@M_Alpdundar 3 yaşındaki oğluma ilk forması gelirse çok mutlu oluruz, gelmezse de yine de bu güzel düşünceniz için çok teşekkürler çocukları sevindirdiğiniz için.
@fmdestekcom Çok güzel izah ettiniz, bu örnekte olduğu gibi elfaz-ı küfür de bir ömür biriktirdiğimizi heba ettirebilir, dikkat etmek lazım, Allah sonumuzu hayretsin.
Bu şehirde satılık olmayanlar da yaşıyor;
Mukayese Değil, Hakikat: Trabzonspor’a Yapılanlar Sulandırılamaz
Son dönemde sıkça karşılaştığımız bir yaklaşım var:
Fenerbahçe’nin Trabzonspor’a yaptıkları konuşulurken, konu bir şekilde Galatasaray’a bağlanıyor.
Bu, masum bir karşılaştırma değildir.
Bu, bilinçli ya da bilinçsiz şekilde hakikati sulandırma çabasıdır.
Şunu en baştan açıkça söylemek gerekir:
Bir mesele anlatılırken başka bir kulübü araya sıkıştırmak, o meselenin ağırlığını azaltır.
Trabzonspor’un yaşadığı, sıradan bir rekabet ya da çoklu kulüp tartışması değildir.
Bu, tek taraflı bir emek gaspıdır.
Özkan Sümer’in yıllar önce söylediği gibi:
Trabzonspor’un sadece kupası değil;
sevinci, övüncü, onuru, prestiji, kazancı, yani her şeyi çalınmıştır.
Bu sözler bir duygusal tepki değil, yaşanmışlığın özetidir.
Galatasaray ile ilgili eleştirisi olan çıkar, açıkça söyler.
“Şu nedenle rakibimdir”,
“şu nedenle karşıyım” der.
Bu anlaşılır, bu meşrudur.
Ancak Fenerbahçe konuşulurken Galatasaray’ı yanına eklemek,
“onlar da yaptı”,
“başkaları da vardı” diyerek meseleyi dağıtmak,
emeği çalanın sorumluluğunu hafifletme çabasıdır.
Aradaki fark şudur:
Bir taraf, Özkan Sümer’in deyimiyle her şeyimizi çalmıştır.
Diğer taraf, futbolcuları ayartmıştır.
Ayartmak da yanlıştır, ahlaksızlıktır.
Ama buna karşı yönetimsel refleks geliştirebilirsin, önlem alabilirsin.
Fenerbahçe ise sadece kupayı çalmakla kalmamıştır.
Bu hırsızlığı kamuoyuna “kumpas” söylemiyle meşrulaştırmaya çalışmıştır.
Yetmemiş, Trabzonspor’un şampiyon olduğu sezon İstanbul’da şampiyonluk kutlamasına bile karşı çıkmıştır.
Yalnız Trabzonspor’u değil, Trabzonlu’yu dahi hazmedememiştir.
Yargıtay kararından sonra yapılan açıklamalarla
Trabzonspor taraftarı üstü örtülü şekilde tehdit edilmiştir.
Bu nedenle taraftarlar yerel basında basın açıklamaları yapmak zorunda kalmıştır.
Bu tablo, bir spor rekabetinin değil, bir düşmanlığın fotoğrafıdır.
Ve işin en acı tarafı şudur:
2010–2011 sezonunda Eskişehir maçı sonrası
“Bu sene de bizi şampiyon yapmayacaklar” diyen
Çelik kardeşimiz, kalpten hayata veda etmiştir.
Bir camianın yaşadıkları yalnız kupayla ölçülemez.
Bir canın gittiği yerde,
bir şehrin çocuklarının sevinci çalınmışken,
başka kulüplerle kıyas yaparak meseleyi yumuşatmak,
emeği çalanın işine yarar.
Bu nedenle kavramları doğru koymak zorundayız:
Fenerbahçe dışındaki kulüpler Trabzonspor’un rakibidir.
Fenerbahçe ise emeğini çalana ne denirse odur.
Bu bir nefret dili değil,
bu bir hakikatin tarifidir.
Mukayese ederek değil,
gerçeği olduğu gibi söyleyerek adalet aranır.
