Bize öğretilmeyen Türk tarihi…
“Bu videodaki belgeli gerçekler çocuklarımıza öğretilmiyor. Oysa bu bilgiler, dün Anadolu’yu işgalle gelenlerin de, bugün terörü meşrulaştırmaya çalışanların da, ‘Türkler işgalcidir’ iddiasını geçersiz kılacak kadar önemli"
"CHP'den istifa edip AKP'ye katılan Belediye Başkan vekili Özlem Vural Gürzel, Atatürkçü Düşünce Derneği'nin (ADD) Beykoz’da yapmak istediği kız öğrenci yurdu ve engelli yaşam merkezi projesinin protokolünü iptal etti. ADD'nin sponsorlar aracılığıyla öğrenci yurdu inşa edeceği arazi 25 yıllığına Gençlik ve Spor Bakanlığı’na devredildi."
Halk TV
Turhan Çömez, İmralı'ya gidecek heyeti kepaze etmiş
"Komisyon fotoğraf vermeyecekmiş, neden ? utanıyor musunuz ? Madem utanıyorsunuz niye gidiyorsunuz ?
Siz ki kaçakçılarla, uyuşturucu baronlarıyla, soyguncularla, tecavüzcülerle boy boy resimleriniz var"
Bu videoyu lütfen izleyin!
25 Ekim 1993'te, öykülerini Kelebekler Kanat Çırpınca kitabımda anlatmaya çalıştığım 8 aylık hamile Yasemin ve Bayram Tekin öğretmenlerle ve 3 yaşındaki kızları Betül, Bitlis/ Ahlat Düzköy'de evleri basılıp kurşuna dizilmişlerdi. Onu anlatmış bu kardeşimiz!
O süreçte tam 157 öğretmenimiz, şimdinin "kurucu önderi" Öcalan'ın, "Asimilasyonun parçası öğretmenleri imha edin!" emriyle katledilmişlerdi!
Rahmet ve dua ile...
Bu vesile gelecek kuşaklarımızı yetiştirmek için gayret eden tüm öğretmenlerimizin gününü tebrik ediyorum!
Görünen o ki “İsrail, geçmişte olduğu gibi bu kez de rehineleri aldıktan sonra saldırılarına devam edecek.”
Pulitzer ödüllü Amerikalı gazeteci yazar
Chris Hedges aşağıdaki makalesinde geçmişte yaşanan aldatmacaları bugünün gösterişli yalan tiyatrosu ile sentezliyor.
“Washington’un her zamanki sessiz onayıyla. 7 Ekim’den bu yana ABD’den gelen 22 milyar dolarlık ölüm desteği, bu kanlı tiyatronun yakıtı. Ortada bir barış planı yok; sahte bir metin, muğlak bir takvim ve her satırı işgalcinin keyfine göre yazılmış bir senaryo var. Hamas’ı suçlayacaklar, dünyayı yine kandıracaklar. Çünkü bu ateşkesler hiçbir zaman barış için yapılmadı, sadece yeni bir saldırının hazırlık molasıydı.”
“Tarihteki her plan — Camp David, Oslo, Madrid — aynı şekilde bitti. Filistinlilere vaat edilen özyönetim hiçbir zaman verilmedi, Yahudi yerleşimleri durmadı, Batı Şeria bölündü, Filistin Yönetimi bir kuklaya dönüştürüldü. Arafat, Versay’ın Filistin versiyonunu imzaladı; halk ise Oslo’nun küllerinden Hamas’ı doğurdu. Bugün de aynı teslimiyet dayatılıyor: silahsız bir mazlum halk, tanklarla çevrili bir açık hava hapishanesinde “barış”a ikna edilmeye çalışılıyor. Uluslararası Adalet Divanı’nın 2024’te “işgal yasadışıdır” kararına rağmen hiçbir Batılı güç bunu umursamıyor.”
