Yaklaşık yedi ay önce 26 Mart 2026’da, kabaca 1 milyon varil ham petrol taşıyan Türk işletmeli ALTURA tankeri İstanbul Boğazı’na 18 mil mesafede vuruldu. Saldırının makine dairesini hedef aldığı açıklandı. O gün bunun sıradan bir olay olmadığını; dolu bir tankerin Boğaz yaklaşma sularında vurulmasının can, mal, seyir ve çevre güvenliği açısından çok ciddi bir eşik olduğunu vurgulamıştım.
Aradan geçen altı ay içinde Karadeniz’de sivil deniz ticaretine yönelik saldırılar azalmadı, aksine coğrafi olarak genişledi.
3 Ağustos’ta Türk sahipli YAŞAR ve NADEZHDA Novorossiysk’ten ayrıldıktan sonra İHA saldırısına uğradı.
Şimdi ise sadece iki gün içinde Türk sahipli üç ticaret gemisi daha vuruldu:
5 Ekim’de Romanya MEB’inde Türk sahipli ROYAD MAMMADOV vurularak battı. İki denizci hayatını kaybetti.
6 Ekim’de Bulgaristan MEB’inde yine Türk sahipli ALFA WATAN ve ABLE hava ve deniz dronlarıyla vuruldu. ALFA WATAN battı. ABLE yandı, makine dairesi su aldı; 11’i Türk 18 denizci tahliye edildi.
Artık açıkça görülüyor ki Karadeniz’de ticaret gemilerine yönelik saldırılar münferit olaylar olmaktan çıkmış, adeta topyekûn bir savaşı aratmayacak yoğunluğa ulaşmıştır.
Daha vahimi, savaş Ukrayna ve Rusya kıyılarından çıkarak Türkiye, Romanya ve Bulgaristan MEB’lerine, yani Batı Karadeniz’e tamamen yayılmıştır. Sivil deniz ulaştırması açısından tehdit giderek kontrol dışına çıkmaktadır.
Türkiye artık sadece olaylar gerçekleştikten sonra açıklama yapmakla yetinmemelidir.
Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı, Türk bayraklı, Türk sahipli ve Türk işletmeli gemilere Karadeniz’deki savaş riskini açık biçimde hatırlatan bir SEYİR GÜVENLİĞİ GENELGESİ yayımlamalıdır.
Armatörlere yüksek riskli bölgelere giriş konusunda açık tavsiyeler ve mümkün olduğunca kaçınılması gereken sahalar bildirilmelidir.
Deniz Kuvvetleri, Sahil Güvenlik ve Ulaştırma Bakanlığı arasında müşterek bir KARADENİZ DENİZ TİCARETİ ERKEN İKAZ/WATCHDOG sistemi kurulmalıdır. İHA, İDA, mayın, füze ve diğer tehditler sürekli takip edilmeli, Türk armatör ve kaptanlarına anlık tehdit ihbarları, riskli koordinatlar ve rota tavsiyeleri yayımlanmalıdır.
Türk armatörleri de artık Karadeniz’i normal bir ticaret sahası gibi değerlendirmemelidir. Ticari kazanç uğruna gemi ve denizcilerimizin hayatı savaş riskine sokulmamalıdır. Özellikle aktif çatışma ve saldırı sahalarına yapılacak seferler yeniden değerlendirilmelidir.
Bu noktaya nasıl gelindiği de sorgulanmalıdır. Türkiye, Montrö’nün 19. maddesini uygulayarak Boğazları savaş gemilerine kapatan devlet olarak Karadeniz’de kayıtsız şartsız aktif tarafsızlık izlemeliydi.
Ancak Ukrayna’ya SİHA tedarikine izin verildi. İngiliz ve Amerikan desteğindeki Ukrayna’nın asimetrik deniz savaşı zamanla Rus askeri hedeflerinden Rusya bağlantılı deniz ticaretine genişledi ve Rusya da karşılık verdi.
Sonuçta İHA ve İDA saldırılarının sivil deniz ticaretini de içine aldığı, giderek kontrolsüzleşen bugünkü ortam doğdu.
Türkiye başından itibaren iki tarafa eşit mesafede, Montrö’nün ruhuna uygun katı bir tarafsızlık izleseydi bugün Türk deniz ticaretinin karşı karşıya kaldığı bu tehlike karşısında çok daha güçlü bir konumda olurdu.
Ah Be Ah
Bizler Sizler İçin Vatan Savunmasında Canımızı Hiçe Sayarken, Uzuvlarımızı Kaybederken Sizler Bizleri Görmezden Geliyorsunuz.
İki Gözünü Vatan Savunmasında Kaybeden Kahraman Gazimiz Mehmet’in Hak Arayışındaki Sesini Nasıl Görmezden Gelirsiniz.
Bunlar Sizin Kardeşleriniz Evlatlarınız Abileriniz….
ALLAH için AHDE VEFA borcunuzu bize Gazileri görmemezlikten gelerek mi ödüyorsunuz.
Bir tanenizde ALLAH razı olsun deseniz bizlere yeterdi..
Sizleri Gazilerin Güvenpark’ta Hak arayışındaki oturma eylemine davet ediyoruz.
#Gazilerkimsesizkaldı
#Gazilersizleriçincanlarındanvazgeçti
#SesimizeSessizKalmayın
TSK'dan ihraç edilen genç doktor Efran Tumaris Usul:
-Kurum içinde sayısız tutanak tuttum, dilekçe yazdım, her kademeye ulaşmaya çalıştım, CİMER'e başvurdum, savcılığa suç duyurusunda bulundum.
-Erlere tarihi geçmiş ilaç vermem isteniyordu. Bu yüzden erlere ilaç veremiyordum. Yeni ilaç alındığında bile erlere bu ilaçlar verilmiyordu.
-Enfeksiyon vakaları artınca, musluk suyu içtiklerini, içme suyu temini yapılmadığını, kantinde parayla bile su satılmadığını söylüyorlardı.
-Uyuz vakaları artıyordu, erlere 15-16 gündür banyo yaptırılmadığını öğrendim.
-Uyuz olmayan bir eri 17-18 gün bir odada karantinaya almışlar, erin psikolojisi bozulmuş. Ben uyuz olmadığını söylediğimde, benim mesleki bilgimi aşağılayan cümleler kuruluyordu.
