Çorum Katliamı’nın da yıl dönümü. Unutmayalım.
46 yıl önce, “camilerde bomba patlattılar” yalanları ile Çorum’daki Alevi yerleşimlerine saldıran çeteler hamile kadınları, çocukları, onlarca masumu katletti.
Dertleri “kurtarılmış bölge” yaratarak Alevileri ve solcuları bir nevi sürgün etmekti. Devrimciler barikatlar kurdu ve silahlarla karşılık verdi. Yaşanan kayıplara rağmen saldırganları planı bozuldu. Dönemin Adalet Partili vekili bile katliamı Ülkü Ocakları’nın tertiplediğini söylemişti.
Prof. Dr. Sezai Yılmaz ve ekibi, yıllardır Malatya İnönü Üniversitesinde çok büyük başarılara imza atıyorlar. Malatya İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesini, karaciğer nakli konusunda dünyanın en önde merkezi yaptılar.
Bir Malatya/Arguvanlı (ve sonradan Adanalı) olarak önemle altını çizeyim: Cumhuriyet Sezai Yılmaz’lardır. Köylerimizden Türkiye’ye ve dünyaya yayılan bu büyük başarılar, cumhuriyetçilik zemininde oluştu. Cumhuriyet köy çocuklarını hekim yaptı, mühendis yaptı, edebiyatçı yaptı, müzisyen yaptı, devlet adamı yaptı…
Cumhuriyet’in devrimciliği sürdürülebilseydi, toprak reformu yapılabilseydi, Köy Enstitüleri açık tutulabilseydi, çağdaşlaşma hamleleri devam ettirebilseydi, bugün bambaşka şeyleri yaşıyor ve konuşuyor olurduk.
İdarei maslahatçıların Atatürk’ten sonra feodal yapılarla ve semirtilmeye başlanan burjuvaziyle ittifak halinde Cumhuriyet’in devrimciliğini tırpanlaması, bu büyük atılımı frenledi. Ama öyle büyük bir atılımdı ki bugün hâlâ aslında Cumhuriyet’in o devrimci atılımının kazanımları Türkiye’yi gerçek anlamda ayakta tutuyor…
Zayıflatan iğneleri kullananlar için ciddi bir damgalama trendi var ne yazık ki. Bu aşağıdaki çok güzel bir soru. GLP 1 agonisti diye bilinen Ozempic vb. ilaçlar üzerine bir dosya hazırlamıştık. Çalışma biçimlerini ve ne yaptıklarını özetleyelim:
📌 Bunlar, insan vücudunda doğal olarak oluşan GLP-1 hormonunu taklit eden yarı sentetik bir moleküle dayanıyor.
📌 Ozempic örneğinde, etken madde olan semaglutid, insan vücudunda yemeklerden sonra salgılanan bu GLP-1 hormonunu taklit ediyor.
(Vücutta doğal olarak üretilen GLP-1 çok kısa sürede -yaklaşık 1-2 dakika içinde- parçalanıyor. Bu yüzden bu doğal hormonu tedavi amaçlı kullanmak mümkün değil. Bilim insanları da onu taklit edenini yapmış.)
📌 Bu hormon insülin salımını artırırken, glukagon (kan şekeri yükselten hormon) üretimini azaltıyor, mide boşalmasını yavaşlatıyor ve beyne tokluk sinyalleri göndererek iştahı azaltıyor. Yani sadece iştah keserek çalışmıyorlar. İnsülin salınımını artırıp kan şekerini düzenliyor ve beyindeki ödül/iştah merkezini baskılayarak çok yönlü bir kilo verme sağlıyor.
📌 Kilo kaybı etkisinden dolayı kamuoyunda "zayıflama iğnesi" olarak bilinse de Ozempic, aslında tip 2 diyabet tedavisinde kullanılmak üzere tasarlandı. (Sadece obezite tedavisi için olanları da var.)
