoluşunun referansı olarak "Başkan Öcalan'ın kadınlarla kurduğu yoldaşlık ilişkisi"ne atıf yapana kadar. O cümleyi duymasam, bu twiti de yazmazdım.
Ortamlarda Öcalan'ın kadınlarla ilgili pek çok videosu dolaşıyor. Bunlardan birinde şöyle diyor "Önderlik" makamı:
“Benimle yakınlaşan kadın, güzellikte tırmanışa geçmek zorunda. Şartım o. Köhnemiş kadın, köle kadın anam da olsa zaten kovuyorum ilk anda. Gözlerimle, yüreğimle eze eze… Git önce kendini düzelt. Ağzını düzelt diyorum, şuranı düzelt, buranı düzelt. [Ondan sonra] geleceksin. Zayıf kadınları atmışım. Biraz daha çalışırsan size en güzel insanları yaratacağımı söylüyorum."
İnanmazsınız diye, videosunu alta ekledim. Benzer başka videolar da var.
Çoğu kişi Öcalan'ın 2004 yılındaki avukat görüşmelerinde PJA/Partiya Jina Azad (Özgür Kadın Partisi) projesi bağlamındaki şu sözlerini ise pek bilmez.
“Ciddi bir proje geliştirmek istiyorum. Bir grup kadın yoğunlaşabilir mi. Onları üçe ayırıyorum. Mitolojik bir söylemle anlatacağım. Birincisi tanrıçalık yolunda olan kadınlar, ikincisi melekleşen ya da melek olma yolunda olan kadınlar, üçüncüsü baştan çıkarılması gereken kadınlar. Bunu mitolojik söylemle belirtiyorum. Her grupta on ile yüz arası, toplam azami üç yüze yakın gruplar olur. Bu gruplar oluşursa onlarla ilgilenirim. Her üç grup da önemli. Birbirimizle uğraşırız, onlar mı beni yoldan çıkarır ben mi onları tanrıçalık yoluna sokarım bakacağız. Herkes yerini burada görür; melekleşme yoluna mı girerler, beni baştan çıkarabilirler mi, göreceğiz.”
Ruşen Seydaoğlu doğuştan mı güzel, yoksa Öcalan'ın mecburi kıldığı süreçlerden geçip mi bu duruma ulaştı bilemiyorum. Ama yukarda sadece birkaç örneğini verdiğim bu erkek egemen ve totaliter "pedagojik" yaklaşımı, söylemi, Öcalan'la kurulan "yoldaşlık" ilişkisinin parametreleri olarak içselleştiren birinin "özgür kadın" diye göğsünü gere gere konuşması hakikaten klinik bir vak'a benim için.
Pervin Hanım'ın, dokunsa kapanacak olan kapıyı şoföre kapattırmasındaki kibre bakar mısınız!
Öcalan'ın postacılığını yaparak imtiyaz sahibi olduğunu düşünüyorsa demek. 🤔
Zavallı!
Şaban'ın Pazarlığı veya Öcalan'ın Stratejisi!
Kemal Sunal, namıdiğer Şaban, 70'lerden 90'lara kadar Türk sinemasının efsanevi komedi karakteriydi. Herhalde Türk halkının en popüler komedyeniydi. Aynı zamanda Sunal'ın rol aldığı bu filmler, Kemalizmin Kürt milleti üzerine çizdiği en çirkin imajların da perdedeki temsilidir: Ağa ve şeyh tarafından istismar edilip kandırılan saf köylü Kürtler ve her defasında Kemalist jandarma ya da hakim tarafından kurtarılan o meşhur Kürt prototipi; hani şu tarihsel olarak "aşiretçilik" yüzünden "irtica ve dış güçler" tarafından hep kandırıldığı varsayılan o malum tipleme...
Bir filminde, köyün ağası tüm köy halkını ve köyü satmak için başka bir ağayla el sıkışıp pazarlık yaparken, Şaban birden araya dalar ve o meşhur lafını patlatır: "Çok teessüf ederim Halil Ağa... Beni de mi herkes gibi yüz liraya sattın? Ben o parayı iki günde çıkarırım!"