-Revirdeki oksijen tüpleri boştu. Bir atak hastasına oksijen tüpleri boş olduğu için müdahalede bulunamadım.
-Doktorun görev tanımında olmamasına rağmen erlere aşı yapıyordum, çünkü acemi birliğinde yapılması gereken aşılar 3-4 ay geçmesine rağmen yapılmıyordu.
-Er kafa travması geçiriyor, başka gün başka bir er iç kanama geçiriyor, ambulans yok. Çünkü rütbeli personel ambulansı şahsi işi için götürmüş.
-Sevmedikleri erlere sevk, rapor, istirahat verdiğimde, numara yaptıkları söyleniyor ve bu kararlarım uygulanmıyordu.
-Bulaşık yıkayan erlerin elleri egzama oluyordu, uyarıyordum ama bir eldiven bile verilmiyordu.
-Yemekhaneye gelmem istenmiyordu, yemeğimi erlerle gönderiyorlardı. Ben asker kızıyım, babam rütbeli olmasına rağmen hayatında bir ere kendi yemeğini taşıttırdığını görmedim.
Ege sahillerine mafya görünümlü tipler gasp etmiş, halk plajları kullanamıyor, otopark ve plaj ücreti talep ediyorlar, belediye şikayetlere rağmen sessiz
Yunanistan ve İsrail savaş uçaklarının Ege denizi üzerinde havada yakıt ikmali yaparak tatbikat yapması son derece ciddi bir gelişmedir.
İsrail yıllar önce bunu İran’a yapılacak bir taarruzun benzetimi için Hayfa Mora hattında denemişti. Şimdi benzer eğitim Yunan uçakları için İsrail tankerleri ile yapılıyor.
Yunanistan’ın gerek adalar zinciri gerek ana karadaki İsrail saldırı silahlarıyla Türkiye’ye karşı donatılması ayrı bir vakıa iken hava kuvvetlerinin yoğun bir şekilde saldırı taktikleri ve havada yakıt ikmali denemeleri iki ülke hava kuvvetleri arasında Türkiye karşıtı doktrin birliğine de işaret etmektedir.
Yunanistan bir NATO üyesi olarak 2026 Ankara Zirvesi’ne günler kala İsrail ile bu tip bir tatbikatı yaparak mesajını Türkiye’ye vermiştir.
Türkiye ise bu gelişmeleri göz ardı ederek ve sadece Trump‘ın vizyonundaki NATO ve küresel düzen şablonuna sadık kalarak riskli bir jeopolitik kumar oynamaktadır.
Kaldı ki bu süreçte ve zor bir konjonktürde Türkiye’de son 100 yıldır kurtuluş Savaşı olarak da bilinen İstiklal Savaşının kurtuluş savaşı mı yoksa milli mücadele midir tartışmasının başlatılmasını anlamak mümkün değildir.
Zaman birlik beraberlik içinde tarihten ders alma zamanıdır.
Seri Devam...
Kardeşlerim...
Tarih kitaplarını kapatın.
Çünkü bugün anlatacağım şey, satır aralarında kalanlardan ibaret değil.
Bir devletin neden yükseldiğini herkes konuşur.
Ama neden ayakta kaldığını çok az kişi sorar.
İşte bütün mesele burada başlıyor.
Çünkü bir devleti büyütmek başka şeydir...
Onu yüzyıllarca aynı istikamette yürütmek bambaşka...
Bugün size Aziz Mahmud Hüdayî'yi anlatacağım.
Fakat onun doğduğu yılı...
Nerede yaşadığını...
Kaç talebe yetiştirdiğini anlatmayacağım.
Bunları herkes yazar.
Ben başka bir sorunun peşinden gideceğim.
Aziz Mahmud Hüdayî neden devletin en karanlık döneminde ortaya çıktı?
Neden adı, tam da düzen sarsılırken duyulmaya başladı?
Çünkü o yıllar sıradan yıllar değildi.
Osmanlı Devleti artık eski gücünde değildi.
Sınırlar hâlâ genişti.
Ordular hâlâ güçlüydü.
Saray hâlâ ayaktaydı.
Ama görünmeyen bir şey yavaş yavaş tükeniyordu.
Hafıza...
İşte devletler önce burada yorulur.
İnsanlar hep aynı yanlışı yapar.
Bir devlet yıkılınca dönüp son savaşa bakarlar.
Son padişaha bakarlar.
Son anlaşmaya bakarlar.
Oysa çöküş, son gün başlamaz.
Çöküş çok daha önce başlar.
Kimsenin önemsemediği küçük kırılmalarla...
Kimsenin duymadığı sessizliklerle...
Kimsenin ciddiye almadığı uyarılarla...
Eski kayıtlar tam da bu yüzden ilginçtir.
Çünkü onlar savaşlardan çok sessizlikleri anlatır.
İşte o kayıtların çoğunda tek bir isim tekrar eder.
Aziz Mahmud Hüdayî...
Kimdi bu adam?
Bir hükümdar mı?
Hayır.
Bir komutan mı?
Hayır.
Bir vezir mi?
Hayır.
Öyleyse neden herkes onun kapısını çalıyordu?
İşte yazının asıl sorusu budur.
Devletin en kritik günlerinden birinde sarayda büyük bir toplantı yapıldı.
Masada komutanlar vardı.
Maliyeciler vardı.
Âlimler vardı.
Devlet adamları vardı.
Herkes aynı soruya cevap arıyordu.
"Bu düzen neden bozuluyor?"
Saatlerce konuştular.
Vergiler konuşuldu.
Ordu konuşuldu.
Hudutlar konuşuldu.
Hiçbiri kimseyi ikna etmedi.
Toplantının sonunda yaşlı bir devlet adamı ayağa kalktı.
Ve yalnızca şu cümleyi kurdu.
"Biz yanlış kapıda cevap arıyoruz."
Ertesi sabah saraydan çıkan küçük bir kafile doğruca Aziz Mahmud Hüdayî'in dergâhına gitti.
İşte o gün ilk kez Sessiz Meclis'ten söz edildiği anlatılır.
Hayır...
Bunu gizli bir teşkilat gibi düşünmeyin.
Çünkü teşkilatlar kurulur.
Dağılır.
Yeniden kurulur.
Sessiz Meclis ise bir bina değildi.
Bir makam değildi.
Bir unvan hiç değildi.