Diyabet, vücudun insüline yeterince cevap verememesi (insülin direnci) veya yeterli insülin üretememesi sonucu oluşan kronik bir hastalık. Normalde bir kişi yemek yediğinde kan şekeri (glikoz) yükselirken pankreas, insülin hormonu salgılar. İnsülin, hücrelerin bu şekeri alması ve enerjiye dönüştürmesi için anahtardır.
Diyabetli hastalarda ise hücreler insüline dirençlidir. Yani insülin varken bile şekeri içeri almazlar. Veya pankreas yeterince insülin üretemeyebilir. Bunun sonucunda şeker kanda birikir ve yüksek kan şekeri (hiperglisemi) ortaya çıkar.
🧷 İnsülin direnci sadece diyabette değil, kadınlarda PCOS gibi sendromlar etkisiyle de yaşanabiliyor mesela.
📌 Haftalık kullanılan Ozempic enjeksiyonu, insülin salınımını artırıp glukagon salgısını azaltarak kana fazla şeker salınmasını engelliyor. Aynı zamanda mide içeriği ince bağırsağa daha yavaş geçerken, beyindeki tokluk merkezini de etkileyerek yemek yeme isteğini azaltıyor. Bu da dolaylı olarak kilo kaybı sağlıyor. Tip 2 diyabetli bireylerde bu çok önemli, çünkü kilo kaybı insülin direncini azaltan bir faktör. İnsülin kilo vermeyi zorlaştırıyor siz çok yemeseniz bile
📌 Uzmanların çok büyük kısmı, bu tür ilaçları kullanırken yaşam tarzı düzenlemeleri, spor ve diyet yaptırıyor zaten. İlaçları da yavaş kesiyorsun ki vücudun geri gelen açlık hissine direnmeye yavaş yavaş adapte olabilsin. Aksi takdirde evet, verilere göre kilolar hızla geri alınır.
📌 Şimdilerde bilim insanları bu iğnelerin hap versiyonlarını yapmaya çalışıyor. Geçenlerde çok dikkat çekici bir araştırma haberleştirdik. Hap versiyonları beynin ödül merkezini de etkin biçimde düzenleyerek, yeme bozukluğu, yeme bağımlılığı, zevk için yeme davranışını engelleyebiliyormuş. İleri çalışmalar doğrultusunda bu ilaçların bağımlılık tedavisinde kullanılabilme olanağı bile var!
📌 Sonuçta, sağlıkta bilim her zaman fayda-zarar hesabıyla işler. Bu ilaçları kullanmanın faydaları, mevcut durumunuzun getirdiği risklerden fazlaysa kullanırsınız. Değilse, yani zaten riskiniz yoksa ama sadece daha zayıf olmak istiyorsanız doktorlar tavsiye etmez.
📌 Peki GLP 1 agonistleri obezitenin çözümü mü? Bu bir tedavi evet. Ama çağımızın obezite salgınının arkasında fastfood ekonomisi var. Yoksul bölgelerde çocukların boyları daha uzun, aynı zamanda obezite daha yaygın hale geliyor. Bu bir sistem krizi.
Yukarıda bahsettiğimiz dosyayı aşağıya link olarak bırakıyorum. Umarım yardımı dokunur.
DEHB + OKKB: Yıllarca Gözden Kaçabilen Kombinasyon
Hem dağınık hem mükemmeliyetçi olabilir miyiz? Klinikte yanıtı evet — özellikle yüksek zekâ altında.
OKKB (Obsesif-Kompulsif Kişilik Bozukluğu), OKB ile karıştırılmamalı. OKB'de istem dışı düşünceler ve ritüeller vardır; OKKB ise kişiliğin kendisine yerleşmiş aşırı mükemmeliyetçilik, katılık, kontrol ihtiyacı ve aşırı işkolikliktir.