Trabzonspor’un yaşadıkları,
başka hiçbir kulübün adı araya sokularak hafifletilemez, örtülemez, sulandırılamaz.
Bu böyle bilinmelidir.
"Batının teknolojisini benimseyelim ama ahlaki ve fikri değerlerini kendimizden uzak tutalım." Bu mümkün müdür?
...
Bilhassa Batı medeniyetinin İslâm ülkelerine baskıda bulunduğu dönemlerde yaygınlık kazanan ve hala kurtulamadığımız bir hastalık kemirmektedir zihinlerimizi: Batı'nın maddi yani teknik gücü karşısında yılgınlık. Bu yılgınlık, çıkış yolu arayan birçok düşünce adamına şöyle bir çözümü ilham etmiştir: Çağın (yani Batı'nın) maddi gücünün esası olan teknolojiyi benimseyelim ama onun ahlaki ve fikri değerlerini kendimizden uzak tutalım. Bu konuda Japonya örneği de dillere pelesenk edilmiştir. İlk bakışta son derece yerinde bir çözüm yolu gibi görünen ve birçok insanın samimiyetle gerçekleşeceğine bel bağladıkları bu yaklaşım, aslında meseleyi hiç anlamamaktan doğan bir ifadedir. Seçmeciliği günlük hayatımıza hakim kılmaktan başka bir işe yaramayan ve aslında bizi bugün yaşadığımız rezilane durumun pek uzağına götürmeyecek bir çözüm.
İslâm değerlerinin çağımızın bilim ve teknik kafasıyla birleşip beraber yaşayacağını ummak bir avuntudan ibarettir. Çünkü günümüze hakim olan bilim ve teknik, Batı'da belli bir dönemde belirlenmiş bir kafa yapısının uzantısıdır; belli bir toplumsal yapının sinesinde gelişmiş, vasıfları İslam'a taban tabana zıt bir sınıf eliyle gücünü dünya ölçüsünde yaymıştır. Bilimin ilerlemesi, bilime has özelliklerden değil, o bilim görüşünden en çok faydalanan insanlar yüzündendir. Bu yüzdendir ki bugünkü hayatı biçimlendiren teknik teçhizat değil, o teknik teçhizatın ortaya çıkmasına ve bazı insanların kâr ve kuvvet sağlamasına yol açan müesseselerdir.
İmdi, Müslümanlar hem o müesseseleri reddedip hem de o müesseselerin ürünü olan teknik ve bilimsel yapıyı nasıl kendi hayatlarına adapte edeceklerdir? Açıkça ve şuurla kavramamız gereken nokta, Batı'nın inancı, felsefesi, bilimi ve tekniğiyle bir bütün olduğu ve reddedilecekse tümden, kabul edilecekse yine tümden kabul edilmesi gerekeceğidir.
Yani ne yapalım, diyecektir bazıları, adam atom reaktörleriyle dev bir endüstriyi harekete geçirmişken, bunca uydu ile dünyanın çevresini saracak bir teknolojiyi geliştirmişken biz savunmasız, güçsüz, maddi teçhizatı Batınınkinden geri bir İslâm Devleti'ni nasıl ayakta tutabiliriz? Bu tekniği onlardan almayalım mı? Her şeyden önce şunu kafamızda iyi tutalım ki bir İslam Devleti'nin söz konusu edilebilmesi için Müslümanların birçok önemli imtihanı başarıyla vermiş olmaları gerekir. Bu imtihanlarda başarılı olmak da teknolojik üstünlüğü gerektirmeyecektir. Müslümanların tek tek ve topluca kendi kalitelerini yani İslam'a has kalitelerini geliştirmiş olmaları gerekecektir. Bütün bu çabaların sonunda varılacak İslâm Devleti veya herhangi bir İslâmi toplum yapısı, kolaylıkla kendi hayat tarzına uygun maddi kuvveti üretecektir. Bu kuvvet, Batınınkine benzer bir teknik gelişim sonucunda elde edilmeyecektir. Ama hiç şüphesiz ki Batı'nın silahlarını tesirsiz kılacak özelliklere sahip olacaktır. Daha açıkçası Müslümanca bir hayat tarzının uzantısı olan teknolojik bir teçhizat sahibi olunacaktır.
