“Acemoğlu’nun düşünsel güzergâhı, kurumsalcı bir çerçeveden güç-merkezli bir çerçeveye doğru bir hareket sergiliyor. Ama bu hareket, tam da en kritik eşikte, yani üretim ilişkilerinin ve burjuva devletinin kendisinin sorgulanması gereken noktada duruyor. Acemoğlu sınıf mücadelesini görüyor, fakat sınıf iktidarı sorusunu sormuyor.”
Demet Yılmazkuday - Acemoğlu’nun Sınıfa Dönüşü
Yazıyı okumak veya dinlemek için tıklayınız.
https://t.co/OClb6HPdtP
Zengin devletler yarı iletkenleri, elektrikli araçları, savunma sanayilerini veya yeşil teknolojileri sübvanse ettiğinde bu, ‘yenilik’ ya da ‘ulusal güvenlik’ olarak sunuluyor. Yoksul ülkeler kendi madenlerini işlemeye veya yeni gelişen sanayilerini korumaya çalıştığında ise ‘piyasa bozulması’, ‘verimsizlik’, ‘yolsuzluk’ ve ‘mali risk’ konusunda uyarılıyor. Oysa dünya piyasası zaten güçlü devletler, ulusötesi şirketler, patent rejimleri, finans kuruluşları ve askerî öncelikler tarafından planlanıyor. Asıl soru, kimin plan yaptığı, kimin yararına plan yaptığı ve değer zincirinin hangi düzeyinde planlama yapıldığıdır.”
https://t.co/OTtitv6fq8
🚨 BREAKING:
De Niro: "I hate to say it, but loving our country is starting to sound like an abused spouse saying they love their abuser.
I can't love a country that wages stupid, inhumane wars, kills thousands of innocent people and indirectly causes the deaths and suffering of millions more.
I can't love a country that takes healthcare away from millions and uses that money to enrich Trump's Epstein circle.
I can't love a country that sends masked militias to shoot citizens in the streets, terrorize our neighbors and tear families apart.
I can't love a country led by a racist, misogynistic, xenophobic tyrant.
And let me say it plainly: I can't love a country led by Donald Trump and his sycophantic Cabinet."
faşizmin tarihsel olarak en ayırt edici özelliklerinden biri, muhalefet ederken kendisini her zaman müesses nizama, elitlere ve düzene/kapitalizme karşıymış gibi sunabilmesidir. +++
“AKP artık yaptıklarını tutarlı bir siyasal hikâyenin içine yerleştirmeye ihtiyaç duymuyor; giderek bu ihtiyacı aşmış olmayı, yani topluma her adımını izah etmek zorunda olmayan “devletin” katından konuşabilmeyi kendi başına bir iktidar anlatısına ve stratejisine dönüştürüyor.”
Cenk Saraçoğlu - İktidardan Devlete, Siyasal Partiden İdari Merkeze: AKP’nin Bir Anlatısı Kaldı mı?
Yazıyı okumak veya dinlemek için tıklayınız.
https://t.co/4Y6MSLdi8u
Maden filminin son sahnesi gibi etkileyici bir görüntü! Madenciler ve aileleri kol kola girerek başkanlarına ve yoldaşlarına sahip çıkıyor. Onca gözaltı ve itibarsızlaştırmaya rağmen günler geçtikçe direnişleri çözülmek şöyle dursun, daha kararlı hale geldi ve işçi sınıfı sadeliğiyle büyüyor. Memleketin ihtiyaç duyduğu siyaset tarzı da, muhteviyatı da burada işte. Eylemlerini sözle sesle büyütmeyi de, gerektiğinde susarak yüceltmeyi mücadele içinde gösteriyorlar. Öğreniyorlar, öğretiyorlar. Tam bu yüzden sınıf siyaseti gerek. Yine kazanacaklar...
Sermayenin birikim rejimi, köylüyü ve küçük esnafı çözerek kitleleri tek bir sınıfta eşitledi:
Hepimiz işçiyiz...
