Tutuklu komedyen Deniz Göktaş, bir mektupla cezaevi günlerini anlattı:
❝Birçok açıdan nostaljik bir deneyim oluyor. Yıllar sonra televizyon izliyorum ve alaturka tuvalet kullanıyorum. Üstüne bir de Dünya Kupası eklenince 2002 yılında maça yetişmek için okuldan eve koşan Çocuk Deniz’e döndüm ama şişman Ronaldo’suz aynı keyfi vermiyor.
Gündemi salıyorum, kararlıyım bu sefer Moby Dick’i bitireceğim. Size dışarıda kolaylıklar.❞
https://t.co/BYA67daYhs
İlker Canikligil'den çok (çünkü zaten), yanındakilerin "ya aslında şimdi" diye itiraz edecekmiş gibi söze girip "yani evet hocam tabi" şeklinde hemfikir olmalarından gözüme seğirme geldi.
Ozan Güven en birinci dostundur senin İlker Canıklıgil
"Çünkü bunu yapmaya başladığın anda, arkası gelir"
arkası gelecek İlker Canıklıgil, siz de korkmayacak, titreyeceksiniz...
turkiyenin onde gelen sirketlerinden birinde calisiyorum. birimde 6 kisiyiz. hemen hemen çoğu yaşıtım. z kuşağıyız.
hepimiz her allahın günü sabah yumurtalar, bowllar, gün içi takviyeler, temiz besinler, vitaminler, is cıkısı spor, iş öncesi sabahın kör vakti yürüyüşler şeklinde gidiyoruz.
kimse hadi çıkışta bi' meyhaneye düşelim, birer bira içelim demiyor. çıkışta idman atıyor muyuz badim diyor. sabah seni alıyorum falanca yerde yürüyüşümüz yok mu diyor.
yeni nesil, eskiye göre daha bilinçli ve kendine bakıyor.
Havada birbirlerine girmeleri, kızın aşırı cool bi şekilde kavgayı ayırıp yerdeki ayakkabıyı alıp sakince salınarak arabaya geri dönmesi, kardeşine sahip çık denilen çocuğun aslında kızın sevgilisi olması ve en sonda kuryenin kanka ekle beni lüzumsuz kurye demesi. Kusursuz.
Aile Bakanı Göktaş: "Türkiye, Avrupa'nın en düşük doğurganlık oranlarına sahip ülkeleriyle aynı seviyeye geldi.
Hanelerimizin %57'sinde ne yazık ki hiç çocuk bulunmuyor.
Bu ne demek? Hanelerimizin yarısından fazlasında çocuk sesi duyulmuyor."
Minibüsler kent hafızasının yaşadığı garip yerlerden biri. Belediyede ineceğim diyorsun ama belediye falan yok ortada. SSK diyorsun ama en yakın hastane 50 kilometre ötede. Bir şeyler yaşanmış ve bitmiş sen gelene kadar, sadece yankısı kalmış minibüslerde.
yürüyüşe gitmedim,
yürüyüş yapılmadı bile (gidebilirdim de, yapılabilirdi de)
5 avukat oturduğumuz kafedeki "kriz masasından" 2 avukatı beşiktaş ilçe emniyet müdürlüğüne çağırdıkları için kalktık.
ilçe emniyete 200 metre uzaklıkta, yolda yürürken ve avukat kimliğimizi ibraz etmemize karşın işkence ile gözaltına alındık.
bizden sonra diğer avukatları da, barodan destek istemelerine rağmen, ahm'den gönderilen bir avukat ile (avukatlara hiçbir çağrı yapılmadan) abluka marifetiyle gözaltına aldılar.
bu süreçte, 24 saat boyunca, yeme/içme olmadan, çoğunlukla 80lerden kalma klimasız bir polis otosunun içinde kapalı şekilde, vatan'da ters kelepçeye direndiğimiz için suratım duvara vurulup çenem çıkarılarak işkence gördüm, gördük.
barodan, barolar birliğinden hiçbir temsilci yoktu.
bunca saatin sonunda bir de "yurtdışına çıkış yasağı" ile serbest kaldık.