“Bu tablo, bir barış planı değil; bir etnik arındırma projesi. Gazze’nin “radikallikten arındırılması” adı altında halkın hafızası silinmek isteniyor. Eğitimden dine, müfredattan camilere kadar her alan yeniden yazılacak. Tazminat yok, adalet yok, merhamet yok. Çünkü İsrail’in Filistinlilere sunduğu tek barış biçimi değişmedi: kabir barışı.”
Okunması tavsiye edilir 👇👇👇
Batı’ya bağımlılık bir strateji değil, kanserdir. Türkiye 1952’de NATO’ya girerken “güvenlik” vaadiyle aslında denetim altına alındı. O günden bu yana her zirve, her “müttefiklik” jesti bağımlılık zincirine dönüştü. Batı, Türkiye’yi hiçbir zaman eşit ortak olarak görmedi; yalnızca kenar kuşakta kendi savaşlarını yürütecek “ucuz kan deposu” olarak kullandı. Kore’de kanımızla, Kıbrıs’ta ambargoyla, Irak ve Suriye’de ateş hattında bunun bedelini ödedik.
Bugün savaşlar cephelerde değil, enerji hatlarında, borç tablolarında, kredi notlarında yürütülüyor. Finans kapitalin iştahı Türkiye’yi üretimden koparıp borçla büyüyen ama fakirleşen bir modele hapsetti. IMF reçeteleri, neoliberal politikalar ve Batı merkezli finans kurumları ülkemizi sistematik şekilde bağımlı kıldı. Atatürk’ün “ekonomik bağımsızlık olmadan siyasal bağımsızlık olmaz” sözü artık bir uyarı değil, bir varlık-yokluk meselesidir.
Batı’nın “güvenlik” maskesi altında Türkiye’nin savunma refleksleri törpülendi. NATO’dan yıllarca kalıcı hava savunması isteyen Türkiye her seferinde oyalandı. Patriotlar geldi, savaş bitince gitti. Bugün NATO’nun 5. Maddesi’nin bizim için anlamı kalmadı; Yunanistan ya da İsrail saldırsa, kimse kılını kıpırdatmaz. Bu yüzden Türkiye, kendi milli sistemlerini, kendi caydırıcılığını kuruyor. S-400 tartışmasının özü budur: güvenilmez ittifaklara karşı hayatta kalma refleksi.
Enerji alanında da tablo aynıdır. ABD’nin pahalı LNG’si, sadece ticaret değil, bir teslimiyet senaryosudur. Oysa TürkAkım, Mavi Akım ve TANAP, Türkiye’yi enerji köprüsü değil, Avrasya’nın kalbi haline getirmiştir. Bu hatlar sadece boru değil, bağımsızlığın damarlarıdır.
Doğu Akdeniz’de Yunanistan–GKRY–İsrail üçgeni, ABD’nin desteğiyle Türkiye’yi denizde boğmak istiyor. EastMed projesi, Yunan adalarındaki Amerikan üsleri, NATO tatbikatları—hepsi aynı zincirin halkaları. Ama Türkiye kuşatıldıkça güç üretir. Mavi Vatan bir harita değil, denizlerden yükselen bir bağımsızlık beyannamesidir.
Batı’nın içimizdeki metastazı medya, finans, akademi ve siyaset damarlarına kadar sızmıştır. Bu jeopolitik bir kanserdir. Tedavisi, Batı’ya tam bağımlı zihniyeti reddetmek, milli üretimi, milli savunmayı ve milli aklı yeniden hâkim kılmaktır. Türkiye’nin elinde bu gücü reddedecek imkân vardır: coğrafyası, genç nüfusu, savunma sanayii, donanma ve ordusunun çimentosu Atatürk ruhu.
Bugün iki rota var: Batı’ya meyilli, tavizlerle ayakta duran bir rota ya da Atatürk’ün çizdiği tam bağımsız rota. İlki çürütür, ikincisi yaşatır. Türk milleti deniz suyu gibidir; geç ısınır ama kolay soğumaz. Tehdit geldiğinde birleşir, direnir, tepeler.