AKP döneminin en temel dönüşümü: mülksüzleştirme
De-dollarisation of the global economy is part of a broad struggle for economic sovereignty & for the construction of a more equitable international order, capable of stopping the systematic transfer of wealth from the Global South to the centres of power.
https://t.co/zfv2RZLw9z
13 Eylül Partisi
"Erdoğan, büyük sermayeye dönüşen İslamcı burjuvazinin; uluslararası sisteme daha fazla entegre olan, bazı ‘gelenek’leri ve katı tutumları çıplak maddi çıkar için terk etmeye hazır, dönemin ihtiyaçlarına uygun bir devlet yapısında görev ve sorumluluk almaya istekli bir ‘yeni parti’ ihtiyacını sezip Milli Görüş partisinden gürültüyle koptu.
Ve sermaye diktatörlüğü, birçok itiş kakışın ardından 2000’li yıllardaki formunu bu kopuştan doğan AKP-Erdoğan iktidarıyla buldu. 12 Eylül rejiminin krizinden çıkış, bu bir tür “13 Eylül Partisi” ile mümkün oldu."
✒️ Hakkı Özdal (@hakki_ozdal) yazdı
https://t.co/aB5HQ3lVZe
🧵 Costas Lapavitsas'ın son dönemde geliştirdiği emperyalizm kuramı ve Giovanni Arrighi'nin gücün teritoryal mantığına ilişkin yaklaşımından hareketle, AKP'li yıllarda Türkiye'nin devlet-sermaye ilişkilerinin "ara jeoekonomik güç" ekseninde yeniden yapılanmasını verilerle incelemeye çalıştım.
AKP iktidarında Türkiye kapitalizmi yalnızca büyümedi; dünya kapitalizmine daha yoğun eklemlenirken sermayenin üretim ve dolaşım ağlarında bölgesel ölçekte daha merkezi bir konum kazandı. Bu süreç Türkiye'yi bir tür ara jeoekonomik güce dönüştürürken, birikim modelinin ihtiyaçları devletin daha merkezi biçimde örgütlenmesini ve Türkiye kapitalizminin farklı coğrafyalarda yeniden örgütlenmesini beraberinde getirdi. Koridor kapitalizmi olarak adlandırabileceğimiz küresel meta ve dolaşım ağları ile enerji, maden ve savunma eksenli birikim profili bu dönüşümün temel dayanaklarını oluştururken, emeğin baskılanması da bu birikim modelinin önemli koşullarından biri haline geldi.
Devletin ve sermayenin uluslararasılaşması bağlamında AKP dönemindeki devlet dönüşümünü yalnızca “neoliberal demokrasiden otoriterliğe geçiş” gibi standart şablonlarla ya da Erdoğan'ın kişisel iktidarı üzerinden açıklamak bu nedenle yetersiz kalır. Asıl mesele, Türkiye kapitalizminin değişen birikim ölçeğinin ve uluslararasılaşmasının devlet biçimini, sermaye-devlet ilişkilerini ve sınıf ilişkilerini nasıl yeniden düzenlediğidir.
Biraz uzun oldu ama devamı 👇
https://t.co/zgtQHCSe1V
Karatepe Yüksek Güvenlikli Ceza İnfaz Kurumu’ndan selamlar.
Size bu satırları hemen yan hücremden gelen “Aşkın mapushanee, içindee ben mahkum” dizeleri eşliğinde yazıyorum.
Bir düzeltmeyle başlayayım; tanımadığım ve görüşmediğim bir avukat “Deniz bizi unutmayın dedi ” gibi bir bilgi yaymış. Ne böyle bir duygum var ne de öyle bir talebim oldu. Aksine sürekli beni paylaştığını öğrendiğim arkadaşlarıma şu mesajı yolladım: “Abartma be king, yaz böyle geçmez.” Hazır hayatımın ilk tekzibini yapıp kendimi bir şey sanmışken hız kesmeden ikinciyi de yapayım. Biraz gecikmeli olacak ama tutuklandığımı öğrenince söylediğim “neşemizi çalamazlar” mesajını tırnak içinde olduğunu vurgulayarak söylemiştim. Nöşömözü çolomozlor gibi. Ama adliyeden Twitter’a ulaşana kadar yolda ironik tırnaklar kaybolmuş. Bana bu haberler geç geldiği için özetle şöyle diyebilirim; romantik, arabesk ya da talepkar bir cümle duyarsanız bilin ki doğru değildir. Çünkü ruh halim — olumlu anlamda — üçünden de uzak.