DEHB ile OKKB ilk bakışta zıt görünür: biri dürtüsel kontrol kaybı, diğeri katı aşırı kontrol. Oysa 1.353 kişiyle yapılan bir analizde, dürtüselliği ve mükemmeliyetçiliği aynı anda yüksek olan grup örneklemin yarısını oluşturdu — ve ölçülen 10 farklı psikopatolojinin çoğunda en yüksek skoru aldı (Christian et al., 2021). Pinto'nun çalışmasında ise OKKB'de ödül erteleme aşırı yüksek, DEHB'de aşırı düşük; aynı eksende iki uç (Biol Psychiatry, 2014).
Yüksek IQ bu tabloyu gizler. Antshel ve ekibi (2008) yüksek IQ'lu DEHB'lilerde yaşam kalitesinin daha düşük, depresyon ve anksiyete oranlarının daha yüksek olduğunu gösterdi — semptomlar kompansasyon ile maskelenir. Aşırı planlama, aşırı çalışma, aşırı kontrol, aşırı sessizlik. Dışarıda başarı, içeride yıpranma.
Tanı 4 nedenle gecikir: OKKB'nin düzeni DEHB'nin dağınıklığını örter; yüksek zekâ telafi eder; kişi titizliğini şikâyet konusu yapmaz; klinisyen "ya o ya bu" çerçevesi kurar.
Yol haritası: çocukluğa kadar gidin, iki belirti kümesini ayrı ayrı sorgulayın, başarıyı değil iç maliyeti sorun, çift tedavi planı kurun (DEHB için psikoeğitim + farmakoterapi; OKKB için BDT). Mükemmeliyetçilik bir telafi aracı değil, kendisi de hedef.
Not: Bu içerik tıbbi tanı/tedavi yerine geçmez. Şüpheniz varsa ruh sağlığı uzmanına başvurun.
Bilimsel kaynaklar için → https://t.co/8Wv9S7Zlnj
#DEHB #ADHD #OKKB #OCPD #Psikiyatri #YüksekIQ #BDT #ZihinselSağlık
Marksist Psikoloji Üzerine Notlar...
Deleuze ve Guattari'nin şizoanalizinin işleyişine dair kısa bir örnek:
Diyelim ki bir kişi sürekli olarak iş yerinde 'başarılı olmak' için kendini parçalıyor, aşırı çalışıyor, tatminsizlik yaşıyor.
Psikanaliz bu durumu genelde çocuklukta anne–baba ilişkisi, otorite figürleri veya bastırılmış komplekslerle açıklar.
Şizoanaliz ise şöyle bakar..
Bu kişinin arzusu neden 'başarı' kavramına bağlanmış?
'Başarı' tanımı kapitalist üretim ilişkileri tarafından nasıl şekillendirilmiş?
Bu arzu, tüketim kültürü, rekabet ideolojisi ve toplumsal normlar tarafından nasıl kodlanmış?
Şizoanaliz, bireyin arzularını sistemin dayattığı kodlardan çözmeye çalışır. Yani 'neden böyle hissediyorum?' sorusunu aile hikayesinin ötesine taşıyıp tarihsel ekonomik ve kültürel bağlama yerleştirir.
Mounjaro ve Ozempic gibi GLP-1 agonistlerine, hekim reçetesi dışında ulaşılmasının kısıtlanması gerekiyor📌
‘Birkaç kg fazlam var, ilaç kullanayım’ diye düşünen hastaların kullanması, kontrendikasyonlar dikkate alınmadan kullanılması ya da hatta anoreksiya rahatsızlığı olan hastaların kullanması gibi ciddi sorunlar söz konusu olabilir.
Şimdi Türkiye’yi kim kurtaracak?
Türkiye’de belki de gerçekten bu coğrafyaya özgü bir çelişki yaşıyoruz. Bence bu artık bu ülke için bir fenomen.
Büyük bir trajedi olduğunda, bir anda herkes çözüm uzmanına dönüşüyor. Herkes ne yapılması gerektiğini biliyor, teşhisi koyuyor, kesin konuşuyor. En iyi tespit onun, en dahiyane yöntem ona ait ve olan bitene en çok o üzüldü.
