Ömer Hayyam bu şiiri tam 800 yıl önce yazmış!
'Irmaklarından şaraplar akacak' diyorsun
Cennet-i alâ meyhane midir?
'Her mümin'e iki huri' diyorsun
Cennet-i alâ kerhane midir?
* * *
Tanrı bize cennette vaat ettiği şarabı
Niçin haram etsin bu dünyada, akla sığar mı?
Bir sarhoş arap, devesini vurmuş Hamza'nın
Peygamber de yasak etmiş arap'a şarabı
* * *
Beni özene bezene yaratan kim? Sen
Ne yapacağımı da yazmışsın önceden
Demek günah işleten de sensin bana
O zaman nedir o cennet cehennem?
* * *
Kim senin 'yasa'nı çiğnemedi ki söyle?
Günahsız bir ömrün ne tadı kalır söyle.
Yaptığım kötülüğü kötülükle ödetirsen eğer
Seninle benim aramda ne fark kalır ki söyle
* * *
Tanrı bizi çamurdan yarattığında
Biliyordu bu dünyada ne işimiz olacak
İşlediğim günahlar hep onun emriyledir
O halde cehennemde beni niçin yakacak?
* * *
İsyan edip karşında duracağım, neredesin?
Karanlığı, ışığa yoracağım, neredesin?
İbadete karşılık cenneti alacaksam
'Bağış mı ticaret mi' diye soracağım, neredesin?
* * *
Kör cehalet çirkefleştirir insanları.
Suskunluğum asaletimdendir.
Her lafa verecek bir cevabım var elbet
Lakin bir lafa bakarım laf mı diye,
Bir de söyleyene bakarım adam mı diye
* * *
Dünya, üç beş bilgisizin elinde
Sanırlar ki tüm bilgiler kendilerinde
Üzülme, eşek eşeği beğenir
Bir hayır var sana kötü demelerinde
* * *
Sen bu dünyanın sırrına eremezsin
Erenlerin dilini de sökemezsin
Öyleyse iç şarabı, cennet et dünyayı
Öteki cennete ya girer, ya giremezsin
* * *
Niceleri geldi, neler istediler
Sonunda dünyayı bırakıp gittiler
Sen hiç gitmeyecek gibisin değil mi?
O gidenler de hep senin gibiydiler
******
İçin temiz olmadıktan sonra
Hacı hoca olmuşsun kaç para
Hırka, tespih, post, seccade güzel
Ama TANRI KANAR MI BUNLARA?
Sen sofusun hep dinden dem vurursun
Bana da sapık dinsiz der durursun
Peki, ben ne görünüyorsam O'yum
YA SEN NE GÖRÜNÜYORSAN O'MUSUN?
Sen içmiyorsan içenleri kınama bari
Bırak aldatmacayı ikiyüzlülükleri
ŞARAP İÇMEM DİYE ÖVÜNÜYORSUN AMA
YEDİĞİN HALTLAR YANINDA ŞARAP NEDİR Kİ..
Ey kara cübbeli senin gündüzün gece
Taş atma dünyayı bilmek isteyenlere
ONLAR YARATANIN SANATI PEŞİNDELER
SENİNSE AKLIN ABDEST BOZAN ŞEYLERDE....
Ben kadehten çekmem artık elimi;
Tutmam senin kitabını minberini.
Sen kuru bir softasın, ben yaş bir sapık
CEHENNEMDE SEN Mİ DAHA İYİ YANARSIN, BEN Mİ?..
Seni kuru softaların softası seni
Seni cehenneme kömür olası seni
Sen mi haktan rahmet dileyeceksin bana ?
HAKKA AKIL ÖĞRETMEK SENİN HADDİNE Mİ ?
Yaşamın sırlarını bileydin
Ölümün de sırlarını çözerdin
Bugün aklın var, bir şey bildiğin yok
YARIN AKILSIZ NEYİ BİLECEKSİN
Ey kör!
Bu yer, bu gök, bu yıldızlar, boştur boş !
Bırak onu bunu da gönlünü hoş tut hoş !
Şu durmadan kurulup dağılan evrende
BİR NEFESTİR ALACAĞIN,
O DA BOŞTUR BOŞ !
OKUDUM, ÜZÜLDÜM, UTANDIM
Adını bilmediğimiz daha ne Cevherlerimiz Vardır ..
Bir ülke bir millet nasıl cemaatleşir ve köleleşir?!.
Yıl 1936…
Denizli’nin Acıpayam İlçesi’nde görevli bir grup öğretmen havanın güzelliğinden faydalanıp pikniğe gittiler…
Şahane doğanın kucağında eğlenirlerken keçilerini otlatan küçük bir çobanla karşılaştılar; yanlarına davet edip çay ikram ettiler, ismini sordular.