Evet, Çorlu’da birinci ayımı doldurdum. Ankara, Çorum, Antalya ve İstanbul’dan sonra en çok vakit geçirdiğim şehir Tekirdağ oldu. Beş Şehir’i tamamladım. Gelirseniz gezdiremem ama şehrimizin en çok ziyaret edilen noktası olan cezaevine çoğu Tekirdağlıdan daha hakimim. En iyi köfteciyi herkes bilir.
Moralim yerinde, sağlığım iyi. Bir ay boyunca kötü hissettiğim tek bir an bile olmadı. Tabii ki cezaevi romantize edilebilecek bir yer değil. Bunu herkes bilir. Monopoly’de bile kodese girince sinir krizi geçiren arkadaşlarım oldu. Yine de adettendir, benden de duyun; cezaevine girmeyin mecbur kalmadıkça.
Aile, arkadaşlar, iletişim ve seyahat özgürlüğü, gözetlenmediğim bir oda, güneş, sahne, sokakta yürümek gibi mahrumiyetlerin yanında önemini burada anladığım şeyler de oluyor. Klavye ve bıyık makası benim için önemliymiş. Klavyeye hazırlıklıydım ama bıyık makası sürpriz oldu. Berber prosedürünü öğrenene kadar bıyıklar ağzımı kapattı. Kantin listesinde olmamasına rağmen şansımı deneyip “Bıyık makası?” diye dilekçe yazdım; cevap verilmeyen tek dilekçem oldu. Bir filmde dev makası olan bir adam gördüm. Çok özendim. Hayatımda ilk kez canım makas çekti. Neyse ki bıyığım Türkiye’de övgü alabileceği en kritik kişiden övgü aldı; ziyarete gelen Erkan Baş’tan.
Özetle cezaevine girmemeye çalışın ama işinizi olması gerektiği gibi yapmanın karşılığı buysa en huzurlu uykular burada uyunuyor. Sonraki gün yapacak işinizin ya da verilmiş sözünüzün olmaması da cabası.
Kaldığım cezaevi “Kuyu Tipi” olarak biliniyor. Bu konuda uzmanların, avukatların ve uzun süre tecrübe etmek zorunda kalmış insanların yazdıklarını okumanızı tavsiye ederim. Benim kısa süreli gözlemim; güneşsizlik, havasızlık ve sosyal izolasyonun kalıcı fizyolojik ve psikolojik zararlar vermesi kaçınılmaz. Sayımlar dışında insan sesi duymadan günleri, haftaları geçen mahkumlar var. Cezaevi deyince aklımızda canlanandan çok daha yalnızlaştıran bir sistem.
Ben belki kısa süreli olacağını umduğum için dışarıda da bazen yaptığım goblin moduna geçerek şimdilik uyum sağladım. Ama öğlen 7 metrelik duvarları olan avluda yüzüme gelsin diye güneşle köşe kapmaca oynamam gerekiyor. Yolu bir şekilde bu kuyuya düşen güvercin* ve dev çekirgeler duvarları aşamadıkları için benimle beraber kalıyorlar, haklarında CİMER şikayeti olmamasına rağmen. Yalnız hissettirmiyorlar. Gönderdiğiniz kitap kargoları ve şimdiden plastik komodinimin iki çekmecesini dolduran mektuplar hayatımdaki en kalabalık zamanımı yaşamamı sağladı hücrede. Hepsini okudum mektupların, kalışım uzarsa cevap da yazacağım. Yakın arkadaşlarımdan “Niye cevap yazmıyorsun şerefsiz, bu sefer turnede olmadığını hepimiz biliyoruz” tarzı mektuplar gelmeye başladı. WhatsApp’tan kurtuldum, bu sitemden kurtulamadım. Kitap hediyeleri ve mektuplarla memurlara ek mesai çıkardık. Size de, şikayet etmeden hızla yardımcı olan memurlara da teşekkürler.