İslâmi mücadele, peşin uzlaşmanın uzantısı olarak yürütülmemelidir. Batı'nın bilimsel kapasitesinin üstünlüğünü kabul ederek girişilecek savaş bizi nereye kadar götürebilir? Hem sonra senin tekniğin üstün ve iyi, benimse inancım üstün ve iyi diyebilecek kadar saçmalamamız mümkün mü? Esas meselemiz, her yönüyle Müslümanca bir hayatı göze alıp sonuna kadar götürebilecek inanç kuvvetini elde bulundurmamızdır.
İsmet Özel, Üç Mesele (1978)
“Bana ne Türkiye’den!” diyen herkes dinden çıkmıştır.
İstiklâl Marşı’nda diyor ki,
“Canı, cananı, bütün varımı alsın da Huda,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda.”
Günlük dili kullandığımız kafayla bu meseleyi anlamaya çalışırsak, “Böyle saçma bir şey olur mu? Canın olmayacak, sevgilin olmayacak, bütün varın da elinden gidecek. Sen zaten o vatanda olmayacaksın. Demek ki biz Türkler öyle bir şeye gözümüzü dikmişiz ki onun için veremeyeceğimiz şeyler yok.
“Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır, atanı”
Yani senin ortaya çıkman için birileri öyle şeyler yaptılar ki, sen en azından onların yaptıklarına ihanet etme, en azından. İnsanlar neden şehit olur? Canlarından geçiyorlar, değil mi? Bunun bir mantığının olması lâzım. Niye ölüyorsun? İşte Türkiye’nin mevcudiyeti böyle bir şeydir. Dünyada bulunuş sebebine ihanet etmemek için her şeyinden vazgeçiyorsun. Türkiye toprakları, Türk toprakları Dârül-İslâm haline getirilerek vatanlaşmış topraklardır. Bu bütün dünyada cereyan etmiş ilk ve son hadisedir. Bir yer dârül-İslâm olmakla aynı zamanda vatan olmaktadır. Bunu defalarca anlattım. Müslümanlar Mısır’ı fethettiler. Mısır neresi? Mısırlıların vatanı. Müslümanlar Mısır’ı fethetmekle Mısırlılara bir vatan vermediler. Mısır zaten onların vatanıydı. Bunu diğer fethedilmiş yerler için de söyleyebilirsiniz. Sadece bugün Türkiye adını verdiğimiz topraklardır ki Dârül-İslâm olması sebebi ile vatan olma vasfını kazanmıştır. Onun için, “Bana ne Türkiye’den!” diyen herkes dinden çıkmıştır. Bunu Arap da diyemez, İranlı da diyemez, Afgan da diyemez, Kürt de diyemez, İrlandalı da diyemez.
İsmet Özel, 24 Eylül 2011 Cumartesi Ankara "Anayasa'dan İstiklâl Marşı Çıkmaz, İstiklâl Marşı'ndan Anayasa Çıkar" Panelindeki konuşmasından
Ben en çok şuna takılıyorum; teknolojinin kazandırdığı zaman insana birçok açıdan fayda sağlamadı. Bugün evdeki konfor sağlayan teknolojik aletlerden sanal dünyadaki yapay zekaya kadar birçok şeyin insana sağladığı zaman anksiyete, depresyon, yalnızlaşma, aptallaşma olarak geri döndü. İnsanlar arta kalan vakitlerinde daha fazla üretmiyorlar daha fazla boş vakit geçiriyorlar, daha fazla gereksiz içeriğe maruz kalıyorlar, akıllarından bile geçmeyen hayatların neden kendilerinde olmadığını düşünüyorlar.
Öte yandan üretkenlik artsa da kof ve ruhsuz nesnelere dönüştü her şey. Bugün müzik, edebiyat, felsefe, mimari ve daha aklınıza gelecek birçok alanda yapılan içeriklerin hemen tamamına yakını herhangi bir şey söylemiyor. Binalar sadece barınmadan ibaret inşa ediliyor. Mekanlar insani olandan uzak kurgulanıyor. Eşya için estetik kaygı lüks artık. Her şey imite ve sahte. Bu yüzden bu tarz gelişmeler bana heyecan vermekten ziyade korkunç geliyor. İnsan gittikçe yavan ve sığ olmaya, düşünmekten, estetik zevkten mahrum olmaya doğru itiliyor. İşin garibi bu gayet doğal ve memnun edici bir şekilde karşılanıyor.