bir avukat, müvekkilleri için gittiği iki toplumsal olayda, bir hafta içerisinde iki kere gözaltına alınıp işkence ile tutuldu.
savunma fiilen son bulmuştur.
kendi kendime sakinleşmeye çalışıp kelepçemi gevşetmelerini söyleyebildim sadece.
ancak kesinlikle, ben dahil, bu durumda olan ve kangren olmak üzere ters kelepçeli kimsenin kelepçesini gevşetmediler.
aksine, çok kötü durumda olduğunu söyleyen herkesinkini daha da sıkarak işkenceye devam ettiler.
işkenceye itirazı olan herkesi itip kaktılar.
bu sırada benim ardımdan bana yardıma geldiği için gözaltına alınan sevgili meslektaşım ekin'in de otobüsün önünde çok sıkı bir ters kelepçe ile bekletildiğini görebildim.
kadıköy/iskele polis merkezine girene dek bu şekildeydik.
iskele polis merkezinde "üst araması" aşamasında, içeri 4er 4er alındığımız odada, gördüğüm ağır şiddet sebebiyle koltuğa oturup sıramı beklerken içeri giren erkek polis memuru tarafından küfürler ve hakaretlerle ayakta bekletilmek istendim.
benimle bu şekilde konuşamayacağını, bana dokunamayacağını ve avukat olduğumu, söyledikten sonra "buna özel muamale yapın" diyerek odadan çıktı.
bu sebeple diğer 3 kişinin üst araması benden önce yapılarak onlar apar topar dışarı çıkarıldı ve kapı üzerime kilitlendi.
içerideki 3 kadın polis bana türlü hakaretler, itip kakmalar ile, üstümü zorla açarak ve vücudumun bütün bölgelerine dokunarak çıplak arama gerçekleştirdi.
içeride bu şiddetleri devam ederken kapıdaki arkadaşlarımın çığlıkları, isyanları ve dayanışmaları üzerine kapıyı açmak zorunda kaldılar.
beni de yanlarına dizip bu sefer daha sıkı ters kelepçe taktılar. ittirerek otobüse geri götürüldüm.
otobüste aynı kadın polisler tarafından sık sık fiziksel temas, darp ve sözlü şiddet devam etti.
hatta genç ve siyah saçlı olan bir tanesi "savcılar avukatlarla nasıl taşşak geçiyo haberiniz yok" diyerek saldırmaya devam etti.
(bence kilit cümle de burasıdır. oraya geliriz.)
bu şekilde haseki eğt. araştırma hastanesine sevk edildik.
doktor halimi gördükten sonra polisleri içeri çağırıp kesinlikle kelepçe takılmaması gerektiğini, omuzlarımın ve kollarımın çok kötü durumda olduğunu, ayrıca boynumda dört tane fıtık ve skolyozum olmasına rağmen sürekli oralara darp aldığım için özel olarak da tedavi edilmem gerektiğini söyledi.
önce doktorla tartışıp böyle bir şeye kendilerinin karar vereceğini söyleyen polisler, gerginlik uzayınca beni kelepçesiz şekilde otobüse götürdüler.
ancak otobüse biner binmez yeniden kelepçelediler.
bu sırada dışarıdq olan stk'lar tarafından da ters kelepçelendiğimiz belgelenmesin diye, herkese aynı taktiği uyguladılar.
vatan emniyet'e vardığımızda, izbe bodrum katlarında bekletilip oradan avukat görüş odasına çıkarıldığımızda hepimizin "mevcutlu" olduğu ve sabaha kadar da kimseyle görüşemeyeceğimizi söylediler.
gözaltının ilk an'ından itibaren avukatımızla görüşme hakkımız olduğunu söylememe rağmen, oranın güvenlik amiri tarafından "sen kaç sene hukuk okudun? ben 15 senedir bu işi yapıyorum" gibi absurd söylemlerle bağırılıp azarlanmaya çalışıldım.
bu söylemlere boyun eğmeyince de yine korkunç muamelelerle, arkadaşlarımla beraber nezarete indirildim.
tüm bu süreçler boyunca aç-susuzduk.