Düzenli ziyarete gelen avukatlar da nefes oluyor. Cezaevinin yıldızları onlar. Ton balığını cezaevi kantinine ekleten avukatla tanıştım, çok heyecanlandım. Burada Oğuzhan Uğur’dan daha popüler. Dışarıya dair haberleri de onlardan alıyorum.
Okul arkadaşlarım başta olmak üzere dışarıda destek olan, dayanışma gösteren herkese de çok teşekkürler. Sabah 8 sayımlarında memurlar gelene kadar uyanık kalabilmek için “Bugün kim tutuklandı” temalı programlar izlemeye alışmışken, bir sabah ODTÜ Mezuniyet pankartlarıyla uyandım. Gözlerim doldu ilk kez. İyi ki varsınız. Athena Gökhan’ın törende benle ilgili yaşadığı kafa karşılığına çok güldüm. Sansürcü Punkçı da Türkiye’ye kısmetmiş.
Anarchy in THE UK
AcunMedya in Turkey
Böyle diyorum ama NATO ve Dünya Kupası bittiğinden beri Masterchef izliyorum. Açar açmaz orada da bir Karadenizli kazandı. Bütün ülkeyi kısık ateşte karadenize ettiler. (Deniz içerde şimdi ne şaka malzemesi biriktirmişsindir? Aynen kardeşim ful böyle notlar alıyorum, özür.) Burçin ve Tolğa favorim.
İlk hafta ülkeme dair moral tazelemek için Aktroll kanalları izledim; NATO Zirvesi Özel. Programlarda önce bana sövüp ahlak dersi veriyorlardı, sonra Donald Trump övüyorlardı, Türkiye için büyük şansmış varlığına duacılar. Ben de dersimi aldım.
“Değerleri aşağılayan komedyen” den, “Değerli dostum”a terfi etmek için eksiklerim:
- Epstein ile kanka olmak
- Gazze’yi Netanyahu ile birlikte tatil köyü yapma vaadi
Bir kelime şakası ve bir didaktik çıkış yaptığıma göre aylık güncellememi sonlandırabilirim. Hala kararlıyım, Moby Dick’i bitireceğim. Geçen öyle yazdım ama elime geçmedi henüz. Diğer kitaplar geldi, Moby Dick hala kontrolde. Cezaevi okuma komisyonu da bitiremiyor, bela bir kitap. Aslında cezaevi kütüphanesi çok iyi, Chomsky bile var. Belki o da Epstein kontenjanından girmiştir.
(*) 2 haftadır benimle yaşayan güvercin Leo ile tanıştığımız günün öyküsünü yazdım, Uğur Gürsoy Uykusuz Ağustos sayısında çizdi. Benim yerime de okuyun, buraya Uykusuz sokamıyormuşuz.
Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.
“Küresel sistemde olan biteni, salt ve öncelikle Trump’ın marazi kişiliğiyle açıklamayacaksak, Trumpizmi (ya da Erdoğanizmi) salt liderlerin kişilikleri üzerinden değil onları mümkün kılan sosyo-ekonomik ve sosyo-politik ilişkiler üzerinden okuyacaksak, tam da bakmamız gereken yer, en genel bağlamda kapitalist-emperyalist sistemin içinden geçtiği hegemonya krizi olmalı.”