Ama aynı kalabalığın geçmişine baktığınızda, ortada neredeyse hiçbir birikim bulamazsınız. Bu insan bu kadar bilgili ve iddialıysa elbet buna dair bir geçmiş birikimi olmalı diye düşünürsünüz.
Ne bir derneğe katkısı olmuştur, ne bir gönüllülük deneyimi vardır, ne de toplumsal sorunlara dokunan en küçük bir emek vermiştir. Her zaman işine bakmıştır kolayından, "gemisini yürüten kaptan" demiş çocuklarına da sıkı sıkı bunu tembihlemiştir.
Meslek örgütlerinde, derneklerde, sivil toplumda çalışan insanlarla alay edenler bunlardan çıkar.
“Türkiye’yi kurtarmak sana mı kaldı?” diyenler, topluma katkıyı enayilik olarak görenler aynı gruplar…
Kendi apartmanında bile sorumluluk almaktan kaçınan, en basit ortak meselede bile “aman bana mı kaldı” diyerek kenara çekilenler, çözüme katkı sunmak yerine izlemeyi, eleştirmeyi ve bol bol tüketmeyi tercih edenler.
Toplumda örgütlenmeyi tehlikeli gören, aman boş ver, mimlenirsin, başın derde girer deyip kendi hakkını savunmak isteyeni korkutan, gördüğü adaletsizliği ifşa etmeye çalışanı dizginleyen, dert bizzat kendi derdi olmadığı sürece hiçbir konuda söyleyecek lafı olmadığı gibi üç maymunu oynayanlar.
Bugün ise aynı kitle sanki yıllardır bu meselelerin içindeymiş, sanki bu alanda bir emeği tecrübesi varmış gibi konuşuyor. Oysa gerçek şu, toplum, kriz anlarında değil, krizden önce kurulan yapılarla ayakta kalır.
Sivil toplum dediğimiz şey, tam da bu yüzden vardır. O “enayi” diye küçümsenen insanların yıllarca sabırla kurduğu, sürdürdüğü, büyütmeye çalıştığı yapılar yüzünden hâlâ bir şeyler konuşabiliyoruz.
Türkiye’nin çocuklarını kim kurtaracak sorusunun cevabı da burada yatıyor. Onları, felaket sonrası yüksek sesle konuşanlar, tv yorumcuları, sıcak gündeme dair bir hafta sonra unutulacak röportajlar değil felaket gelmeden önce sessizce, istikrarlı biçimde çalışanlar koruyabilir. Ama bunun için bir yüzleşme şart.
Seyirci kalmayı bir hak, sorumluluk almayı bir saflık olarak gören bu kolektif zihniyet değişmeden, hiçbir öneri, hiçbir “çözüm listesi” gerçek bir karşılık bulmaz.
Bu bile yetmez, toplumun bu kendi birikimi etrafındaki çözümleri siyasetin bir taahhüdü haline de getirmesi gerekir. Başkanların belirlediği listelere oy vererek iktidarı değiştirebilirsiniz ama düzeni değiştiremezsiniz.
Çünkü mesele yalnızca bilgi eksikliği değil. Mesele, yıllardır tüm Dünya’da bilinen sorunları kendi başına gelmediği sürece sorun etmemek ve bu topluma felaketler yaşanana kadar hiçbir gerçek katkı yapmamak.
Bugün tanık olduğumuz şiddet olaylarını anlamak için "Fail neden yaptı?" sorusundan ziyade "Hangi toplumsal koşullar bu eylemi mümkün kılıp faili bir özne olarak inşa etti?" sorusuna odaklanmak zorundayız.
Şiddet eylemini gerçekleştiren kişi aslında bir semptomdur. Eğer sadece semptomu yok etmeye odaklanırsak hastalığın kendisini (yoksulluğu yabancılaşmayı adaletsizliği) beslemeye devam ederiz. Bu durum toplumu bir bağışıklık krizine sokuyor bünye kendi ürettiği hücrelere saldırmaya başlıyor.
Yıllardır okullarda sosyal hizmet uzmanlarının görevlendirilmesinin gerektiğini söylüyoruz.