Küçük çoban ürkek bir sesle yanıt verdi:
–Hüseyin…
Öğretmenlerden biri yanındaki gazeteyi uzatıp “Okuma yazma biliyor musun, bunu okuyabilir misin?” diye sordu.
O tarihlerde okuma yazma bilenlerin sayısı o kadar azdı ki, okuma öğrenenlerin diplomaları bizzat valiler tarafından imzalanmaktaydı!..
Küçük Hüseyin okuma bilmediği için gazeteyi almayı kabul etmeyince öğretmen bu kez yaşını ve neden okula gitmediğini sordu..
Yanıt hazindi:
–Yaşım 12…
3 yaşında annemi, geçen yıl da babamı kaybettim!..
Talihsiz çocuğun aslında çok zeki olduğunu fark eden öğretmenler mutlaka okumasını tembihlediler…
Hüseyin, öğretmenlerin verdiği desteğin yarattığı heyecanla Denizli’de parasız yatılı okuluna kaydoldu..
Bir süre sonra katıldığı bir matematik yarışmasında Hüseyin’e bir kitap armağan edildi.
O gece kitabı okuyup bitirdi ve ertesi gün Fen Bilgisi öğretmenine giderek şöyle dedi:
–Bu kitapta eksiklik var!..
Öğretmen çok şaşırdı.
Çünkü Hüseyin’in “eksiklik var” dediği kitap Görecelik Teorisini anlatıyordu!..
Hüseyin bu teorinin önemli bir parçasının kitapta bulunmadığını fark etmişti!..
Fen öğretmeni konuyu İstanbul Teknik Üniversitesi’ndeki hocası fizik profesörü Nusret Kürkçüoğlu’na mektupla bildirdi ve şu yanıtı aldı:
–Hüseyin liseyi bitirince yanıma gelsin!..
Albert Einstein’e uzanan yol!..
Hüseyin aynen öyle yaptı…
İTÜ Elektrik Mühendisliği’nde okumaya başladı…
Ancak yaptığı çalışmaları, ürettiği projeleri hocaları dahi anlayamıyordu.
O hocalardan biri “Bu çalışmaları ancak Amerika Boston’daki Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nde (MIT) görevli Prof. Dr. Morse bilir” deyip, mektupla ona gönderdi.
Gelen yanıt müthişti:
–Hüseyin’in bu yaptığını 5 yıl önce bir grup akademisyen buldu, ama bunu Hüseyin’in tek başına bulması olağanüstü bir şey...
Biz masraflarını karşılayacağız. Amerika’ya gelsin!..”
Hüseyin 1952 yılında yüksek elektrik mühendisi diplomasıyla İTÜ’den mezun oldu.
Bir gazetenin yaptığı kampanya ile toplanan parayla ABD’ye giden bir gemiye bindirildi.
Uzun bir yolculuktan sonra MIT’de Prof. Morse’un karşısına geçti.
Morse, Hüseyin’in tez hocası olacaktı ancak genç adamın İngilizcesi yetersizdi, profesörün söylediklerini tam olarak anlayamıyordu.
Onun da yolunu buldu, hocasına dönüp şöyle dedi:
–Write on the blackboard/ Tahtaya yazın!.
Hocasının tahtaya yazdığı tez konusunu defterine geçirdi ve üniversiteden ayrıldı.
MIT’de tez konuları genellikle 5 ile 9 yıl gibi bir sürede bitirilebiliyordu, ancak Hüseyin 3 ay sonra Morse’un karşısındaydı!..
Profesör, büyük bir şaşkınlıkla incelediği tezin mükemmel olduğuna karar verdi ancak MIT’de hemen diploma verilemiyordu.
Hüseyin başka dersler aldı ve 2 yıl sonra doktorasını alarak bu kez Princeton Üniversitesi’ne başvurdu ve orada dahi fizikçi Albert Einstein’ın öğrencisi oldu!..
Birkaç yıl sonra Boston’a dönüp, icatları destekleyen bir firmada çalışmaya başladı.
İlk büyük buluşunu 1960’ların başında yaptı.
–Sesle kumanda edilen bilgisayar!..
Cumhuriyetin erdemi!
Daha inanılmazı da var:
–Hüseyin, 1958 yılında çalışmalarını yakından izlediği Einstein’ın kendisi kadar ünlü “Fonksiyon Teorisi”nde eksiklikler tespit etti ve bunu bir mektupla kendisine de bildirdi, iyi mi!..
Ancak mektup ulaşmadan Einstein öldü!..
Hüseyin bu eksikliği ünlü bir bilim dergisinde yayımlayınca adeta kıyamet koptu.
Bilim dünyası ikiye bölündü!.