O, devletin vicdanını ayakta tutmak için oluşturulmuş Kadim Hafıza'ydı.
Bugün kulağa şiir gibi geliyor olabilir.
Ama biraz düşünün.
Bir devlet yalnızca kanunlarla yaşayabilir mi?
Kanunu yazarsınız.
Peki onu yaşatacak vicdanı nereden bulacaksınız?
İşte Aziz Mahmud Hüdayî'in bütün meselesi buydu.
O, devlete yeni kanun öğretmiyordu.
Yeni ordu kurmuyordu.
Yeni vergi koymuyordu.
O, unutulan şeyi hatırlatıyordu.
Çünkü unutulan her ilke, gelecekte yaşanacak her krizin ilk adımıydı.
Dergâhının kapısında tek bir cümle yazardı.
"İnsan unutur. Devlet de insanlardan oluşur."
Belki bu yüzden onun yanına gelen devlet adamları cevap almaktan çok soru ile dönerdi.
Çünkü doğru soru, yanlış cevaptan daha değerlidir.
Şimdi burada durun.
Osmanlı Devleti'nin en büyük problemi gerçekten ekonomi miydi?
Ordu muydu?
Saray entrikaları mıydı?
Belki...
Ama Aziz Mahmud Hüdayî bunların hiçbirini ilk sıraya koymadı.
O başka bir yere baktı.
İnsan yetiştiren ocaklara...
Adalet dağıtan mahkemelere...
İlim üreten medreselere...
Çünkü ona göre devletin geleceği sınır boyunda değil, zihinlerde kaybediliyordu.
İşte tam burada Kadim Hafıza devreye giriyordu.
Kadim Hafıza...
Ne bir kitap...
Ne bir sandık...
Ne de gizlenmiş bir belgeydi.
Kadim Hafıza yaşayan bir fikirdi.
Her nesil onu yeniden öğrenmek zorundaydı.
Öğrenmezse unutacaktı.
Unutursa tekrar aynı hataları yapacaktı.
Belki de bu yüzden Aziz Mahmud Hüdayî hiçbir zaman "Devleti ben kurtaracağım." demedi.
Çünkü devleti bir kişi kurtaramazdı.
Ama bir kişi, devleti kurtaracak neslin yetişmesine vesile olabilirdi.
Asıl hedef buydu.
Asıl mücadele buydu.
İşte bugün geçmişe dönüp baktığınızda insanlar yalnızca savaşları görüyor.
Ben ise başka bir şey görüyorum.
Bir tarafta görünen iktidar...
Diğer tarafta görünmeyen denge...
Bir tarafta günü kurtarmaya çalışanlar...
Diğer tarafta yüz yıl sonrasını düşünenler...
Belki de devletlerin gerçek ömrünü belirleyen tam olarak buydu.
Aziz Mahmud Hüdayî öldüğünde arkasında ne bir ordu bıraktı...
Ne büyük bir hazine...
Ne de bir taht...
Sadece birkaç cümle...
Ve o cümlelerden biri, bugün bile üzerinde düşünmeye değer.
"Bir devleti yıkmak isteyen önce hafızasını hedef alır.
Çünkü hafızasını kaybeden millet, sonunda kendi geleceğini de başkasına yazdırır."
Belki bütün hikâye buydu.
Belki de değildi.
Ama şu soruyu artık görmezden gelmek kolay değil.
Devletleri gerçekten görünen insanlar mı yönetir...
Yoksa görünmeden yalnızca hafızayı koruyanlar mı onları ayakta tutar?
*******
Belki şimdi bana diyeceksiniz ki... "Peki Aziz Mahmud Hüdayî bütün bunları gördü de ne yaptı?" İşte tam burada onu diğerlerinden ayıran taraf ortaya çıkıyor. Çünkü o, devleti yalnızca saraydan ibaret görmüyordu. Ona göre aç kalan bir çocuk, zayıflayan bir devletin ilk işaretiydi. Evine ekmek götüremeyen bir baba, yalnızca kendi ailesini değil, milletin yarınını da kaybediyordu. Bu yüzden önce insanı ayağa kaldırmaya çalıştı. Dergâhının kapısı hiçbir zaman kapanmazdı. Kazanlar gün boyu kaynardı. Yoldan geçen de yerdi, kimsesiz kalan da... Yolcu da otururdu aynı sofraya, yetim de... Kimsenin hangi şehirden geldiği sorulmazdı. Çünkü açlığın memleketi olmazdı. Fakire uzatılan bir tas çorbayı sadaka değil, devletin geleceğine yapılan yatırım olarak görürdü. "İnsanı yaşat ki devlet yaşasın." sözünü hiçbir zaman yüksek sesle söylemedi belki... Ama yaptığı her iş o cümlenin etrafında şekilleniyordu. O yüzden yardım ederken gösteriş aramaz, dağıtırken isim bırakmaz, verirken borçlu hissettirmezdi. Çünkü ona göre bir elin verdiğini diğer el değil, yalnızca vicdan bilmeliydi.
Şimdi başınızı kaldırın ve bugüne bakın. Takvimler 2026 yılının temmuzunu gösteriyor. Çarşıya çıkıyorsunuz... İnsanların yüzüne bakıyorsunuz... Kimsenin omzundaki yük görünmüyor ama herkes bir şey taşıyor. Bir baba evine dönerken hesap yapıyor. Bir anne pazarda elindeki parayı üç kez sayıyor. Gençler yarınını düşünüyor. Emekliler ay sonunu... Esnaf dükkânını açık tutmanın hesabını yapıyor. Kimse aynı cümleyi kurmuyor ama herkes aynı duyguyu taşıyor. Yorulduk... İşte tam da böyle zamanlarda Aziz Mahmud Hüdayî'nin bıraktığı iz yeniden anlam kazanıyor. Çünkü o hiçbir zaman yalnızca devlet adamlarına seslenmedi. Önce topluma seslendi. "Birbirinizi bırakmayın." dedi. "Bir sofrada iki kişiye yetecek yemek varsa, üçüncü kişiye de yer açın." dedi. Çünkü biliyordu ki millet birbirine sırtını dönerse, en güçlü devlet bile ayakta kalamaz.