Kahramanmaraş’ta PDR servisi çocuğun durumunu ve tehlikeyi fark etmiş, aileyi çağırmış, uyarmış. Ama önlenememiş.
Bir nedeni de okullarımızda Sosyal Hizmet Uzmanı yok.
Psikolojik danışmanlar okul sınırları içinde gerekeni yapıyor; riskleri tespit edip aileyi sürece dahil ediyor. Peki ya aile işbirliğine kapalıysa? Olduğu gibi ihmalkârsa veya sorunu reddediyorsa? Mevcut sistemde okulun müdahale gücü, o noktada bitiyor.
Eğer o okulda bir Sosyal Hizmet Uzmanı görev yapıyor olsaydı, süreç sadece "aileye haber verildi" aşamasında tıkanıp kalmazdı. Uzman, öğrenciyi "çevresi içinde" değerlendirir. Gerekirse hane incelemesi yapar, okul duvarlarının dışına çıkarak gerçek sosyo-ekonomik tabloyu görürdü.
Ailenin çocuğu durdurmakta yetersiz kaldığı veya durumu ciddiye almadığı anlaşıldığı an, inisiyatif aileden alınırdı. Sosyal Hizmet Uzmanı sayesinde sosyal hizmet kurumları ve kolluk kuvvetleri anında devreye sokulurdu.
Hatta zorunlu sağlık, eğitim veya danışmanlık tedbiri kararları talep edilirdi. Böylece çocuğun psikiyatrik tedavisi veya rehabilitasyonu ailenin keyfiyetinden çıkarılıp, devletin yasal gözetimi ve zorunluluğu altına girerdi.
Medyaya ve etkin sosyal medya kullanıcı arkadaşlara not,
Katil manifestosunu/mektubunu yaymak ya da yayımlamak “halkın bilme hakkı” değildir. Bu failin propagandasını tamamlamaktır.
Kanıt açık. Toplu saldırılar zaman içinde kümeleniyor, başkalarını tetikliyor. Yüksek profilli bir saldırının ardından kısa süre içinde yeni saldırı olasılığı belirgin biçimde artıyor. Failler kendinden öncekileri okuyor, atıf yapıyor. Manifesto bu süreci körüklüyor ve sonraki faile hem senaryo hem meşruiyet sağlıyor.
Şöhret, bu saldırganların aradığı birincil ödüllerden biri.
(Sosyal) Medya faillerin adını, yüzünü, metnini büyüttükçe bu ödülü garanti ediyor.
Katliama yol açan motivasyonu anlamak için tam metni basmak ya da paylaşmak gerekmiyor. Varsa ideoloji, şikâyetler ya da kaçırılan uyarı işaretleri haberleştirilebilir.
Basın özgürlüğü, failin senaryosunu uygulama yükümlülüğü değildir.
Manifesto yayımlamamak sansür değil, sorumlu gazeteciliktir. Bu etik kural yüksek takipçili hesaplar için de geçerlidir.
Sevgili dostlar, tüm gün okul saldırılarına ve saldırganların eğilimlerine dair ipuçları toplamak için bilimsel literatürü taramaya çalıştım. Gün içinde dosya halinde yayınlayacağız. Önce bazı önemli ipuçlarını buradan paylaşmak istedim.
🚩Bulaşıcılık: Bir Plos One makalesine göre, bir okul saldırısından sonra yaklaşık 13 gün boyunca yeni bir saldırı olasılığı artıyor. İki saldırının peş peşe gelmesi bu bağlamda değerlendirilebilir.
🚩Profil: FBI ve ABD Gizli Servisi çalışmalarına göre tek bir saldırgan profili yok. Bunlar ani çıldırma olayları değil. Birikimle ilerleyen, planlı eylemler.
🚩Ortak duygular: Birden fazla araştırmada saldırganların evde şiddet, uyuşturucu kullanımı, disiplin soruşturmaları konusunda geçmişi olduğu görülüyor. Öfke, kin, aşağılanma, küçük düşme, dışlanma ve haksızlığa uğrama hissi bu kişilerde ortak.