Kurtuluş, Batı’nın zincirini kırmak ve Türk rotasını yeniden derin sulara çevirmektir. Çünkü Türk caydırıcılığı NATO metinlerinde değil, milletin iradesinde, ordusunun çeliğinde, denizlerinin derinliğindedir. Bağımsızlık, caydırıcılık ve kararlılık esastır.
Yeni Saray Rejiminin, ABD baskısı ile Rusya'dan doğalgaz almaktan vazgecip ABD'den almaya başlaması, ABD baskısı ile Ruhban Okulunu açmaktan söz etmesi Türkiye Cumhuriyeti Devletinin bağımsızlığına gölge düşüren büyük tavizlerdir. Kabul edilemez. Trump'un Erdoğan'a iltifatları, koltuk çekmesi, kapıda uğurlaması vb. detaylar bu gerçeği değiştirmez.
Emekli Albay Orkun Özeller:
"Velev ki öcalan çıkıp meclise geldi…O gün benim son günümdür. Ya Öcalan'ı yakalar öIdürürüm ya da devletin polisi, askeri beni orada vurur. Bu milletin Kubilayları bitmez!"
Durum özetle şöyledir:
ABD/İsrail/Yunanistan üçlüsü; Güney Kıbrıs Rum Yönetimi üzerinden Türkiye'yi Kıbrıs'ta köşeye sıkıştırmaya başlayacaktır.
KKTC düşerse, Mavi Vatan doktrini onarılmaz yara alır.
Türkiye, Kıbrıs'ta caydırıcılığını tartışma götürmeyecek şekilde artırmalıdır
2017 referandumunun iptali için ivedilikle mücadele eden bir milletvekilinin başına gelenleri iyi dinleyin.
Atilla Kart’ı kim durdurdu?
Çok geç oldu ama taşlar artık yerine oturdu .
Katar'da 11 Batarya Patriot vardı.
Son İran saldırısında güzel sonuçlar da aldılar. Fakat bugün aynı Patriotlar bugün Katar'a herhangi bir koruma sağlamadı.
🚩Neden?
ABD'nin istemediği hedefleri Patriot vurmaz ama SİPER vurur.
İran'ın balistik füzelerle vurduğu Al Udeid Katar'daki ABD üssü, Katar Hava Sahasına yaklaşan "her savaş uçağını" tespit edemez mi? Elbette ediyor.
🚩Bu durumda ABD İsrail Savaş Uçaklarının gelip Katar'ı vurmasına izin vermiştir.
Patriot alan Katar, saldıran İsrail olunca kullanamadı.
F-35 alalım koşa koşa diyen zihniyetler ABD istemediği zaman F-35'i kullanamayacağımızı size söylemiyor.
Gerçekleri iyi görelim.
F-35'i İsrail'e karşı kullanamayız.
Ama KAAN, KIZILELMA, ANKA-3 ve SİPER'i kullanırız.
Bu nedenle İsrail F-35'i Türkiye'ye verelim KAAN'ın yolunu keselim diye ABD'de lobi yapıyor.
Hayaldi gerçek oldu!
Şeyh Sait
İskilipli Atıf
Vahdettin
Damat Ferit
Derken...
Şimdi de Ethem...
Son yıllarda Kurtuluş Savaşı'nda ve sonrasinda ne kadar işbirlikçi, ne kadar vatan haini varsa hepsini "kahraman" ilan etme modası devam ediyor.
Çerkes Ethem'i anacaklarmış?
Hangi Ethem'i anacaksınız? Milli Mücadele'nin başlarında Kuvayı Milliye saflarında yer alıp isyanları bastıran Ethem'i mi? Düzenli ordunun kuruluş sürecinde çok kritik bir anda Yunan saflarına geçen ve yayınladığı bildirilerle halkı ve orduyu Milli Mücadele'ye karşı olmaya çağıran, Türk ordusuyla savaşan Ethem'i mi?