Bir de gözümüzü sınırların ötesine çevirelim. Gazze... Bugün dünyanın en çok konuştuğu ama belki de en az anladığı yerlerden biri. Orada yıkılan yalnızca binalar değil. Çocukluklar yıkılıyor. Aileler dağılıyor. Bir annenin duası ile bir çocuğun korkusu aynı gökyüzünün altında buluşuyor. Böyle zamanlarda insan ister istemez düşünüyor. Aziz Mahmud Hüdayî bugün yaşasaydı ilk nereye giderdi? Saraya mı? Yoksa yıkılmış bir mahallenin ortasına mı? Ben cevabın ikinci seçenek olduğuna inanıyorum. Çünkü onun mücadelesi önce insan içindi. Aç kalan bir çocuğun hangi milletten olduğuna bakmazdı. Yetimin hangi dili konuştuğunu sormazdı. Mazlumun hangi şehirde doğduğunu araştırmazdı. Önce yarayı sarardı. Sonra sebepleri konuşurdu. Belki de bu yüzden gerçek büyüklük, en yüksek makama çıkmakta değil; en zor günde en çok ihtiyaç duyulan yerde bulunabilmektedir.
İşte bütün bunları yan yana koyduğunuzda Sessiz Meclis'in neyi temsil ettiğini daha iyi anlıyorsunuz. O, gizli toplantılar yapan insanlar değildi. O, zor zamanlarda ilk vazifesini unutmayan insanların adıydı. Birisi aşevinin kazanını yakıyordu. Birisi yetimin başını okşuyordu. Birisi ilim öğretiyordu. Birisi adalet dağıtıyordu. Birisi de gece kimse görmeden bir kapının önüne ekmek bırakıyordu. Kadim Hafıza işte böyle yaşıyordu. Büyük sözlerle değil... Küçük ama unutulmayan davranışlarla. Belki bugün en çok ihtiyacımız olan şey de budur. Daha yüksek sesle konuşmak değil... Birbirimizi daha fazla duymak. Daha çok tartışmak değil... Daha çok omuz vermek. Çünkü tarih bize şunu defalarca gösterdi. Devletler bazen savaş yüzünden değil, insanların birbirine yabancılaşması yüzünden yorulur. Ve bir millet yeniden ayağa kalkacaksa, bunu önce vicdanıyla başarır. Gerisi zaten ardından gelir.
Ve şimdi meseleyi bağlayalım kardeşlerim... Çünkü buraya kadar anlatılanların tamamı bizi tek bir kapının önüne getiriyor. O dönem de devlet sarsılıyordu, bugün de dünya sarsılıyor. O dönem de ekonomik daralma vardı, bugün de insanın cebindeki para ateş gibi eriyor. O dönem de sarayın, çarşının, sokağın, sınırın, duanın ve korkunun aynı anda konuşulduğu bir iklim vardı; bugün de Türkiye tam böyle bir eşiğin içinden geçiyor. O dönem de mazlum vardı, muhacir vardı, yetim vardı, sofrasına ekmek koymakta zorlanan insanlar vardı; bugün de var. İsimler değişti. Takvim değişti. Haritalar değişti. Ama imtihan değişmedi. Devlet kendi aklıyla yolunu bulur. HİÇ merak etmeyin. Çünkü devlet, fırtına çıktığında yelkeni indirmeyi de bilir, gerektiğinde rotayı değiştirmeyi de. Büyük devletler böyle ayakta kalır. Fakat asıl soru burada başlıyor. Devlet ayakta kalır da insan ne olur? İnsan kalbini kaybederse, hangi devlet onu kurtarabilir? İnsan Kur’an’dan koparsa, hangi kanun ona yön verebilir? İnsan Allah yolundan ayrılırsa, hangi zenginlik onu doyurabilir? İşte Aziz Mahmud Hüdayî’nin asıl dersi buydu. Mesele yalnız devleti kurtarmak değildi. Mesele insanı düşürmemekti. Çünkü insan düşerse aile düşer. Aile düşerse mahalle düşer. Mahalle düşerse millet yorulur. Millet yorulursa devletin yükü ağırlaşır. Bugün Türkiye’nin ihtiyacı yalnız ekonomik hesap değil, yalnız siyasi akıl değil, yalnız diplomasi değil. Bunların hepsi olacak. Ama bunların yanında merhamet olacak. Sadaka olacak. Yardımlaşma olacak. Komşunun hâlini sorma olacak. Gazze’ye bakınca yalnız öfke değil, sorumluluk duyma olacak. Kendi fakirine bakınca yalnız şikâyet değil, el uzatma olacak. Çünkü bir milletin gerçek gücü, zor zamanda kimin yanında durduğuyla ölçülür. Bugün bize düşen şey açık. Devlet işini bilir. Biz de insan kalmayı bileceğiz. Kur’an’dan kopmadan, Allah yolundan ayrılmadan, mazlumu unutmadan, fakiri incitmeden, yetimi görmezden gelmeden, soframızı küçültsek bile gönlümüzü küçültmeden yürüyeceğiz. Çünkü sonunda herkes kendi nöbetinden sorulacak.
Devlet kendi nöbetinden...
Millet kendi nöbetinden...
İnsan da kalbinin nöbetinden...
Belki de asıl mesele, tarihin bize ne anlattığı değildir.
Asıl mesele...
Bizim tarihten ne anladığımızdır.
Allah, bu millete bir daha aynı acıları yaşatmasın inşallah.
Mazlumun duasını, yetimin gözyaşını ve fakirin hakkını unutanlardan eylemesin inşallah.
Kalbimizi Kur'an'dan, yolumuzu hakikatten ayırmasın inşallah.
Çünkü devletler ayakta kalabilir...
Ama insan, ancak imanıyla ayakta kalır.
Esselâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtühû.
SON DERECE TEMKİNLİ OLUNMALIDIR!
7-8 Temmuz 2026 tarihlerinde Cumhurbaşkanlığı Külliyesinde tertiplenecek olan
36. NATO Devlet ve Hükûmet Başkanları Zirvesi öyle sıradan bir buluşma olmayacaktır.
Alınacak olan kararlar yeni bir tarihi süreci tetikleyebilir ve kendimizi bir anda riskli bir dönemecin başında bulabiliriz. Bu yüzden görüşmelerde son derece temkinli olunmalı ve geleceğimizi tehlikeye atacak hiçbir karara evet denilmemelidir!
