In Canada, a bear terrified an entire neighborhood after wandering into a home's backyard
The neighbors locked themselves inside, but the fierce predator was chased away by someone even more dangerous — a cat.
Eğer bir uzay gemisine binip ışık hızına çok yakın bir hızla seyahat ederseniz zaman sizin için yavaşlar ama korkunç kısım bu değil. Diyelim ki bu gemiye bindiniz ve uzayda sadece birkaç ay süren bir yolculuğa çıktınız. Sizin için her şey normal, saçınız biraz uzadı, birkaç kitap okudunuz, kahvenizi içtiniz. Ama Dünyaya geri döndüğünüzde burada yüzlerce yıl geçmiş olduğunu göreceksiniz. Fizik kuralları son derece nettir, sadece geleceğe doğru zamanda yolculuk yapabilirsiniz, geçmişe dönmek evrenin kodlarında yoktur. Sizin için geçen o kısacık 3 ayın bedeli, Dünyada bıraktığınız herkesin yaşlanması, ölmesi ve toza dönüşmesiydi.
Şimdi şunu düşünün, bu videoyu izlerken kafamda bir şey patladı çünkü hepimiz birer zaman yolcusuyuz ve bazı insanlar kendi kişisel uzay gemilerinde ışık hızına ulaşmış durumdalar. Kariyer, başarı, statü veya daha fazla para uğruna o kadar hızlı yaşıyorlar ki, kendi zamanlarını kelimenin tam anlamıyla büküyorlar. Sabahları erken kalkıyorlar, maillere saniyeler içinde dönüyorlar, toplantıdan toplantıya koşuyorlar ve her şeyi optimize ettiklerini sanıyorlar.
Ama olayı kaçırıyorsunuz, tıpkı o uzay gemisindeki astronot gibi, onlar hızlandıkça etraflarında sabit duran herkesin zamanı acımasızca akıp gidiyor. Başarıya ulaşmak için kendi ışık hızlarına çıktıklarında, çocuklarının ilk kelimelerini, eşlerinin yüzündeki yeni çizgileri, anne babalarının yavaş yavaş sessizleşmesini kaçırıyorlar. Onlar için aylar geçiyor gibi hissederken, sevdikleri için yıllar devriliyor.
Günün birinde o geminin motorlarını kapatıp tamam başardım, artık sevdiklerimle vakit geçirebilirim diyerek Dünyaya döndüklerinde karşılaştıkları manzara tam bir enkaz oluyor. Çünkü geride bıraktıkları herkes ya çoktan geçmişte kalmış ya da aralarındaki bağ yüzyıllar öncesine aitmiş gibi kopmuş oluyor. Sırf gelecekte bir yere varmak için kendi zamanını büküp etrafındaki herkesi yaşlandırmaya değiyor mu emin değilim. Ama bildiğim tek bir şey var, hızlandıkça yalnızlaşırsın ve o gemiden indiğinde başarını kutlayacak kimseyi bulamazsın. Sadece evrenin bize söylediği o acımasız yalanla baş başa kalırsın.
Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu'nun kendi dilini küçümseyenleri yerin dibine soktuğu o çarpıcı tespiti:
🔶 Dünyada iki tane kusursuz matematiksel ve kuralcı dil vardır. Biri Türkçe, diğeri de ondan türeyen Japonca.
🔶 Sen kalkıyorsun bu muazzam bilim dilini, bu binlerce yıllık matematiksel yapıyı bırakıyorsun...
🔶 Konuşurken araya üç beş tane bozuk İngilizce kelime sıkıştırınca kendini aydın, modern, entelektüel zannediyorsun.
🔶 Bugün sokaklara çıkın, tabelalara bir bakın. Dükkân isimlerinin yarısı İngilizce, yarısı ne idüğü belirsiz saçma sapan kelimeler.
🔶 Kendi dilinden utanıp işletmesine yabancı isim koyan bir esnaf, zihninin çoktan işgal edildiğinin farkında bile değildir.
🔶 Ben bu konuşma şekline Tarzanca diyorum. Kendi kültürüne yabancılaşmış, ne tam batılı olabilmiş ne de kendi kalabilmiş insanların acınası halidir bu.
🔶 Şunu kafanıza iyice sokun; bir milleti sadece topla tüfekle savaşarak yok edemezsiniz. Ama dilini unutturur, dilini bozarsanız o milleti tarih sahnesinden sessizce silersiniz. Türkçe giderse, Türkiye gider!