Ve Einstein’in kuramına karşı Hüseyin’in “Kütle Çekim Kuramı” da literatüre girdi!..
Bugün dünyada çok yaygın olarak kullanılan “Siri”, “Google”, “Now”, “Cortana” gibi sesli komut sisteminin mucidi Prof. Dr. Hüseyin Yılmaz, 27 ocak 2013’te yaşamını yitirdi…
Şimdi… Gelelim kıssadan hisseye; kendimi de katarak soruyorum:
–Bu müthiş, bu dünya bilim tarihine kazınmış ismi içimizden kaç kişi biliyor acaba?!.
Daha acıklı bir soru sorayım.
Şayet Nobel Kimya Ödülü’nü kazanmasaydı, Mardin’de yoksulluk içinde başlayan yaşamını, dünyanın en önemli bilim insanlarından biri olarak sürdüren Prof. Dr. Aziz Sancar’ı kaç kişi bilecek, tanıyacak, gurur duyacaktı?!.
Dünyaca ünlü, adı tıp literatürüne geçmiş Beyin Cerrahı Prof. Dr. Gazi Yaşargil’i kaç kişi tanıyor, biliyor acaba?!.
Çok sesli müzik alanında harikalar yaratan müzisyenlerimizi;
Fazıl Say’ı, İdil Biret’i, Gülsin Onay’ı, Güner, Süher Pekinel kardeşleri, Suna Kan’ı, Gürer Aykal’ı bırakın dinlemeyi, izlemeyi, kaç kişi adlarını biliyor acaba?!.
Futbol dışında dünyada büyük başarılar elde eden sporcularımızı kaç yurttaşımız tanır çok merak ediyorum!..
Örnek çok, yüzlerce…
Hüseyin Yılmaz’ı Boğaziçi Aydınlar Topluluğu Grubu’nda yayımlanan bir mesaj ile tanıma fırsatı buldum.
Bu büyük bilim adamı önünde, tıpkı diğer kahramanlarımızın olduğu gibi saygı ve sevgiyle eğiliyorum. Bir önemli uyarı da bize,
Türk milletine:
–Kahramanlarını, yüz ağartan önderlerini, bilim, kültür, sanat insanlarını baş tacı etmeyen, unutan, adını bile bilmeyen toplumların gideceği yer çıkmaz sokaktır; olup olacakları da cemaat ya da köleliktir!..
Geçmişten ders alınması gereken, Cumhuriyetin erdemini gayet net anlatan bir öykü…
LÜTFEN OKUYAN OKUDUM YAZABİLİR Mİ SAYGILAR.
CELAL ŞENGÖR
75 YAŞINDA BİR ÖĞRETMEN AĞABEYİNİZ OLARAK
LÜTFEN BU YAZIYI OKUYUNUZ.
ProfeSÖR DR. CELAL ŞENGÖR'ÜN TWEETİ
Aptallar kontrolsüz bir şekilde çoğaldı!
Bu ülkede okullarda zorunlu 'DÜN' dersi verilmeli, çabuk unutuyoruz.
100 yıl önce "Beni Türk hekimlerine emanet ediniz" diyen bir anlayıştan "giderlerse gitsinler" diyen bir anlayışla karşı karşıyayız. Daha neler göreceğiz.
Biri emlak zengini iken diğerinin
kendini asması
Bir bebeğe doğar doğmaz tektaş yüzük alıp, diğerinin mama bulamaması
Günde 2 saat calışan imamın 41.222 TL alıp, 12 saat çalışan işçinin 26.104 TL alması
Bunlar Allah'ın imtihanı değil kulun adaletsizliği.
Akp'nin %97 oy aldığı Urfa'nın Harran ilçesinde üniversite mezunu %3
Akp'nin %3 oy aldığı Tunceli'de üniversite mezunu %97
Twit bu kadar.
600 sene padişahın kuluydunuz, 300 sene de halifeye kul oldunuz. Cumhuriyet sayesinde Allah’a kul olmayı öğrendiniz. Bu yüzden mi ATATÜRK'e düşmansınız?
Yarısı çöl olan İsrail dünyaya tohum satsın. Tarım ülkesi Türkiye, İsrail'den 174 Milyon dolara 45 ton tohum alsın!
814.500 km kare toprak bırakan Atatürk'ü sevmiyor, o toprağın üzerine 2 köprü yapana tapıyor. Biz de bu insanlara tarih anlatıyoruz!
Türkiye’de; 1 profesör, 1 doktor, 1 öğretmen maaşını toplarsanız Almanya’da 1 kasiyer maaşına denk geliyor.
Hırsızlar çalarken değil paylaşırken kavga eder.
Atatürk sevgisi maya gibidir, sütü bozuk olanda tutmaz..