▪️Bize yutturulan yalanların başında Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin "kurucu fikri, kurucu anlayışı" var.
▪️Türkiye Cumhuriyeti bir İslâm Cumhuriyeti olarak şekil aldı.
▪️Laiklik 1937 yılında 'Altı Ok'un Anayasa'ya girmesiyle beraber resmi hayatın bir parçası oldu. Yani Türkiye'de devlet idaresi bakımından laiklik en gözden çıkarılabilecek prensiptir.
İsmet Özel
Türklere " Aslî Vatan Anavatan Orta Asya" hikayeleri uyduranların kimlerin ekmeğine yağ sürdüğünü görüyor musunuz?
Türkiye yoksa, Türk yok. Türk'ün anavatanı da baba vatanı da Türkiye'dir. Türk de, Türkçe de Türkiye'nin mahsulü olarak vücuda gelmiştir.
Tanımları, kavramları tahrif ederek sahip çıktıklarını zanneden zımni artıklarına fırsat vermeyin !
Bize ait olan tanımlamaları bizden almalarına müsaade etmeyin. Dahası o tanımlara onlar sahip çıkıyorlar diye onlara ait zannedip kavramlarımıza alemlerimize sırt çevirmeyin !
Nevruz ne Türk'ün ne de Kürt'ün bayram'ıdır. Kürtler, Müslüman ve Sünnîdir. Mecusilikten gelen Nevruz'u bayram kabul etmek Müslüman olmakla ele geçen yükselme imkanının kıymetini bilmemek demektir. Türkiye'yi var eden ve birlik içinde tutan İslâm'dan başka bir şey değildir.
"Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- (hicretten sonra Mekke'den) Medine'ye geldiklerinde, Medinelilerin (Nevruz günü ile Mehricân günü diye) eğlendikleri iki günleri vardı.
Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-:
– Bu günler nedir? Diye sordu.
Medineliler:
– Biz (İslâm'dan önce), câhiliyet devrinden beri bu günlerde eğleniriz, dediler.
Bunun üzerine Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:
- Şüphesiz Allah size, o iki günün yerine daha hayırlı olan iki bayramı: Kurban bayramı ile Ramazan bayramını vermiştir."
[Ebu Davud; hadis no: 1134. Nesâî; hadis no: 1556. hadis sahih idir.]
"Sözlerin en doğrusu Allah'ın kitabıdır, yolların en hayırlısı Muhammed'in (s.a.v) yoludur. İşlerin en şerlisi muhdes olanlardır. Dine sonradan sokulan her şey bid'attır, her bid'at dalalettir ve her dalalet ateştedir."
[Müslim, 867; Nesai, 3/188]
Muhammed ümmetindeniz, Türk milletindeniz, kahraman ırka mensubuz. Vatanın, sancağın, ordun, edebiyatın, tarihin olmadan yaşadığın Müslümanlık gâvurları rahatsız etmez. Kahramanmaraşlıların dediği gibi bayraksız Cuma namazı da olmaz. İstiklâli olmayan İslâm kimin İslam'ı?
"Türküm; ama Müslüman değilim," diyen adam, gözlem altına alınması gereken bir insandır.
Eğer Müslümanlık dışında Türklük varsa, o zaman adamlar:
"Gidin geldiğiniz yere diyecekler."
Ermeniler söylüyor zaten:
"Sen kimsin? Biz binlerce yıldır buradayız" diyorlar
İSMET ÖZEL
Dünya sisteminin elinin altında bulunan yerli ve yabancı unsurlar niçin Türk'süz İslâm istiyor? Çünkü ülkeye rengini veren bir İslâm istemiyorlar; renklerden biri olabilir.
"Vatansız yaşamayı namussuz yaşamakla bir tutarız, Hicret'ten beri bu böyle" diyen Türk'ten başka kim var?