🚩Önceden fark ediliyor: FBI'ın ve Almanya'da yapılan bağımsız bir araştırmanın sonuçlarına göre, bazı akranlar saldırıdan önceden haberdar ama bunu bildirmiyorlar. Bazı öğretmenler de uyarı işaretlerini görebiliyor ama bunlar blöf veya ergenlik sorunları olarak değerlendirilebiliyor. Hepsinden öte birçok saldırgan, saldırıyı gerçekleştireceğini açıkça söylüyor, Şanlıurfa örneğinde olduğu gibi.
🚩The Violence Prevention Project'in 2026 verilerine göre;
- Tüm kitlesel saldırganların yüzde 80’i saldırı öncesinde fark edilir bir kriz içindeydi.
- Yüzde 66’sı planını birilerine sızdırmıştı.
- Yüzde 70’i ise önceden intiharla ilgili ifade ya da girişimde bulunmuştu.
🚩Saldırganların dijital izleri: SAGE dergisinde 170 olaydan çıkarılan bir analize göre saldırganlar sosyal medyada şöyle davranıyor:
- Ya aşırı paylaşım ya da tamamen geri çekilme.
- Önceki okul saldırılarından bahsetme, onlara açıkça referans verme.
- Irkçı, kadın düşmanı ve nihilist içerik paylaşımları
- Umutsuzluk, yok olma temalarını içeren paylaşımlar
- 'Son mesaj' eğilimi
- Forumlar, meme kültürü, ekstrem gruplarda varlık gösterme.
🚩Video oyunları konusunda hepinizin endişeli olduğunu biliyorum ama bilimsel araştırmalarda ikisi arasında ilişki yok sevgili ebeveynler. İtibarlı araştırmalara bakıyorum, mesela bir Stanford araştırması, video oyunları ile gerçek silahlı şiddet arasında nedensel bağ bulunamadığını gösteriyor.
Kaynak dergiler, makaleler linkleri ile birlikte yayında olacak, paylaşacağım.
Dün Şanlıurfa'daki failin hesabını saldırıdan sonra takip eden hesaplara bakınca, özellikle yine aynı yaşlarda olabilecek hesaplar diye düşünebiliriz. “İnsanlık düşmanı”, “beşeriyete düşman” gibi kimliklenmeler, önceki saldırganları yücelten içerikler var; bunlar bir ideolojik derinlikten çok, ergenlik döneminin kırılgan kimlik arayışının, aidiyet ihtiyacının radikal ve karanlık bir biçimde dışavurumu gibi duruyor. Başkalarına zarar verme fikri burada yalnızca yıkım değil, aynı zamanda “var olma”nın çarpık bir yolu. Bu çarpıklığı özendiren siyasetçiden ebeveyne, toplumdaki her bireyin sorumluluğu ve dahli var.
Türkiye bu tür saldırıların sık yaşandığı bir ülke değil; bu nedenle olay “bize ait değilmiş” gibi algılanıyor. Oysa bu şiddet biçimleri, gençlerin duygusal yüklerini taşıyacak ve onları fark edecek alanların zayıfladığı her yerde ortaya çıkabilir. Bu noktada okul sosyal hizmeti kritik bir rol oynuyor. Her ne kadar bu konuda Milli Eğitim bakanlığı konuyu gündemine bile almıyorsa da, biz hatırlatmak durumundayız. Risk sinyallerini erken fark eden; öğrenci, aile, okul arasında köprü kuran ve bu tür paylaşımları ciddiyetle ele alan sistemlerin güçlendirilmesi, benzer olayların önlenmesinde en önemli koruyucu alanlardan biri.
Kaygılı insanlar “beni sev, benimle ilgilen” diye bağırmaz.
Asıl ihtiyaçları, belirsizlik yaşamamaktır.