Köyün ağası (alıcıya dönerek): "Doğru söylüyor. Bu adam var ya, on kişiye bedeldir. Bunu sana bin liraya veririm."
Alıcı ağa: "Sen delirdin mi be? Ben nereden bulayım bin lirayı bu serseri için?"Sonra ekler: "Yok, istemem bunu. Al götür. Suratında meymenet yok zaten."
Şaban (yine araya girerek): "Peki, benim fiyatım da köyün diğer adamları gibi yüz lira olsun!"
Alıcı ağa: "Ulan ben seni bu köyde istemiyorum!"
Şaban: "Peki, burada kalmam için sana kaç para vereyim?"
Alıcı ağa: "Beş yüz lira!"
Şaban: "Tamam, borcum olsun!"
Şaban’ın bu hikayesi kurgusal ve komiktir ama Öcalan’ınki fazlasıyla gerçek ve trajik. Öcalan yaklaşık 50 yıl önce sahneye çıktığında, sloganlarında Büyük Kürdistan'dan aşağısına razı olmuyordu. Yaklaşık 100.000 Kürdün ölümüne, 6 milyon Kürdün mülteci durumuna düşüp yerinden edilmesine ve 4.500 köyün yakılmasına sebep oldu. Sonuç? Askeri olarak tamamen kuşatılmış, "güvenlikleştirilmiş" bir ulus ile dilsel olarak zorla Türkleştirilmiş, geleceksiz ve kavrulmuş bir Kuzey gerçeği.
Sonra Öcalan yakalandı. Irkçı Türk siyasetçilerin aklının ucundan bile geçmeyecek olanı Türkiye için bizzat kendisi yaptı; Kürtleri, mutluluğun "Türkiyeli olmakta" yattığına ikna etmeye çalıştı. Güya Kürtler bağımsız bir Kürt devleti talebine düşmanlık ederse daha bu dünyadayken cennete gidecekti! Kürtlerin bırakın siyasi hakları, kültürel haklara bile ihtiyacı olmadığını ilan etti. Kürtler için en ileri ve en "demokratik" çözümün Türk devletiyle "entegre" olmak olduğunu söyledi. Rojava'yı da sırf bu uğurda kurban etti ve jineolojinin hayata geçmesinin en iyi sembolünün, Ahmet Şart'ın İslam devletine "indimaj" (asimile/dahil) olmak olduğunu ilan etti. Ama Türk devleti yine de onun Türklerin köyüne dönmesine izin vermedi.
Ama gel gör ki, Öcalan tıpkı Şaban gibi günün sonunda yine borçlu kaldı. 50 yıl önce tıpkı Şaban misali işe çok yüksek taleplerle başladı, ama şimdi ne yaparsa yapsın hep borçlu çıkıyor ve PKK'yi kurmadan önce Çankaya'da özgürce bira içtiği o eski günlere bile dönemiyor (Öcalan'ın 1996'da Fatih Altaylı ile yaptığı röportajda "Çankaya'da bira içmeyi özledim" demesine atıfla). 50 yıl önce Kürdistan İşçi Partisi adıyla kurduğu parti, bugün sırf "Mamella" (Mamê Evla / Abdullah Amca / Apo) bir gün özgür kalsın umuduyla "Mamella Hareketi"ne dönüşmüş durumda. Güya Kürdistan'ın kurtuluşunu isteyen bu Mamella, yarım asrın ardından sırf kendi özgürlüğü için Kürdistan'ın iki parçasını Türklere peşkeş çekti. Kendisi de, o "Mamella Hareketi" de her şeyden vazgeçmiş, silahları bırakmış, teslime hazır bir halde sadece Evla'nın (Abdullah'ın) ism-i azamını zikrederek medet umuyorlar. Fakat Türk devleti, Nasır Rezazi'nin o meşhur "Xalo Xalo" şarkısını andıran alaycı bir tavırla, sanki onlara şu minvalde bir türküyle yanıt veriyor: "Evla Evla dedin, kimdir bu Evla... Evla, dünya Kürtlerine ibretliktir evla..."
Şark Bülbülü Türk Filmi | Borcum Olsun #türkfilmi #kemalsunal #shorts https://t.co/BmNbuR8zCJ via @YouTube