Zira zirve öncesi ABD istihbaratının Polonya yönetimini olası bir Rus saldırısı karşısında uyarmış olması, Rusya ile savaş halindeki Ukrayna'nın üyesi olmadığı bir zirveye katılıyor olması, Türk Ordusu'na ve AKP iktidarına yapılan övgülerin zamanlaması, Trump'ın gelmeyecektim ama ne dediysem yapılıyor bu yüzden Ankara'ya müjde ile geliyorum sözleri, NATO'nun aylar öncesinden İstanbul ve Adana'ya askeri birlik konuşlandırma planı, NATO zirvesi sonrası Eylül ayında Ruhban okulunun açılacak olması, yapılacak olan anayasa değişikliği ve Tom Barrack'ın aylar öncesinden önerdiği Osmanlı yönetim modeli birlikte düşünüldüğünde içinde bulunduğumuz süreç pek de hayra alamet değildir!
Öncelikle şunu unutmamak gerekir ki Türk Askeri hiçbir ülkenin jandarması değildir! Eğer ki bir yere asker göndermemiz gerekiyorsa orası Ege'de işgal altındaki adalarımız ve bugünlerde askeri açıdan güçlendirilmesi gereken KKTC'dir! Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Ordusu ve toprakları üzerinde kurulan hayaller yüce Türk milletine rağmen gerçekleşemez!
Adalet Partisi olarak; ülkemizin AB'ye alınmasına karşı çıkan, yıllardır vize sorunları yaşatan, gümrük kapılarında aşağılayan, ülkemize sınır ötesinden yapılan terör saldırıları karşısında "Kuzey Atlantik Antlaşması'nın 5. maddesinde yer alan kolektif savunma taahhüdünü hiçe sayarak NATO üyelerinden birine veya birkaçına yapılan silahlı bir saldırı, tüm üye ülkelere yapılmış sayılır. Bu durumda tüm üyeler, saldırıya uğrayan ülkeye yardım etmekle yükümlüdür" şartını yerine getirmeyen, bilakis PKK terör örgütüne her türlü desteği alenen vermek suretiyle yıllardır hasmane tavırlar sergileyen, iç siyaseti kurgulamak için elinden geleni yapan, kurulan paralel yapılarda ve askeri darbelerde parmağı olan NATO üyelerini ve dolayısıyla NATO'yu tanımamız mümkün değildir!..
Dr. Vecdet Öz
#NATO
ASELSAN’ın satılacağına ve bunun için Tom Barrack’ın Görevlendirildiğine dair söylentiler var.
ASELSAN borsada işlem gören bir şirket olsa da, kontrol hissesi Türk Silahlı Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfı’ndadır. Türkiye’nin savunma teknolojilerindeki en stratejik kuruluşlarından biri olan ASELSAN’ın kontrolünün devredilmesi, devletin güvenlik politikalarıyla bağdaşmaz. Kısacası ASELSAN sıradan bir şirket değil, Türkiye’nin savunma kalesidir. Teknik olarak anonim şirket olabilir; ancak fiilen devletin kırmızı çizgisidir. 🇹🇷
SATILAMAZ..!!!!!
Az önce beni şoka sokacak bir olay dinledim. 6 Şubat depremi sürecinde Türkiye'deydim ve deprem olduğu gibi Trabzon'a gelen depremzedelere elimizden geleni yaptık. O süreçte Adıyamanlı bir aile bizim ikinci ailemiz oldu. Birlikte yedik içtik, dertleştik.
Seher'le o zaman tanıştım. Annesini 16 yaşında kaybetmiş. Teyzeleri büyütmüş onu. Bi abisi var onu da depremde kaybedeli 10 gün olmuştu. Yaşayan ölü gibiydi.
Depremden önce sınava girmiş, ne torpil ne bişesi var, hakkıyla Adıyaman Gelir İdaresine atandığı haberini aldık. Yemin ediyorum kendim atansam o kadar sevinmem. Sarılıp ağlaşıp vedalaştık havalimanında.
Üç sene o kurumda verilen tüm işleri hakkıyla yapmış ve bir gün müdür çağırmış. "Senin belgelerin eksik biz D1 ehliyet istiyoruz sen B1 vermişsin" deyip hakkında yazı yazmış. İki saatte kızı görevden atmışlar. Dava açmışlar ama hiçbir sonuç olmamış. Belgeleri komisyon inceliyor ama fark etmiyor, komisyon da suçlu bulunmuyor.
Seher şimdi annesiz, abisiz ve işsiz. Psikolojisi tekrar çökmüş.
Ya soruyorum yetkililere sizin hiç vicdanınız yok mu? Hayata tutunmaya çalışan gencecik bir kadına bunu neden yaptınız?
Adıyaman'daki devlet erkanı bu işe el atın yazıktır günahtır, yapmayın bu kıza işini geri verin! Bu kızın tek suçu dürüst olmak ve torpili olmamak. Eminim bu tweetten sonra Seher'in sorununu hep beraber çözeceğiz. Lütfen rt edin, yetkililere ulaştıralım!
Heybeliada’da bulunan Ruhban Okulunun açılıp açılmaması AKP’nin en büyük sınavı olacaktır.
Sadece dinler arası diyalog süreci yeniden başlatılmak istenmiyor, İstanbul’un tam merkezinde Rum Ortadoks Kilisesi özerkliğini ilan etmek istiyor.
Okul, Türk Anayasa Mahkemesinin verdiği karara uyarak açılabilinirken neden Trump’ın araya girmesine özellikle ihtiyaç duyuluyor?
Demek ki Ruhban okulu sıradan bir teoloji okulu değil ve Anayasa kararına göre de açılmayacak.
Unutmayalım ki Kıbrıs Cumhuriyeti'nin ilk Cumhurbaşkanı ve Kıbrıs Kilisesi Başpiskoposu Makarios (Mihail Hristodulu Muskos) da 1942 yılında Heybeliada Ruhban Okulundan da mezun olmuştur.
Makarios, adanın Yunanistan'a baglanmasını (Enosis) savunan ve Kıbrıs'taki kanlı çatışmalarda rol oynayan en önde gelen kişilerden birisiydi.
Bugün Kıbrıs bu kadar hassas bir sürece girmişken, Ada’daki Türklerin egemenlik hakları yok sayılmak istenirken ve Rum tarafı açıktan resmen Türk düşmanlığı yaparken bu okulun açılması Mavi Vatanımıza doğrudan tehdit, İsrail’in de Büyük Akdeniz Projesinin stratejik kırılma noktası olacaktır.