yaklaşık 7 saat sonra bir soğuk sandviç ve su verildi.
gece yarısından sonra avukatlarımız içeri alınmaya başladı ve ifadelere geçildi.
meslektaşım sevgili berçem ve ahm'den temsilcimiz fatih ile ifadem alındı.
benimle aynı anda ifadesi alınan ve gördüğüm şiddete tanıklığını paragraflarca anlatan ekin meslektaşımın ise, bilgisayarda gösterilerek onaylatılan ifadesi, yazıcıdan çıkarılırken o paragraflar kesilerek, inanılmaz bir planla imzalatıldı.
yakınlarımıza haber verileceği söylenerek imzalatılan tutanaklara rağmen, kimsenin yakınlarına haber verilmediğini ise çıktığımızda öğrendik.
sabaha kadar türlü tuhaf psikolojik işkenceye maruz kaldığımız nezarethane süreci, gündüz adliyeye sevk olacağımız söylenerek bitirildi.
son muayeneye, son an'a dek ters kelepçeli bekletilip su bile içemediğimiz bir başka korkunç yolculuk sonrasında, meslektaşımla beraber serbest kaldığımız bilgisi verildi ve bayrampaşa'daki hastaneden salıverildik.
>>>>
aslen avukat kimliğimle ve önleyici destek sağlamak amacıyla dahil olduğum basın açıklaması/yürüyüşte meydana gelenler aynen şöyledir;
başlamasından evvel kadıköy'ün ve istanbul'un muhtelif mekanlarında sayısı binleri aşan polislerin konuşlandırıldığı ve "tipini beğenmediklerine" gbt yapılacağı söylenerek rastgele, evlerinin önünden, mahallelerinden gözaltılar yapılan; yıllardır kriminalize edilerek, hukuki hiçbir gerekçe olmaksızın fiilen yasaklanan yürüyüş acıbadem'de başladı.
başlamasından sadece birkaç dakika sonra, ara sokaklardan sivil polislerin koşmaya başladığını gördüm, uyarabildiğim arkadaşlarımı uyardım ama aniden koşup arkadan saldırdıkları ve çok ağır şekilde darp ettikleri müvekkilim/arkadaşım yerde üzerinde 3-4 polis, dizleri kan içinde ve kafası bastırılmış halde benden yardım istedi.
avukatı olduğumu ve derhal bu hukuksuz müdahaleye son vermeleri gerektiğini söylememe rağmen, önce çevreden gelen "dayıları" üzerime saldırtarak birinin telefonumu ve telefonumun arkasındaki avukat kimliğimi gasp etmesine izin verdiler.
bağırarak telefonumu istemeye devam ettim, bir avukatın onlarca polisin gözetiminde şiddet görerek gasp edilmesine sessiz kalındığını söyledim ve telefonumu aramaya başladım. bu sırada müvekkilime de işkence devam ediyordu ve bunu belgelememi her birlikte engellediler.
üzerimize saldırmaya devam eden insanların önünü de açarak karambolde bizi itip kaktılar ve telefonumun şiddetle gasp edildiğine şahit olmalarına, şahıs halen orada olmasına rağmen bana "bi şikayetin varsa karakolda görüşürüz" dediler.
ardından, telefonun arkasındaki kimliğin tedirginliğinden olacak ki, gasp eden şahsın, bir apartmanın avlusuna, yaklaşık 100 mt öteye telefonumu fırlattığı bilgisini verdiler.
telefonumun arkası ve ekranı paramparçaydı.
buna rağmen telefonu alarak olan biteni kaydetmeye devam etmeye çalıştım çünkü geldikleri ara sokakta, henüz yürüyüşe dahi yaklaşamamış onlarca arkadaşımızı ablukaya almışlardı.
yanlarına gidip "abluka"nın pvsk'ya aykırı olduğu, çıkış koridoru oluşturmaları gerektiği gibi, kendilerinin umrunda olmayan ve uymaları gereken kanunları saydık.
bu sırada birkaç avukat biraradaydık ve karambolde gözaltına alınan müvekkillerimizi göremiyorduk.