Avrupa'ya ihraç ettiklerimiz :
-Doktor
-Hemşire
-Yazılımcı
-Mühendis
-Öğretmen
Avrupa'dan ithal ettiklerimiz :
-Çöp
Bim'de, A101'de, Şok Market'te Milli Eğitim Bakanlığı'ndan daha fazla öğretmen çalışıyor!
Enflasyon %73 ise, elektriğe niye %240 zam yapıyorsunuz?
Enflasyon %240 ise, maaşlara niye %5 zam yapıyoruz?
Köy Enstitüleri neden kapatıldı biliyor musunuz ? Köy Enstitüleri köy çocuklarını ağaya ırgat, cehalete köle, şeyhe mürit, politikacaya kurban olmaktan kurtaran kurumlardı.
9 tane SEKA fabrikası satılırken alkışlarsanız, 120 yaprak kareli defteri 45 liraya alırsınız.....
Koskoca ülkem Araplar için darphane, Bulgarlar için AVM, Suriyeliler için doğumhane, Bizim için de tımarhane oldu!
Milletvekili seçerken ilkokul zekası arayan zihniyet, memur seçerken Profesör zekası arıyor...
Atatürk şapka taktı ve batıya özendirdi diyenlere; Elinizdeki telefon, bilgisayar, araba vs Osmanlı malı mı ?
Celal Şengör
Bir daha, bir daha okuyup paylaşmakta yarar var! Paylaşan arkadaşlara teşekkürler!
19 Mayıs, yalnızca emperyalizmden kurtuluşun değil; aydınlanmanın, kalkınmanın, laik demokrasinin kıvılcımıdır. Deniz Gezmişler bu bilinçle 19 Mayıs 1968’de Samsun’dan Ankara’ya “Tam Bağımsız Türkiye İçin Mustafa Kemal Yürüyüşü’nü” gerçekleştirmişlerdi.
Doktor, “Anneniz artık tek başına yaşayamaz” dediğinde, sekiz kardeş birden başını öne eğdi.
Sanki aynı evin çocukları değil de… Otogarda bekleyen yabancılar gibiydiler.
“Bakımı 24 saat olmalı,” dedi doktor.
“İçinizden biri üstlenmezse, bir bakım evi düşünmeniz gerekecek.”
Odada sessizlik oldu.
Annem ilk başta gülümsüyordu.
O gururlu annelerin gülüşü vardı yüzünde…
Hani “Ben iyi evlatlar yetiştirdim, şimdi sıra onlarda” diyen bir gülüş.
Tek tek baktı hepimize.
Sanki yıllardır bu an için biriktirmişti bakışlarını.
Sekiz evlat…
Sekiz bayram sabahı erkenden kalkıp hazırladığı sofralar.
Sekiz okul çantası.
Sekiz doğum günü.
Sekiz kere “benim en büyük zenginliğim” dediği insanlar.
İlk konuşan abim oldu.
“Anne… bilirsin ben isterim ama kredi var,okul taksitleri ve borç var… zor durumdayız.”
Ablam kolunu bağladı.
“Cuma günü İzmir’e gidiyorum, plan aylar öncesinden yapıldı.”
Bir diğer abim iç çekti.
“İş zaten pamuk ipliğine bağlı… şimdi bırakırsam biterim.”
Biri “eşim kabul etmez” dedi.
Biri “ev küçük” dedi.
Biri “belim kaldırmaz” dedi.
Biri “resmi işleri ben hallederim” dedi.
Biri “sık sık ziyarete gelirim” dedi.
O an annemin yüzünden bir şey çekildi.
Bir anda değil…
Yavaş yavaş.
Gerçeğin insana oturduğu o ince an vardır ya…
İşte tam o.
Gözleri dolmadan önce anladı.
Bu kadın…
Babam evi terk ettiğinde iki işte çalışan kadındı.
Yemeği sulandırıp hepimize yetiren kadındı.
Aynı montu yıllarca giyip bize ayakkabı alan kadındı.
Ve hep şunu söylerdi:
“Ben yaşlanmaktan korkmam… evlatlarım var.”
Ben en küçüğüm.
Geç doğan.
Hesapta olmayan.
Abilerden, ablalardan kalan kıyafetleri giyen.
Aile fotoğraflarında “hadi sen de gel” denince kadraja giren.
Sevilen değildim belki…Maddi manevi en basarisizlarıydım.Koca bir O dır o yazmıştı günlüğüne benim için abim.Okuyunca ne kadar üzülmüştüm.
Ama görmezden gelinmeye alışmıştım.
Yine de o gün…
Annemin doktorun yanında ağlamamaya çalıştığını görünce içimde bir şey kırıldı.