NATO Zirvesi öncesinde Türkiye’ye yönelik emrivakiler peş peşe geliyor. Önce Heybeliada’daki Ruhban Okulu’nun eylül ayında açılacağı haberi Yunan basınında yer aldı. Günlerce tartışıldı, büyük yankı uyandırdı ancak Ankara’dan tatmin edici bir açıklama gelmedi.
Şimdi ise Kıbrıs’ta yeni bir çözüm süreci hazırlığının işaretlerini yine Rum basınından öğreniyoruz. Güney Kıbrıs’ta yayımlanan Politis gazetesinde yer alan haberlere göre BM Genel Sekreteri Guterres ve temsilcisi Holguin, 2017 Crans Montana sonrasında üçüncü kez adayı federasyon eksenine sürükleyecek yeni bir formül üzerinde çalışıyor.
Asıl dikkat çekici olan ise zamanlamadır. ABD, İsrail, Yunanistan ve GKRY son yıllarda Doğu Akdeniz’de Türkiye aleyhine askeri, diplomatik ve enerji merkezli girişimlerini kesintisiz sürdürürken, tam da böyle bir dönemde yeni bir 5+1 formülünün gündeme gelmesi tesadüfle açıklanamaz. Daha da önemlisi, eğer doğruysa, Ankara’nın bu girişime kapalı olmadığı yönündeki haberlerin yine Rum ve Yunan medyasında yer almasıdır.
Ne yazık ki son dönemde Türkiye’yi ilgilendiren birçok kritik gelişmeyi kendi devlet kurumlarımızdan değil, Atina ve Lefkoşa basınından öğrenir hâle geldik. (2017 Crans Montana zirvesinde Ankara'nın adadan asker çekmeyi kabul ettiğini de Rum basınından öğrenmiştik.)
28 Şubat 2026’da başlayan İran-İsrail-ABD savaşında yaşananlardan ders almayanlar, 2004 Annan Planı ve 2017 Crans Montana süreçlerinde yapılan hataları tekrarlamaya çalışanlar, kısa vadeli çıkarlar uğruna geleceğimizi karanlığa gömmek isteyenlerdir. Bunun adı diplomasi veya müzakere değildir.
Bu süreç, Türkiye’nin son yıllarda AB, NATO ve ABD ile ilişkilerinde izlediği politikalardan bağımsız da değerlendirilemez. Ankara, jeopolitik açıdan son derece önemli bazı konularda karşı taraftan somut ve bağlayıcı kazanımlar elde etmeden sürekli yeni beklentiler üretmektedir.
SAFE, Gümrük Birliği, vize serbestisi, üyelik perspektifi ve savunma iş birliği başlıkları sürekli gündemde tutulurken Türkiye’den yeni tavizler talep edilmektedir. Bu arada 7 Haziran 2026 tarihinde Avrupa Parlamentosu tarafından kabul edilen küstah Türkiye Raporu’nda Mavi Vatan ve KKTC’nin ağır eleştirilerle hedef tahtasına oturtulduğunu; aynı günlerde Türkiye aleyhinde Amerikan Kongresinden de Doğu Akdeniz ve Kıbrıs'ı IMEC'in (Hindistan, Oratdoğu Avrupa Ekonomik Koridoru) deniz kapısı hâline getiren ABD-Yunanistan-GKRY-İsrail ortaklığını kalıcılaştıran Türkiye'nin deniz jeopolitiğini hedef alan Eastern Mediterranean Gateway yasa tasarısının da onaylandığını hatırlatalım.
Finansal baskı altında bulunan, her geçen gün büyüyen dış borç stokunu yeni borçlarla çevirmeye çalışan ve ekonomik kırılganlık yaşayan ülkemizin, masada vermeyeceği tavizleri vermeye zorlanabildiğine dair örnekler tarihimizde mevcuttur.
Rum basınına yansıyan bilgiler doğruysa masadaki teklif son derece tehlikelidir. Maraş, Güzelyurt ve Mesarya’nın bir bölümünün verilmesi, Türk askerinin zaman içinde çekilmesi, etkin ve fiilî garantörlüğün aşındırılması, adanın NATO şemsiyesi altında yeniden yapılandırılması ve Türkiye’nin limanlarını Rum gemi ve uçaklarına açması gibi başlıklar konuşulmaktadır. Buna karşılık siyasi eşitlik, etkin katılım, ortak devlet, doğrudan ticaret ve benzeri vaatler sunulmaktadır.
40 köyün, bir ilçenin ve üç belediyenin Rumlara verilerek en az 100 bin insanımızın yurdundan edilmesine, KKTC topraklarının beşte birinin ve daha da önemlisi sulu tarım yapılan en verimli arazilerin, ayrıca yer altı su kaynaklarının büyük bölümünün Rum yönetimine bırakılmasına kim evet diyebilir?
Daha da önemlisi mesele yalnızca KKTC’nin kendisi değildir. Türkiye’nin deniz jeopolitiğinin ileri kalesi KKTC’dir. Doğu Akdeniz Mavi Vatan’ın amiral gemisi ise onun amiral karargâhı da KKTC’dir. Adadaki varlığımız, donanmamızın yarattığı caydırıcılığa eşdeğer stratejik bir caydırıcılık üretmektedir. KKTC’nin bağımsız varlığına halel getirecek, adadaki Türk askerinin geri çekilmesine yol açacak girişimler müzakere konusu değil, gündem konusu dahi olmamalıdır. KKTC’nin yalnızca Türkiye tarafından tanınması, bu tür süreçleri savunanların gerekçesi olamaz. Zira bunun anlamı, Anadolu’nun güneyden çevrelenmesine kendi irademizle onay vermektir.
KKTC yalnızca bir ada parçası değil, Türk dünyasının tek ada devleti, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki ileri karakolu, güvenlik kuşağı ve stratejik derinliğidir. Kuzey Kıbrıs olmadan Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de kalıcı jeopolitik üstünlük kurması, deniz yetki alanlarını koruması, Kızıldeniz ve ötesine güç aktarımı yapması ve Mavi Vatan doktrinini sürdürülebilir kılması mümkün değildir.