ablukadaki herkesi gözaltı aracına bindirmeye başladılar, bu sırada "güvenli alan" dedikleri polisin etten barikatını da dağıttılar.
ben de bu sayede gözaltı aracının yanına yanaşıp içerideki arkadaşlarımızın durumunu gözlemleyebilecek, gerekli desteği çağıracaktım.
gözaltı otobüsünün yanına yanaşır yanaşmaz öncesinde de sürekli sözlü tacizlerine uğradığım iri yarı, cüsseli ve görüntüleri bende mevcut olan, resmi giyimli olmayan şahıs tarafından sağ kolum çok sert biçimde arkaya burkularak gözaltı otobüsünün önüne sürüklenmeye başlandım.
yeniden "güvenli alan" oluşturan polisler bu durumun belgelenmesine engel olmak için gazeteci ve avukat arkadaşlarımızın önünü kestiler.
görüntü alacak kimse olmadığından emin olduklarında da beni saçlarımdan tutup yerlerde sürükleyerek gözaltına almaya çalıştlar. ben bu sırada telefonumun arkasındaki kimliğimi göstererek İstanbul Barosu'na bağlı bir avukat olduğumu, beni gözaltına alamayacaklarını, kamu görevimi yapmama engel olduklarını açıklamaya çalışırken "bak bakalım nasıl alıyoruz, içeride anlatırsın avukatlığını diye, çok ağır şekilde darp ederek gözaltı otobüsüne bindirdiler.
bu aşamada içeriye yüzleri tamamen kapalı, kar maskeli 3 kadın polis soktular ve içeride beni bir yandan darp edip bir yandan da kangren olacağım kadar sıkı plastik kelepçeler taktılar. (sonradan üç kelepçeyle sıktıklarını görebildim.)
polislerden biri beni ters kelepçeli haldeyken otobüsün en arkasına tekmeleyerek ve dengemi tamamen sarsarak götürdü.
bu sırada çok ağır panik atak krizinden göğsüm tamamen sıkıştı ve şu an yazarken bile zorlandığım bir atak geçirmeye başladım. dakikalarca hiçbir şekilde nefes alamadım, ağzım burnum morardı arkada ama kimseden yardım da isteyemedim. >>>>>>
“Suç örgütüne üye olmak” iftirasıyla tutuklandım. Oysa benim üye olduğum tek örgüt, Türkiye Barolar Birliği ve İstanbul Barosu’dur. Yani bu ülkenin onurlu savunma geleneğidir. Ne bir suç yapısının, ne bir kumpas senaryosunun parçası oldum. Olmam.
Bu açık bir yargı kumpasıdır. Tek nedeni de herkesin bildiği üzere Ekrem İmamoğlu’nun avukatlığını yapmamdır. Amaçları korkutmak, susturmak, yalnızlaştırmaktır. Boşuna uğraşıyorlar. Çünkü biz avukatlar teslim olmayız.
İmamoğlu’na avukatlık yapmayı suç sayan bu çarpık zihniyete sesleniyorum: Eğer bu görevi “ateşten gömlek” ilan ediyorsanız, bilin ki biz o gömleği çoktan giydik, yanmayız. Ben giderim, yerime yüzlercesi gelir. Çünkü biz haklının yanındayız. Çünkü biz eğilmeyiz, susmayız, vazgeçmeyiz.
Çünkü bizim avukatlık pratiğimiz boyun eğmez.
Müvekkil Sayın Ekrem İmamoğlu, 23 Mart’ta terör örgütüne yardım suçlamasıyla sevk edildiği hakimlik sorgusunda yaptığı savunmalar nedeniyle hakkında re’sen başlatılan “kamu görevlisine hakaret" soruşturması kapsamında bugün SEGBİS aracılığıyla Silivri Cezaevinden ifade verdi.
Sayın İmamoğlu’nun ifadesinde öne çıkan tespitler şunlardır:
❗️ “Bu soruşturmanın gerçek bağlamı, uzun süredir yürütülen yargı tacizi ve meşru siyasi rekabetin yerini iftira ve algı operasyonlarına bıraktığı bir zeminde şekillenmiştir.”