@Cynortus@specialist1998 Önden çekişte, 200 hp üzeri sorun olmuyor mu? Önden kayma, 2. viteste dahi Sarma, vites kaçırma vs. dertler var. 200 hp üzerini önden çekişme yola düzgün aktarmak gerçekten mesele
@FonTurkey Uçup kaçmayan bir fon. Dolar riski almak istemeyenler için ideal, bu yüzden ppf.den az getirmiş eleştirileri anlamsız. Fon yöneticisi, belirttiğiniz gibi oldukça şeffaf ve periyodik olarak youtubeda dönem değerlendirmesi yapıyor. Sorularınıza yanıt alabiliyorsunuz.
@okay_karacan Baktın açamıyorsun kilidi, ver topu adamlara bakalım ne oynayacaklar?
sonra yap ilerde şok presi dengelerini boz tamamen teknik ekibin yetersizliği sebebiyle verilmiş bir maç. Adamlar ilerde pas yapmamıza izin verdi oyunları onun üstüne kuruluydu ve bizde onu yaptık. Yazık
@mason_8718 How come a conventional thrust system (aip, diesel-electric sub) cope with a submarine hull approx. 3000+ tons with 10 vls equipped behind the fin? That arsenal storage at least looks capable of carrying ~40-50 tons of payload modules imo.
Kurosawa'nın bize söylediği şey şu:
Yaratmak istiyorsan önce kendini doldur. Oku, izle, yaşa, not al, düşün. Çünkü insanın iç dünyası ne kadar zenginse, ortaya koyduğu şey de o kadar derin olur.
@EVTR__ "Avrupa, Akkuyu'yu, yani 3. nesil, çift containment'lı modern bir tesisi sırf Türkiye nükleer santral sahibi olacak diye eleştirirken, sınırımızın dibindeki bu 1. nesil, koruma duvarı olmayan reaktöre tamamen sessiz kalıyor. "
Avrupanin sessiz kalması kimin umurunda, çok da fi fi
Bu soysuzlar istedikleri her şeyi yapmış, yine de soykırım ve ırkçılıkla suçlanan biz oluyoruz! Türk insanı tarihini didik didik edip günü gelince hesabını sormak üzere ders çıkarmadıkça fazla ilerleyemeyiz.
"Öldürdük ve öldürdük. Yere düşenlerin bile kafalarını patlattık. Sanki akan kan ızdırabımızı dindirebilirmiş gibi."
Arabistanlı Lawrence. Kendi hatıratı. Seven Pillars of Wisdom, 1926.
Hicaz Demiryolu'nda tren baskını. Mayın patlatılıyor, lokomotif havaya uçuyor. İçinde asker var sivil var kadın var. Tren devrilince bedeviler hücum ediyor.
Lawrence yazıyor:
"Araplar akıllarını kaybetmişlerdi. Dost düşman ayırt edemiyorlardı. Üç kez bana saldırdılar, beni tanımaz gibi yapıp eşyalarımı kapmaya çalıştılar."
İngiliz çavuşu Lewis öldürdüğü 30 Türk askerinin sırt çantalarında altın arıyor. Araplar ganimetle o kadar meşgul ki Lawrence silahları toplamayı bile unutuyor.
Ve yine Lawrence'ın kendi cümlesi:
"Zafer her zaman bir Arap kuvvetini çözerdi. Artık bir baskın birliği değildik. Bir Arap kabilesini yıllarca zengin edecek kadar ev eşyasıyla yüklü sendeleyerek ilerleyen bir yük kervanıydık."
Ertesi gün herkesin üstünde öldürdükleri Türk askerlerinin üniformaları var. Lawrence bunu da yazmış: "Bir Arap için zafer sevincinin vazgeçilmez parçası düşmanın giysilerini giymekti."
Ama asıl vahşet Eylül 1918'de geldi.
Tafas. Dera-Şam çekilmesi. Lawrence komut veriyor: "Esir almayacaksınız."
Yolda yatan bitkin Türk askerleri var. "Su... su..." diyorlar. Başlarına ateş ediyorlar. Yol boyunca gücü tükenmiş her Türk askerini tek tek öldürüyorlar.
250 Alman ve Avusturyalı esir alınıyor. Sonra aralarından birinin iki süngüyle yere çakıldığını görüyorlar. Makineli tüfekle 250 esiri topluca infaz ediyorlar.
Lawrence bunu da gizlememiş. "By my orders we took no prisoners." Benim emrimle esir almadık.
Ve bu kitap bugün İngiltere'de edebiyat klasiği. Üniversitelerde okutuluyor. Yazarı kahraman.
Var mı bizim müfredatımızda?