Çünkü zihinleri boşlukta kalınca hemen en kötü ihtimalleri üretir:
“Beni önemsemiyor… Değerim kalmadı… Bir şeyler gizliyor…”
Bu yüzden istedikleri şey ilgi bombardımanı değil,
duygusal netliktir:
Neredeyiz, ne hissediyorsun, bana karşı duruşun ne?
Yani kaygılı bir insanın derdi şımartılmak değildir.
Onu yoran şey, cevapsız kalan sorulardır.
Sessizlik uzadıkça zihni düşman kesilir,
olmayan senaryoları gerçek sanmaya başlar.
Kaygıyı besleyen yokluk değil,
belirsizliktir.
İnciyle birlikte müfredata soktukları zorunlu ders: Bir üniversitenin itibarı nasıl yerle bir edilir 101! Her yıl güncel içerikle el yükselterek devam ediyor
“Boğaziçi Üniversitesi, 19 Mart operasyonuna karşı gerçekleşen protestolara katıldığı gerekçesiyle yargılanan Pelin Gümüşdağ’ın yüksek lisans kabulünü iptal etti. Boğaziçi Üniversitesi'nden bu sene bölüm birincisi olarak mezun olan Gümüşdağ, yüksek lisans başvurusunun da bölüm tarafından kabul edilip bölümün internet sitesinde ilan edildiğini belirterek, ‘Kabulüm kayyumun keyfiyle iptal edildi’ dedi.” (Kaynak: Cumhuriyet)
—
Kayyumculuk ve liyakatsizlik, aynı madalyonun iki yüzüdür çünkü…
Çin İnsan Hakları Geliştirme Vakfı’nı Yeni Dünya Araştırmaları Merkezi’nde ağırladık. Uluslararası hukuk ve insan hakları bağlamında olası işbirliği olanaklarını görüştük.
Bakın, erkekliğin ideolojisi olmaz; sağcısı da solcusu da aynı düzenin parçasıdır. Cemaatleri de çok iyi biliyoruz, sol örgütleri de çok iyi biliyoruz.
Kadınlar olarak çoğumuz feminist örgütlere gelene kadar her yeri denedik; erkek şiddetinin ve cinsel saldırının nasıl korunduğunu, nasıl gizlendiğini defalarca gördük.
Biz kadın olmayı, erkek şiddetiyle mücadele etmek zorunda kalarak öğrendik. O yüzden bize feminizmin nasıl yapılacağını, ifşanın nasıl olacağını, şikâyetin nasıl yürütüleceğini öğretmeye kalkmanız yalnızca patriyarkanın yeniden üretimidir. Bu, tam da mansplaining’dir.
Biz erkek egemen düzene kafa tutuyoruz. Siz ise ilk refleksinizle faili/şüpheliyi kolluyorsunuz, erkekliğin bekasını savunuyorsunuz. Haddiniz değil bize akıl vermek; çünkü bu mücadele sizin düzeninize karşı veriliyor.
Mücadeleni ver, bana akıl verme!
BALIKESİR-SINDIRGI DEPREMİ M6,1
Prof. Dr. Övgün Ahmet Ercan,
Balıkesir "çok deprem olan il" demektir. Sındırgı ile "çok kırıklı yer" demektir. Sındırgıda son 1969 yılında M6,1'lik yıkıcı deprem olduktan sonra bir daha 56 yıl deprem görülmemiştir. Sındırgıda beklenen en büyük deprem budur. Bunun ardından daha büyük bir deprem gelmesini beklemiyorum. Balıkesir il merkezinin deprem çekincesi ise M6,5 olup en son gördüğübüyük deprem 1826'da M6,4'dür.
2007'de çıkan deprem yönetmeliğine göre yapılan yapılarda yıkım yoktur. 4 göçen yapı, yönetmelik koşullarını sağlamayan belediyenin tarayıp, boşaltmadığı yapılardır.