Sessizce yanına gittim.
Elini tuttum.
Soğuktu.
Eskisinden daha küçüktü sanki.
“Anne,” dedim,
“Benimle geliyorsun.”
O an odadaki sessizlik değişti.
Bu sefer utanç vardı.
Ablam hemen döndü:
“Sen kiracısın ve tek odalı studyo dairede yaşıyorsun.”
“Biliyorum.”
Abim alttan alay etti:
“Gece çalışıyorsun markette.”
“Biliyorum.”
“Tek başına altından kalkamazsın ,” dedi biri.
Hepsine baktım.
İnsanlar sorumluluktan kaçarken ne kadar akıllı konuşuyor…
O gün öğrendim.
“Kolay olacak demiyorum,” dedim.
“Yalnız kalmayacak diyorum.”
Annem o an ağladı.
Sessiz sessiz…
Yaşlı insanların kimseye yük olmamak için ağladığı gibi.
Elimi sıktı.
“Yok yavrum… hayatını mahvetmeyeyim,” dedi.
İşte o cümle…
İnsanı içinden yıkan cümle.
Çünkü her şeyini verdiği çocuklardan sonra bile…
Hâlâ “yük olur muyum” diye düşünüyordu.
Ben hep güçlü olmalıyım çekirdek inancı vardı.
Eğildim, sarıldım.
“Sen benim hayatımı mahvetmezsin,” dedim.
“Sen bana hayat verdin.”
Kimse yüzüme bakamadı.
Sonra yumuşadılar.
“Masrafı paylaşırız…”
“Sırayla bakarız…”
“Bir bakıcı ayarlarız…”
Ama geç kalmıştı.
Herkes fedakâr olur…
Bir başkası yükü alınca.
O gece hastanede plastik sandalyede uyudum.
Boynum tutuldu.
Ayaklarım ağrıdı.
Hesabımda 3-5 kuruş vardı sadece.
Ama gece yarısı annem uykusunda elimi aradı…
Tıpkı ben küçükken yaptığı gibi.
Ve o an anladım:
Aile kanla kurulur…
Ama sevgiyle ayakta kalır.
Çocuk büyütürsün…
Ömrünü verirsin…
Yine de yaşlanınca bir odada tek başına kalabilirsin.
Çünkü bazı insanlar…
Sana verdiklerin için değil,
Onlardan bir şey istemediğin zaman seni sever.
Ve bazen…
En az sevilen çocuk,
En çok sahip çıkan olur.
Kimse bunu yüksek sesle söylemek istemez.
Ama gerçek bu.
En sonunda gelen…
En başarılı olan değildir.
En çok konuşan değildir.
Anneler Günü’nde en güzel mesajı yazan da değildir.
O sessizlik çöktüğünde…
Seni yalnız bırakmaya dayanamayan kişidir.
ATATÜRK’ün ekmeğini yiyen herkese... ‼️
💥
Hazırmısınız şaşırmaya…?
Hadi başlıyoruz ..
İsterseniz çay koyun
Zira mevzu derin.,
Bugün yolculuğumuz
1930-1938 aralığına ..
Konu FREUD
daha doğrusu
Freud ve Atatürk..
FREUD
kim diyenler olabilir
Kısaca O psikanalizin babası”” desek yanlış olmaz..
bakın Freud
Ne demiş…
ATATÜRK için
Her ülkenin değerli sanatçıları
Ve liderleri vardır ….
FAKAT Atatürk bunların üstünde
başka bir adamdı.
O insanlığın sanatçısıdır!*
Evet
aynen böyle demiş
Pisko analizin babası Freud
Britanya imparatorluğunun
varoluş hikayesini irdelerken,
Yakın tarihle ilgili inanılmaz
bir bilgiyle karşılaştım.
Bu bilgi şu ana kadar,
Neden Türkiye’de bilinmez diye de
içten içe hayıflandım….
Sonra da bu bilgiyi,
15 yıldır tanıdığım BBC çalışanı arkadaşıma,
Kraliyet sarayı tarih direktörüne teyit ettirdim...
Yıl 1936.
İngiltere Kralı VIII Edward,
Türkiye’ye geliyor...
ATATÜRK tarafından
ağırlanıp, uğurlanıyor...
Kral,
Londra’ya dönünce,
Kraliyet sarayında “tarihçilere ve düşünürlere"
sekiz saat süren bir yemek veriyor...
Düşünür ve tarihçiler Kral’a,
“Bize Mustafa Kemal Atatürk’ü" anlatın diyorlar...
Kral anlatıyor,
Herkes düşüncelerini sıralıyor...
Son sözü,
Freud alıyor...