İsmet Akça - Küresel Düzen Nereye? (1): Kapitalizm ve Emperyalizmin Krizi
Yazıyı okumak veya dinlemek için tıklayınız.
https://t.co/hgIXZWhFKu
Tarih akıp gitti; bir vakit Marksistleri tarihin gerisinde kalmakla suçlayan sol liberaller şimdi kendi teorik miraslarının derdine düştüler. Marksistlerin gerisine düşmekle kalmadılar; tarihin kendilerini aştığını fark edemeyecek kadar kendi düşünsel verasetlerine gömüldüler. +
⬇️Arjantin meselesi:
Futbol asla sadece futbol olmadı. Arjantin’in tartışmalı 1978 dünya kupası şampiyonluğunu hatırlayalım: 70’lerin Güney Amerika’sına neoliberal politikaları dayatmak için getirilen CIA destekli diktatörlükler damga vuruyor. Şili’de darbeci general Pinochet, korkuya yönettiği ülkenin kaderini ABD’de Milton Friedman tedrisatından geçen neoliberal Chicago Boys kadrosuna teslim ederken on binlerce muhalifi kılıçtan geçiriyor. Güney Amerika, ABD sponsorluğunda şiddet yoluyla bir neoliberal laboratuvara dönüştürülüyor. Diktatörlüklerin ABD desteğiyle kurduğu istihbarat şemsiyesiyle tüm kıtada sol muhalefet kapana kıstırılıyor.
Arjantin’de de darbeyle general Jorge Videla ülkenin yönetimini ele alıyor. Sendikalar kapatılıyor, özelleştirme dalgaları başlıyor, finans piyasaları serbest bırakılıyor. Kirli savaş başlıyor, nehirler toplu infaz sahalarına dönüşüyor, 30 bin kişi bir daha bulunamamak üzere kayboluyor. Uluslararası tepkiler artıyor. FIFA başkanı Havelange ise turnuvanın Arjantin’de düzenleneceği konusunda ısrar ediyor, çünkü 1978 dünya kupası çıkmaza sürüklenen rejime imajını düzeltme konusunda altın bir fırsat sunuyor.
Hollandalı Johan Cruyff ve Alman Paul Breitner, Videla rejimini boykot ediyor, stadyumlarla işkence merkezlerinin neredeyse dip dibe yer aldığı Arjantin’deki turnuvaya gelmiyor. Ne var ki Arjantin, o dönemki sisteme göre final grubunun son maçlarına girilirken averaj farkından dolayı final maçına çıkamıyor. Son maç CIA destekli darbelerden nasibini alan bir diğer ülke olan Peru ile. Arjantin’in grubu Brezilya önünde bitirmesi ve finale çıkması için 4 gol gerekiyor.
Maç öncesi ABD’nin ünlü dışişleri bakanı Henry Kissinger ile Videla özel olarak görüşüyor, sonra ikili Peru soyunma odasına inerek oyunculara özel bir konuşma yapıyor. Arjantin, Peru’dan gereken 4 gollük averajı 6 golle alıyor. Peru orta sahası Velazquez, yıllar sonra açık açık arkadaşlarının maçı sattığını söylüyor. Arjantin finale çıkıyor. Final maçı öncesi Hollanda otobüsü Buenos Aires gettolarında dolaştırılarak taşlanıyor. Arjantin, Kempes’in yıldızlaştığı maçta Cruyff’suz Hollanda’yı tekme tokat yenerek tarihinde ilk kez dünya kupasını kazanıyor. Hollanda’nın hakem yönetimini protesto ederek katılmadığı seremonide kupa diktatör Videla’nın ellerinden Arjantin takım kaptanı Daniel Passarella’ya takdim ediliyor. Arjantin’den Peru’ya Videla imzalı bonkör hibeler yollanıyor, Peru’nun dondurulmuş varlıkları serbest bırakılıyor.