KKTC’nin bağımsız egemen varlığı ve adadaki Türk askeri mevcudiyeti, Doğu Akdeniz’deki kıta sahanlığı ve deniz yetki alanlarımızın korunmasının yanı sıra bölgedeki ticaret yollarının güvenliği ve Anadolu’nun güneyden savunulması açısından da kritik önemdedir.
KKTC, Türkiye için yalnızca bir dış politika konusu değil, doğrudan ulusal güvenlik, deniz jeopolitiği ve stratejik derinlik önceliğidir.
Bu nedenle bir yandan Mavi Vatan tatbikatları ve Mavi Vatan Teknofest gösterileri yapıp diğer yandan Mavi Vatan’ın merkezindeki en kritik jeopolitik mevziyi yeniden müzakere masasına koymak ciddi bir çelişki yaratmaktadır. Annan Planı sürecinde de, 2017 Crans Montana görüşmelerinde de benzer tablolar yaşandı. Eğer bugün Rum basınında çıkan haberler doğruysa, üçüncü kez aynı tezgâha dönülmek istenmesi anlaşılır değildir.
Üstelik hem Türkiye hem de KKTC son yıllarda egemen eşitlik ve iki devletli çözüm konusunda son derece net açıklamalar yapmışken, federasyon eksenli yeni formüllerin yeniden gündeme taşınması ayrıca sorgulanmalıdır.
KKTC, Mavi Vatan’ın ayrılmaz bir parçasıdır. KKTC’nin zayıflatıldığı veya tasfiye edildiği bir senaryoda Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki jeopolitik konumunu koruması da mümkün olmayacaktır. Tekrar hatırlatalım, Beşparmak Dağları’ndan KKTC ve Türk bayrakları indiğinde Ankara’da kimse rahat uyuyamaz.
NATO’nun yaklaşan 7-8 Temmuz Ankara zirvesinde Trump’ın hükümetimize yönelteceği iltifat bombardımanlarının karşılığında tani taviz taleplerine karşı da şimdiden hazırlıklı olmak durumundayız.
Bu notumuzu merhum Rauf Denktaş'ın sözleri ile tamamlayalım.
TÜRKİYEM DİYORUM, ANLIYOR MUSUNUZ? ÖZGÜRLÜK DİYORUM, ANLIYOR MUSUNUZ? BAĞIMSIZLIK DİYORUM, ANLIYOR MUSUNUZ? DEVLETİM DİYORUM, ANLIYOR MUSUNUZ?
“Bartholomeos, Fatih Kaymakamı’na bağlı bir din görevlisidir. Bunun ötesinde bir şey değildir.”
Ümit Özdağ:
• Heybeliada Ruhban Okulu, İstanbul’un Türk kimliğine meydan okuma hareketidir.
• Bunu kabul etmek ağır bir kapitülasyon olur.
• Bunu kabul etmek egemenlik ihlali olur.
• Bunu kabul etmek anayasa ihlali olur.
• Ve burası casus FETÖ okullarına döner. Bunu mu istiyorsunuz?
• Türkiye bir sömürge ülkesi değildir.
• Türk devletinin dışında İstanbul’u yeniden Konstantin yapma çabası ve tarihi surlar içinde Vatikan modeli bir Ortodoks din devleti oluşturma girişimleri beyhude çabalardan ibarettir.
• Türk milleti böyle bir projeye izin vermeyecek, tarihe gömecektir.
• Bartholomeos da kim olduğunu gayet açık bir şekilde artık anlamalıdır.
• Bartholomeos, Fatih Kaymakamı’na bağlı bir din görevlisidir. Bunun ötesinde bir şey değildir.
Cihat Yaycı : Avrupa Parlamentosunun 18 Haziran 2026’da yayınladığı Türkiye raporunda çelişki komedisi:
📌 Patrikhane’ye statü iste: Türkiye’nin iç işi değil!
📌 Ayasofya’ya karış: Türkiye’nin iç işi değil!
📌 Kariye’ye karış: Türkiye’nin iç işi değil!
📌 Ruhban Okulu’nu dikte et: Türkiye’nin iç işi değil!
📌 Mavi Vatan’ı hedef al: Türkiye’nin egemenlik hakkı değil!
📌 Türkiye-Libya Mutabakatı’na “hukuka aykırı” de: Türkiye’nin deniz yetki alanı değil!
Ama…
📌 Batı Trakya Türklerinden bahsedilince: “AB üyesi Yunanistan’ın iç işlerine karışmayın!”
Bu rapor ilerleme raporu değil; çifte standardın resmî belgesidir.
Ümit Özdağ, Jandarma Genel Komutanlığı’nın müdürlüğe dönüştürüleceği kulisini paylaştı:
• Bir taslak dolaşıyor.
• Bu taslağa göre Jandarma Genel Komutanlığı, Jandarma Genel Müdürlüğüne dönüştürülecekmiş.
• İnanılır gibi değil. Umarım doğru değildir.
• Bir ülke kendi ordusunu eliyle imha etmez. Daha ne istiyorsunuz Jandarma’dan?
• Terörle mücadelede en başarılı olan güçlerin başında geliyor. Şehit sayısı ortada.
• Siz Jandarma’nın alay sancaklarını elinden aldınız ya. Daha ne yapabilirsiniz alay sancağı elinden alınan bir güce?
• Eğer böyle bir düşünce varsa bundan hızla vazgeçin.
🔴 Cihat Yaycı :
Yunanistan’da dün çok önemli fakat maalesef yeterince konuşulmayan bir gelişme yaşandı.
İskeçe’de, Lozan Antlaşması’nın kendilerine tanıdığı haklar çerçevesinde müftülerini kendileri seçmek isteyen ve Yunanistan tarafından atanan müftüler protesto eden 4 Batı Trakya Türkü, Yunan mahkemeleri tarafından 17’şer ay hapis cezasına mahkûm edildi.
Bu insanlar ne yaptı?
Şiddete mi başvurdu?
Kamu düzenini mi bozdu?
Yoksa terör eylemi mi gerçekleştirdi?
Hayır.
Sadece Lozan Antlaşması’ndan doğan haklarını savundular. Demokratik bir protesto gerçekleştirdiler.
Bir tarafta Batı Trakya Türklerinin seçtikleri müftüler tanınmıyor, demokratik itirazları cezalandırılıyor, Türk kimliği yıllardır tartışma konusu yapılıyor; diğer tarafta ise Türkiye’den sürekli yeni tavizler, yeni açılımlar ve yeni adımlar bekleniyor.