Sigmund Freud,
Psikanaliz biliminin kurucusu
dünyaca ünlü nörolog
ve psikolog...Freud,
Aşk’ı tarif ederken
Aşk cinselliği içerir “ diyen düşünür...
Aynı Freud,1939 yılında
ölmeden bir yıl önce
“aşkın tarifinde yanıldığını itiraf" ediyor...
Sebeb ise,
Bir KARGA !...
Hasta yatağında yatarken,
Kırık penceresinden gagasında
bir adet cevizle karga içeri giriyor...
Cevizi Freud’un baş ucuna bırakıp
pencerede yarım saat melul melul
Freud’u seyredip uçuyor...
İşte o an Freud,
Aşk cinsellikten öte bir duyguymuş diyor...
BURASI ÇOK ÖNEMLİ …..
Freud,
Yemekte son sözlerini,
ATATÜRK için sıralıyor….
Hangi dilden,
Hangi dinden,
Hangi topraktan olursan ol,
ATATÜRK’ü “sevmemek” mümkün mü …!
"Aşk,
Duygular ötesi bir sanatsa,
ATATÜRK’te bir insanlık sanatçısıdır" diyor...
Kral,
Neden böyle
kesin ve keskin düşünüyorsun diyor ..
Freud,
ATATÜRK esir aldığı komutanlara
insanca davrandı...
Esir aldığı bayrakları çiğnemedi,
Ve
çiğnetmedi...
Esir aldığı halklara saygı duydu...
O,Sadece toprağını korudu ...
Ülkesini ve milletini sevdi,
onlar için savaştı...
Tüm insanlığa,
Mazlum milletlere örnek oldu...
Emperyalizme dur dedi...
Çağdaş düzeni kurdu...
Özgürlükleri,
İnançların serbestliğini sağladı
Kadınlara seçme seçilme hakkını verdi
Bilimi,
Doğanın korunmasını,
Sanatı ön plana çıkardı...
Daha ne yapsaydı……!
İşte piskalizn babası Freud,
Böyle sıralıyor düşüncelerini...
Şimdi gel de,
ATATÜRK’ü sevme….?
Hangi hakla,
Hangi vicdana dayanarak
sevmeyeceksin be kardeşim?….!
Hele de,
Yüz yıl geriye yüz tutmuş
bugünün zihniyetine karşı ….!
Türk kanı,
Müslüman kanı taşımayan...
Ama, İnsanlık kanı taşıyan Freud’a gel de
hak verme ….?!
Tesbit ettiğim,
Teyit ettirdiğim bu bilgi,
bu yazım...
Mevcut tarihçilerimize,
Bilim insanlarımıza,
Siyasetçilerimize,
Sanatçılarımıza,
Tüm halkımıza...
Kısaca,
ATATÜRK’ün ekmeğini yiyen herkese...
Galip SARIALTIN'dan Alıntıdır.
"BEDELİ ÖDENMİŞ BİR MİRAS"
Bir adam düşünün; elinde bir imparatorluğun enkazı, kalbinde ise imkansız bir rüya...
O dönemde "kul" kalmak konforluydu. Padişahın dizinin dibinde, sarayın gölgesinde, rütbelerin içinde sahte bir huzurla yaşayabilirdi.
Ama o, "efendi" olmayı değil, milletini "efendi" yapmayı seçti.
Bugün klavyelerimizin başında özgürce eleştiri yaparken, sosyal medyada "bireysel özgürlük" nutukları atarken unutuyoruz: O, bu özgürlüklerin alfabesini kanla yazdı.
Bizim bugün "tercih" dediklerimiz, onun için **"vazgeçişti.
Uykusuz geçen cephe gecelerinde, bir mum ışığında yarının hukukunu, yarının kadın haklarını, yarının fabrikalarını hayal ederken; yanında ne bir danışman ordusu vardı ne de verileri saklayacağı bir dijital bellek.
Sadece çelik gibi bir irade ve bitmek bilmeyen bir vatan sancısı...
Ona "neden?" diye soranlara tek bir cevabı vardı:
Tam bağımsızlık.
Biz bugün onun kurduğu Cumhuriyetin nimetleriyle sefa sürerken, o ömrünü bir harita üzerinde, bir toz bulutunun içinde, bir siperin kuytusunda tüketti.
Şahsi bir servet biriktirmedi, adını banka hesaplarına değil, bir ulusun kalbine yazdı.
Zaman zaman "hataları" konuşulur, "yaşam tarzı" tartılır... Oysa onun tek hatası; kendisi için yaşamayı hiç öğrenememiş olmasıydı.
Gelecek nesiller şık kıyafetlerle balolara gitsin diye, o ömrünü tozlu üniformalar içinde geçirdi. Biz "ben" diyebilelim diye, o "biz" uğruna kendini yok saydı.