Arjantin’de 1978’de ne olduysa, bugün de aynısı oluyor. Javier Milei ve tekno-liberteryen rejimi, halkının kaderini piyasa anarşisine teslim ederken Patagonya’daki arazileri İsrail’e satıyor, kendini yılmaz bir siyonist olarak tanımlıyor. Silikon Vadisi’nin teknoloji elitleri için hukuki kontrolleri kaldırmayı vaat ediyor; ülkesinin ormanlarını veri merkezlerine dönüştürme, yapay zeka üstünde sıfır denetim sözü veriyor, bu elitlerden sürekli övgü alıyor. Sistemi tıkandığında ABD başkanından gelen devasa hibelerle yoluna devam ediyor, ulusal egemenliği ayaklar altına alıyor. Netanyahu, Javier Milei’yi dünya kupasında Arjantin’i destekleme sebebi olarak niteliyor. Arjantin, Milei rejiminde ABD'nin soğuk savaşının stratejik merkezlerinden birine, kuralsız bir teknoloji laboratuvarına dönüştürülüyor. Gelecek, tekrar bu topraklarda inşa ediliyor.
Arjantin’in maçlarında çoğu zaman abartılı bir tonda söylenen kayrılma ithamlarının ve meseleyi sulandıran komplo teorilerinin ajans işi olduğunu düşünüyorum. Ancak ABD başkanının emriyle kırmızı kartı iptal eden, tamamen siyasete batmış bir FIFA var. Ve FIFA’nın o dönemki başkanı Havelange’nin neoliberal dönüşüm sürecini başlatan Videla rejimine uluslararası meşruiyet kazandırma konusunda epey ısrarcı olduğunu hatırlayacak olursak bugün aynısının Milei için yapıldığından şüphelenen kimseyi suçlayamayız. Ben halen çekimserim, ancak dikkatle izliyorum olan biteni.
🧵 Avrupa'nın iktisadi ve askeri hegemonyası zayıflıyor.
📈 1980'lerde dünya ekonomisindeki payı %25 civarındayken, bugün %17'lerde. Bu gerilemeyi savunma sanayii merkezli yeni bir sanayi politikasıyla durdurmayı umuyorlar. Mario Draghi'nin "The Future of European Competitiveness" (2024) raporu okunmadan, Avrupa'nın NATO'daki yeni konumu ve sivil sanayiyi askeri sanayiye kaydırma stratejisi anlaşılamaz.
Ursula von der Leyen ile Mark Rutte'nin "Kaliforniya'dan Kiev'e, Oslo'dan Ankara'ya" şeklinde tarif ettiği küresel savunma sanayisi, transatlantik ölçekte 4 trilyon dolara çıkarılacak askeri bir "ortak pazar" hedefliyor.
Bu sadece bir güvenlik meselesi değil.
Draghi Raporu'nun vurguladığı veriler dönüşümün çerçevesini çiziyor:
📊 Büyüme hızı: %2'lerden %1'e
📊 Gereken ek yatırım: yıllık 750-800 milyar €
📊 Hızla artan savunma harcamaları
📊 Ortak askeri üretim hedefleri
Hepsi aynı stratejinin parçaları.
Bu dönüşümün en önemli sonucu: büyük şirketler ve KOBİ'lerden oluşan endüstri ağının Avrupa ölçeğinde genişlemesi:
🇩🇪 Almanya'da "Mittelstand" işletmeleri savunma sanayisine yöneliyor
🇫🇷 Fransa'da yapay zekâ ve siber güvenlik girişimleri savunma projelerine dâhil oluyor
🇵🇱 Polonya'da ağır sanayi mühimmat üretimine entegre ediliyor
🇬🇧 Birleşik Krallık'ta tedarik zinciri yüzlerce KOBİ ile genişliyor
Ortak eğilim net: sivil sanayi giderek daha yoğun biçimde askeri sanayinin bir bileşenine dönüşüyor.
Bu yazıda Draghi Raporu, NATO'nun yeni güvenlik konsepti (NATO 3.0), Avrupa Savunma Ajansı verileri ve AB strateji belgelerini birlikte okuyarak, savunma sanayisinin neden Avrupa'nın yeni sanayi politikasının, teknoloji stratejisinin ve jeoekonomik rekabet modelinin merkezine yerleştirildiğini analitik ve veri temelli bir çerçevede inceledim.