Bugün Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılması yönündeki talepler yeniden gündeme getiriliyor. Oysa aynı günlerde Batı Trakya Türklerinin temel dinî ve kültürel hakları nedeniyle mahkûm edildiği bir tablo ile karşı karşıyayız.
Lozan bir bütündür.
Lozan yalnızca patrikhane için değil, Batı Trakya Türkleri için de vardır.
Mütekabiliyet yalnızca Türkiye’den beklenen bir yükümlülük değildir.
Türkiye’nin, Lozan’ın dengelerini ve Batı Trakya Türklerinin haklarını görmezden gelerek tek taraflı adımlar atması; hukuk, adalet ve devlet ciddiyeti açısından doğru değildir.
Önce Lozan’ın Batı Trakya’ya ilişkin hükümleri eksiksiz uygulansın.
Önce Batı Trakya Türklerinin seçilmiş müftülerine saygı gösterilsin.
Önce Türk azınlığın eğitim, vakıf ve kimlik hakları tam anlamıyla teslim edilsin.
Ondan sonra karşılıklı adımlar ve karşılıklı iyi niyet konuşulabilir.
Aksi takdirde ortaya çıkan tablo, Lozan dengesinin ve mütekabiliyet ilkesinin Türkiye aleyhine bozulmasından başka bir anlam taşımayacaktır.
https://t.co/xKQ5Z02aCP
@tcbestepe@TC_icisleri@iletisim@TC_Disisleri@tcmeb@SaadetPartisi@yenisafak@yeniakit@rprefahpartisi@MHP_Bilgi@zaferpartisi@cumhuriyetgzt1@herkesicinCHP@Akparti@iyiparti@anahtarparti
🇹🇷 AÇIK UYARI!
Çeşitli gizli servisler, Kıbrıs’ta provokasyonlarını ve kışkırtmalarını derhal durdurmadığı takdirde, bunun ağır bedelini ödeyecektir!
Ada üzerindeki hayalî emperyal emelleriniz, sizi tarihin çöplüğüne atmaya yetecek bir stratejik intihardır. Unutmayın: Türk’ün sabrı asla zaaf değil, nezakettir. Bu nezaket, silahımızın namlusundaki barut kadar sınırlıdır.
Azılı Yunanlar, Ege’de ve Doğu Akdeniz’de işgal ettiğiniz her bir kara parçasının hesabını unutmadık. Adalarımızın işgal altındaki toprakları, bir gün Türk sancağının gölgesine dönecektir. Bu bir tehdit değil, tarihin değişmez yasasıdır.
Hatırlatıyoruz:
Türkiye, Lozan’ın ruhunu çiğneyerek gasp edilen Adaların ve Kıbrıs’ın gerçek sahibidir. Bugün “statüko” diye dayattığınız her düzen, yarın Türk ordusunun stratejik hamlesiyle paramparça edilebilir.
Son Söz:
Kendini bölgesel güç sanan azılı çete, Kıbrıs’ta kumpas kurmayı bırakıp kendi tarihî acizliğine bakmalıdır.
Hesap vakti gelecektir!
Zafer, bizimle olacak.
——————————————
🇬🇧 OPEN WARNING!
If various intelligence services do not immediately cease their provocations and incitements in Cyprus, they will pay a heavy price!
Your imaginary imperial ambitions over the island are a strategic suicide that will be enough to throw you into the trash heap of history. Remember: The patience of the Turk is never a weakness but a courtesy. This courtesy is as limited as the gunpowder in the barrel of our weapon.
Fierce Greeks, we have not forgotten the account of every piece of land you have occupied in the Aegean and the Eastern Mediterranean. The occupied lands of our islands will one day return to the shadow of the Turkish flag. This is not a threat but an unchangeable law of history.
We remind you:
Turkey is the true owner of the islands and Cyprus, which were seized in violation of Lausanne’s spirit. Every so-called “status quo” you impose today can be shattered tomorrow by the strategic move of the Turkish army.
Final Word:
The gang that sees itself as a regional power should stop plotting in Cyprus and instead face its historical impotence.
The time of reckoning will come!
Victory will be ours.
——————————————
🇬🇷 ΑΝΟΙΧΤΗ ΠΡΟΕΙΔΟΠΟΙΗΣΗ!
Εάν διάφορες μυστικές υπηρεσίες δεν σταματήσουν αμέσως τις προκλήσεις και τις υποκινήσεις τους στην Κύπρο, θα πληρώσουν βαρύ τίμημα!
Οι φανταστικές αυτοκρατορικές σας φιλοδοξίες για το νησί είναι μια στρατηγική αυτοκτονία που θα σας ρίξει στα σκουπίδια της ιστορίας. Να θυμάστε: Η υπομονή του Τούρκου δεν είναι ποτέ αδυναμία αλλά ευγένεια. Αυτή η ευγένεια είναι τόσο περιορισμένη όσο η πυρίτιδα στη θαλάμη του όπλου μας.
Άγριοι Έλληνες, δεν έχουμε ξεχάσει τον λογαριασμό κάθε κομματιού γης που έχετε καταλάβει στο Αιγαίο και την Ανατολική Μεσόγειο. Τα κατεχόμενα εδάφη των νησιών μας θα επιστρέψουν μια μέρα στη σκιά της τουρκικής σημαίας. Αυτό δεν είναι απειλή, αλλά αμετάβλητος νόμος της ιστορίας.
Υπενθυμίζουμε:
Η Τουρκία είναι ο πραγματικός ιδιοκτήτης των νησιών και της Κύπρου, που καταλήφθηκαν κατά παράβαση του πνεύματος της Λωζάνης. Κάθε λεγόμενο «στάτους κβο» που επιβάλλετε σήμερα μπορεί να διαλυθεί αύριο με τη στρατηγική κίνηση του τουρκικού στρατού.
Τελευταίος Λόγος:
Η συμμορία που βλέπει τον εαυτό της ως περιφερειακή δύναμη πρέπει να σταματήσει να στήνει παγίδες στην Κύπρο και αντ’ αυτού να αντικρίσει τη δική της ιστορική ανικανότητα.
Η ώρα της λογοδοσίας θα έρθει!
Η νίκη θα είναι δική μας.