Türkiye'nin bugünki koşullarda depremleri ölümsüz, yıkımsız atlatması için en az aylığın 75 bin TL'den az olmaması gerekiyor. Oysa günümüzde en az aylık 24 bin, emekli aylığı ise 14 bin TL ise depremler için bireysel önlem alma olasılığı yoktur.
Yapım maliyetleri ise m2'de 1000 TL'den 30 000 TL'ye çıkmış olması, üstlenicilerin katılım payı istemlerine neden olmaktadır.
Tek çare sağlam yerlerde sağlam yapı yapmaktır.
Bunun için de ülke ekonomisinin güçlü olamsı, bireysel geçim sıkıntısı çekilmemesi gerekir.
Yoksa bu ülke her depremden sonra ağıt yakmayı gelenekselleştirecektir.
Saygılarımı sunarım.
Berrin Sönmez hanımın, Diyanet'in 'kurumsal alanlarda haya' adı altında İran'da, Taliban ve IŞİD uygulamalarında örneği görülen 'kamusal alanlarda başörtüsü takma zorunluluğu' niyetini sezerek başörtüsünü çıkarma bireysel eylemine başlaması gayet yerindedir.
Çünkü dini diktatörlükler ilk önce kadınlara yöneliyor. Onları baskı altına aldıkça Allah'ın hakimiyetinin gerçekleşeceğine inanıyorlar. Başını örttürme, evlerinde oturtma, okula göndermeme, giyimine kuşamına karışma vb. uygulamalar bir yerde şer'i düzenin kurulduğunun göstergeleri sanılıyor.
Kur'anî hiçbir temeli olmayan bu tür baskıcı uygulamalara en çok müslümanların hele de müslüman kadınların karşı çıkması çok önemlidir.
Toplumu bütün olarak makro düzeyde kırılgan, mikro düzeyde birey olarak çaresiz hâlde tutmak için “disiplinli/güdümlü yoksulluk politikası” uygulanıyor şu anda. İçinde duramadığımız bu alternatifsizleştirmenin ve ruh sağlımızı bozan bu şeyin adı; neopatrimonyalizm/ intikamcı müdahalecilik ya da itaat inşası. Atılan her adım bunun için. Her birimizin karar alma becerisi eridikçe, bizler güzsüzleştikçe merkezi güce bağımlılığımızın artması hedefleniyor.
Diyor ki biri(leri);
ne yaparsan yap, geri döneceğin tek adres biziz…
İnsanı en çok çaresizlik çürütür. Bize ne yaşatıldığını ne kadar anlarsak anlayalım, çözüm ihtimali olmadan bu sadece tükenmişliğin aynası olacaktır. Gerçekten de artık ekonomik değil; ruhsal bir kuşatma altında hissediyoruz. Muhalefetin bütün aktörleri ile ve unsurlarıyla buna yönelmesi ve daha fazla bunu dile getirmesi gerekiyor. Bu yıkıcı düzene karşı gerçek alternatifleri düşünmesi, tartışması ve geliştirmesi ivedilikle somut bir manifesto/eylem planı paylaşması gerek…
İster yasalarla başı derde girsin, ister yasalara ve size yakalanmadan suç işlesin, isterse de çocuğunuzun işlediği suçları “küçük suç bir şey olmaz, büyüdükçe değişir” diyerek umursamayın ya da gücünüzü kullanarak onu yasaların sonuçlarından koruyarak kurtarmış olun,büyük ya da küçük suç işlemiş ergenlerin suçu tekrar etmelerini sağlayan çeşitli risk etkenleri vardır. Bu riskleri değerlendirmez ve ne aile ne de toplum olarak bu riskleri gidermeye çalışmak yerine sadece ergenleri suçlayıp, bir şey yapmadan cezalandırırsak sadece suçların tekrarlanmasına ve şiddet ortamının artmasına neden oluruz.
Bu nedenle dünya literatürü ve yasaları gerekli tedbirleri almayan büyüklere ve devletlere “Suçlu” demeye çekindiği için onların eksiklerinden ve hatalarından olumsuz etkilenen çocuklara “Suça sürüklenen çocuklar” demektedir.