Şimdi birileri kalkıp onun iki kadeh rakısını, uykusuz gecelerindeki efkarını sorguluyor.
Oysa o kadehte, batan bir güneşin hüznü ve doğacak bir şafağın sancısı vardı.
Atatürk’ün seçimi şuydu:
Yalnız ve sarayda bir dev olmak yerine; milletiyle el ele, rüzgara karşı yürüyen bir yolcu olmak.
Onun bıraktığı en büyük miras ne binalar ne de yollardır; onun mirası, kimsenin boyunduruğu altına girmeyi kabul etmeyen o "hür ruhtu"
BEDELİ ÖDENMİŞ BİR HÜRRİYETİN TADINI ÇIKARIRKEN, BEDELİ ÖDEYENİN HAKKINI VERMEK BİR VEFA DEĞİL, BİR HAYSİYET MESELESİDİR.
İşte bu yüzde ❤️ATATÜRK❤️ büyüktür.
Lütfen herkes paylaşıp bir kalp ve bir bayrak bırakabilir mi?❤️🇹🇷
OKUMADAN GEÇMEYİN!!!
Her defasında gözümden yaş gelerek okuyorum:
Gazi M.Kemal, çiftliğinde dolaşıp hava alırken oldukça yaşlı bir kadına rastladı.
Atatürk attan inerek bu ihtiyar kadının yanına sokuldu.
- Merhaba nine.
Kadın Ata'nın yüzüne bakarak hafif bir sesle;
- Merhaba dedi.
- Nereden gelip nereye gidiyorsun?
Kadın şöyle bir duralayıp;
- Neden sordun ki, dedi. Buraların sahabisi misin? Yoksa bekçisi mi?
Paşa gülümsedi.
- Ne sahibiyim ne de bekçisiyim nine. Bu topraklar Türk milletinin malıdır. Buranın bekçisi de Türk milletinin kendisidir. Şimdi nereden gelip nereye gittiğini söyleyecek misin?
Kadın başını salladı.
- Tabii söyleyeceğim, ben Sincan'ın köylerindenim bey, otun güç bittiği, atın geç yetişdiği, kavruk köylerinden birindenim. Bizim muhtar bana bilet aldı trene bindirdi, kodum Angara'ya geldim.
- Muhtar niçin Ankara'ya gönderdi seni?
- Gazi Paşamızı görmem için. Başını pek ağrıttım da... Benim iki oğlum da gavur
harbinde şehit düştü. Memleketi gâvurdan gurtaran kişiyi bir kez görmeden ölmeyim diye hep dua ettim durdum. Rüyalarıma girdi Gazi Paşa. Bende gün demeyip muhtara anlatinca, o da bana bilet aliverip saldi Angara'ya, giceleyin
geldimdi. Yolu neyi de bilemediğimden işte ağşamdan belli böyle kendimi ordan
oraya vurup duruyom bey.
- Senin Gazi Paşa'dan başka bir isteğin var mı? Kadının birden yüzü sertleşti.
- Tövbe de bey, tövbe de! Daha ne isteyebilirim ki.. O bizim vatanımızı gurtardı. Bizi düşmanın elinden gurtardı. Şehitlerimizin mezarlarını onlara çiğnetmedi daha ne isteyebilirim ondan? Onun sayesinde şimdi istediğimiz gibi yaşiyoz. Sunun bunun gâvurun köpeği olmaktan onun sayesinde kurtulmadık mı? Buralara bir defa yüzünü görmek, ona sağol paşam demek için düştüm. Onu görmeden ölürsem gözlerim açık gidecek. Sen efendi bir adama benziyon, bana bir yardım ediver de Gazi Paşa'yı bulacağım yeri deyiver.
Atatürk'ün gözleri dolu dolu olmuştu, çok duygulandığı her halinden belliydi. Bana dönerek;
- Görüyorsun ya Gökçen, işte bu bizim insanimizdir... Benim köylüm, benim vefalı Türk anamdır bu dedi.
Attan indim. Yaşlı kadının elini tuttum anacığım dedim, sen gökte aradığını yerde buldun, rüyalarını süsleyen, seni buralara kadar koşturan Gazi Paşa yani Atatürk işte karşında duruyor.
Köylü kadın bu sözleri duyunca şaşkına döndü. Elindeki değneği yere fırlatıp
Atatürk'ün ellerine sarıldı. Görülecek bir manzaraydı bu. İkisi de ağlıyordu. İki Türk insanı biri kurtarıcı, biri kurtarılan, ana oğul gibi sarmaş dolaş ağlıyorlardı. Yaşlı kadın belki on defa öptü Ata'nın ellerini. Ata da onun ellerini öptü. Sonra heybesinden küçük bir paket çıkarttı. Daha doğrusu beze sarılmış bir köy peyniri. Bunu Atatürk'e uzattı;
- Tek ineğimin sütünden kendi ellerimle yaptım Gazi Paşa, bunu sana hediye
getirdim. Seversen gene yapıp getiririm.