O anma toplantısında şu gerçekler de anlatılacak mı? 👇
İKİ ATEŞ ARASINDA
1920'de düzenli ordu kuruldu. 27 Kasım 1920’de Kuva-yı Seyyare komutanlarından Çerkez Ethem’in karde��i Yüzbaşı Tevfik “Batı Cephesi Komutanlığı’nı tanımadığını” bildirdi.
9 Aralık 1920’de Ethem, Demirci Efe’yi, birlikte isyana teşvik etti. Mustafa Kemal, Ethem’i ikna etmek için çok uğraştı. Kendisi Ethem’le bizzat görüştü. Heyetler gönderdi. Ancak girişimleri sonuçsuz kaldı. 29 Aralık 1920’de Ethem, bir telgrafla TBMM’ye hakaret etme cüretini bile gösterdi. 30 Aralık 1920’de Ethem kuvvetleri TBMM ordularına karşı savaş düzeni aldı. Düzenli ordu birlikleri Kütahya’ya girdi. Ethem, Gediz’e çekildi.
2 Ocak 1921’de Ethem, İstanbul Hükümeti’ne telgraf çekerek Ankara’ya karşı mücadele için yardım istedi. Bu arada Yunanlara da haber gönderip anlaşmak istediğini bildirdi.(Türk İstiklal Harbi, s. 86)
3 Ocak 1921’de Yunanlar, Ethem’in anlaşma teklifini kabul ettiler. Ethem, Yunan uçaklarıyla attırdığı bildirilerle Kütahya ve çevresindeki halkı, subayları ve askerleri isyana teşvik etti.(Tansel, s. 10-17; Türk İstiklal Harbi, s. 87).
1-5 Ocak 1921’de Türk birlikleri, Kütahya yönünde Ethem’in üzerine gönderildi. Türk ordusunun Ethem kuvvetleriyle meşgul olmasından yararlanan Yunanlar, 6 Ocak 1921’de, Uşak-Bursa hattından Eskişehir-Afyon yönüne doğru saldırıya geçtiler. Yunan ilerleyişinden bir gün sonra, 7 Ocak 1921’de, Ethem de düzenli ordu birliklerine saldırıp Gediz’i topa tutarak Kütahya’ya ilerlemeye çalıştı.
Türk orduları iki ateş arasında kalmıştı; bir tarafta Yunan orduları, diğer tarafta Ethem kuvvetleri...
Devamı diğer paylaşımda. +
#SONDAKİKA
“100 Milyon Dolar Yatırım, 4 Milyar Dolar Kâr! Bu Bir Yatırım Değil, Ülke Talanıdır”
Kanadalı maden şirketi Alamos Gold’un CEO’su John A. McCluskey, Türkiye’de yaptıkları yatırımları ve elde ettikleri kârı açıklarken aslında ülkenin nasıl göz göre göre yağmalandığını ortaya koydu.
Nihat Sırdar: “Adaletin nereye geldiğini anlatayım.
İstanbul GOP Adliyesi’nde, çay ocağında çay içen bir adama, ocağın sahibi geliyor, ‘Seni dalgın gördüm, al şu hapı at’ diyor.
Adam, ‘Bu ne? Ben hakimim, sen bana nasıl uyuşturucu teklif edersin’ diyor.
Ocağın sahibi, ‘Bunu iç, Adalet Bakanı bile olursun’ karşılığını veriyor.
Hakim savcılığa haber veriyor, polis geliyor, baskın yapılıyor.
Adliyenin içindeki çay ocağında uzun namlulu silahlar ve uyuşturucu bulunuyor.”
Şu anda çocuğunuzu emanet ettiğiniz eğitiyor zannettiğiniz öğretmen, öğretmen olmayabilir.
Hastanede bir yakınınıza damar yolu açmaya çalışan hemşire, ortaokul mezunu bir sahtekar olabilir.
Tatile giderken bindiğiniz şehirlerarası otobüsün şoförünün ehliyeti sahte olabilir.
Bunların hiçbirine kesinlikle olamaz diyemezsiniz!
Böyle olmasını sandıkta siz istediniz!!
Ve buldunuz!!!
Böyle başa böyle tarak!!!