❗️“Seçim sürecinde “İstanbul’u kaybeden Türkiye’yi kaybeder” diyen kişi, bu kaybın iktidarına yönelik olduğunu fark edince, hukuk dışı yolları kullanarak kamu gücünü siyasal bir araç haline getirmiş ve bu yolla kaçınılmaz sonunu ertelemeye çalışmıştır.”
❗️“Emniyette hakkımdaki suçlamanın, Meclis’te grubu bulunan bir siyasi partinin yöneticisiyle yapılan görüşmenin terör örgütüne yardım olarak nitelendirilmesi olduğunu öğrendim. Mecliste grubu bulunan yasal bir partinin yetkilisiyle yapılan görüşmeleri terör faaliyeti olarak nitelendirmiş olmalarını hukukla açıklayabilmek mümkün müdür?”
❗️“Hakimlik sorgusu başladığında, sevk yazısında gerek emniyet ve gerekse savcı önündeki ifade esnasında bana daha önce hiç sorulmayan soruların, terör örgütüyle alakalı bir dolu görselin, haritaların, terör örgütü yöneticilerinin beyanlarının evraka eklendiğini gördüm."
❗️“Mesleğini icra ederken tarafsız ve bağımsızlıkla hareket etmek zorunda olan, Türk Milleti adına yetki kullanan kamu görevlilerinin bu davranışını nasıl nitelendirmek gerekir? Elbette bunun adı kumpastır elbette bunun adı siyasi pusudur.”
❗️ "Hakimlik sorgusuna çıktığımda, önüme konulan evraklarla birlikte aslında yalnızca adalet değil, aklım ve vicdanım da sorguya çekilmişti. Ne emniyette ne savcılıkta bana yöneltilmeyen, daha önce adı dahi geçmeyen iddialar, haritalar, görseller ve hiçbir ilgim olmayan örgüt beyanları dosyaya eklenmişti. Bu tablo, bir yargılama değil, baştan kurgulanmış bir suç isnadıyla karşı karşıya bırakıldığımın açık göstergesiydi.”
❗️ “Terör örgütüne yardım gibi ağır ve onur kırıcı bir suçla ilişkilendirilmeye çalışılmak, sadece hukuk dışı bir girişim değil, aynı zamanda hayatımı, emeğimi ve milletime karşı taşıdığım sorumluluk duygusunu hedef alan bir itibarsızlaştırma operasyonudur.”
❗️ “Ben şahısların ailelerine, özel hayatlarına, onurlarına dair bir hakarette bulunmadım. Bir kamu görevine, bu görevi k��tüye kullanarak siyasete müdahale edenlere karşı kamu adına eleştiri getirdim.”
Ve en nihayetinde Sayın Başkan, bu süreci şu sözlerle özetlemiştir:
❗️ “Beni değil, temsil ettiğim değerleri ve milletin iradesini yargılamaya çalıştıklarını çok iyi biliyorum. Ancak unuttukları bir şey var: Bu milletin vicdanı, kurguya değil hakikate inanır.”
Kamuoyunun bilgisine.
Doğrusunu anlatalım:
Resul Emrah Şahan, burs ve ulaşım desteğini Şişli Belediyesi’nin kasasından değil, gönüllü bağışçılar bularak ödüyordu. Yani Belediyenin kasasından 1 kuruş çıkmıyordu. Çünkü Resul Emrah Şahan, çok iyi ve yetenekli bir belediye başkanıdır.
Kayyum, bu işle uğraşmak istemediği için burs ve abonman desteğini kesti. İlmek ilmek örülen kent dayanışmasını tek seferde yok etti.
Sayın Vali ise ısrarla siyasi pozisyon alarak kayyum savunma iletişimi yapıyor. Mesaisini AK Partili belediyelerin etkinliklerini duyurmakla harcıyor.
Şehrimizin 1. İdari Amirinin görevi siyasi propaganda yapmak değildir.
Hatırlatalım: Vali Bey’in görevi halkımızın can ve mal güvenliğini, şehrin asayişini sağlamaktır.