Paşa hemen orada bezi açıp peyniri yedi. Çok beğendiğini söyledi. Sonra birlikte köşke kadar gittik. Oradakilere şu emri verdi;
-'Bu anamızı alın burada iki gün konuk edin.
Sonra köyüne götürün. Giderken de kendisine üç inek verin benim armağanım olsun.'
Bu yazıyı okurken duygulanan veya ağlayanlar varsa, hala umut var demektir..
Ortada dolaşan saçma sapan elektronik postaları 10 kişiye yollamak yerine, bu tür yazıları herkese yollarsak belki Ata'mızın değeri daha çok anlaşılır....
Ne dersiniz?
Alıntıdır..
Bu yapay zekalarda hiç fena değil.
Sesleri taklit ederek çok güzel söylüyorlar...
Yakında bunlara da telif hakkı gelirse hiç şaşmam ne dersiniz #arkadaşlar.
Gerçek şarkıcılar buna isyan etmeye başladı bile 🥴🤦😂🎵
günaydın pazartesi yeni hafta ☕🕊️🥳🌞
Aşağıda gördüğünüz "Lider", Cumhurbaşkanı seçildikten 6 yıl sonra dünya çapında tarihin gördüğü en büyük ekonomik kriz yaşandı.
Yani (1929) Büyük Buhran.
Kriz Amerika ve Avrupa'da başladı...
Milyonlarca insan işsiz ve evsiz kaldı.
Almanlar bile ısınmak için karşılıksız bastıkları paraları yakmak zorunda kalmıştı. Sanayi ülkeleri, tarım ülkelerine muhtaç olmuştu...
Mustafa Kemal Atatürk ne mi yaptı?
682 nolu (1925) kanunla (682 Her Nevi Fidan ve Tohumların Meccanen Tevzi ve Devlet Uhdesinde Bulunan Arazinin Fidanlık İhdası İçin Ziraat Vekaletine ve İdarei Hususiyelere Bilabedel Teffizi Hakkında Kanun) vatanın, bir zamanlar padişahların kişisel malı olan tüm ekilebilr arazilerini, öküzüyle beraber çiftçiye bedava dağıttı.
Osmanlı döneminde ekenden ekmeyenden, evlenenden bekar kalandan ya da hayvanını kaybedenden bile vergi alınırdı...
Atatürk tüm bu lüzumsuz vergileri kaldırdı..
Ekildi, biçildi.
Verimli üretim için çağdaş tarım okulları açtı.
Okuma bilmeyeni millet mektebine çağırdı.
Bir an evvel okuma öğrenilsin diye yeni alfabeyi getirdi..
Sonunda Avrupa'ya döndü ve "Malımı alanın, malını alırım." dedi.
(Kliring Sistemi: Kliring, ülkeler arasındaki iki yanlı ticaret anlaşmalarının temelde malla ödemeyi öngören bir türü. Kliringde anlaşmalı ülkeler arasında ithalat ve ihracat işlemleri döviz kullanılmadan mahsup ve takas yoluyla ve kliring kurumları aracılığıyla gerçekleştirilir...)
Sanayi ülkelerine yüksek fiyattan tarım ürünü sattı.
Kazandığı her kuruş parayla da bir başka fabrika açtı.
Bir yandan da sanayiye yatırım yaptı.
"Atatürk hiç borç almadı." derler. Bu bilgi tam olarak gerçeği yansıtmıyor.
Doğrusu ise, Atatürk'e kimse borç vermek istememiştir.
Nitekim bulduğu parayla fabrika açıyordu.
Mesela Rusya'dan alınan borç ile Karabük Demir Çeliği açmıştır...
Bu "Yüce Adam"ın ülkesi, tarihin gördüğü en sert küresel buhrandan yara almadan çıktı.
Hem de iktisatçısı yokken !...
Okuma yazma bilmeyen çiftçisiyle yaptı bunu.
Bu başarıyı incelemek için İngiltere'den maliyeciler gelmiştir...
Çobandan pilot, kağnıdan uçak çıkaran " Adam"dır
GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK !...
🖤06.02.2023--04:17🖤
En uzun ,en soğuk gece...
Sözün bittiği, böyle bir çaresizlik görmedik...😪
Allah'ım bir daha yaşatmasın🤲
Ben bu babanın nennisini hiç unutamıyorum...😪
#6şubat2023#DepremiUnutma#AsrınFelaketi#Kıyametgibi😞