ŞAMPİYONUZ ŞAMPİYONUZ ŞAMPİYONUZ! 🏆🇹🇷
Filenin Sultanları FIVB Voleybol Milletler Ligi final maçında Brezilya’yı 3-1yenerek Voleybol Milletler Ligi’nde yeniden şampiyonuz! 🏆❤️
Evrenin en tuhaf çelişkilerinden biri şu olabilir. Uzayın derinliklerine baktığımızda dev moleküler bulutların içinde alkol molekülleri, şekerlerin yapı taşları, amino asitler ve yaşamın kimyasal altyapısını oluşturan sayısız organik bileşik görüyoruz.
Yani evren, hayatın malzemesini inanılmaz bir cömertlikle her tarafa dağıtmış durumda. Karbon var. Oksijen var. Azot var. Su oluşabilecek ortamlar var. Kısacası tarif neredeyse her yerde duruyor. Ama bugün bildiğimiz kadarıyla, bütün bu malzemelerin dönüp kendi varlığını sorgulayabildiği tek yer küçücük bir gezegen. Aynı atomlar, aynı fizik yasaları, aynı kozmik toz… Fakat bir yerde bunlar sessizce uzayda sürüklenirken, başka bir yerde şiir yazıyor, matematik keşfediyor, âşık oluyor ve “Ben kimim?” diye soruyor. İşte beni asıl durduran şey bu. Çünkü evren bize malzemeyi eşit dağıtmış olabilir ama anlamı kendiliğinden vermemiş. Aynı elementlerden oluşan iki yapıdan biri milyonlarca yıl boyunca boşlukta amaçsızca dolaşırken, diğeri teleskop yapıp kendi kökenini araştırabiliyor. Sonra insan kendine şu soruyu sormadan edemiyor.
Madem aynı yıldız tozunu taşıyoruz, bizi gerçekten farklı yapan şey sadece sahip olduğumuz atomlar değilse, neden hayatımızın büyük bölümünü sanki bilinçsiz bir kaya parçası gibi tüketiyoruz? Neden düşünme, üretme, merak etme ve değiştirme kapasitemizi kullanmadan yalnızca var olmakla yetiniyoruz? Belki de evrenin en büyük mucizesi yaşam değildir. Aynı maddeden, kendi varlığını sorgulayabilen bir bilinç çıkabilmiş olmasıdır. Asıl soru ise şu:
Böyle bir bilince sahipken gerçekten yaşıyor muyuz, yoksa sadece yıldız tozunun biraz daha düzenli hâli olarak mı varlığımızı sürdürüyoruz?
erkekler asla anlayamıyo ama kimse feminizmi internetten öğrenmiyor, feminizmi keşfettiğinde yıllardır düşündüğü şeylere feminizm denildiğini öğreniyor.
Deniz’in tutuklanmasına çok üzüldüm. Sanatın, mizahın ve sözün korkmadan var olabildiği günlere olan inancımı korumak istiyorum. Hukukun ölçülü, adil ve özgürlükten yana işlemesini diliyorum.
Şu an Marsa gitmek için devasa roketler inşa ediyoruz, gezegenler arası koloniler kurmayı planlıyoruz ama kimsenin konuşmadığı çok daha büyük bir problem var ve bu problem uzay gemisinin motorunda değil tam olarak senin içinde.
İnsan vücudundaki her bir hücrenin içinde sirkadiyen saat adı verilen genetik bir mekanizma var. Bu sadece ne zaman uykunun geleceğini belirleyen basit bir alarm değil. Tansiyonundan hormonlarına, mitokondrilerinin enerji üretmesinden hücrelerinin kendini yenilemesine kadar her şey bu saate bağlı. Ve o mekanizma, Dünyanın kendi ekseni etrafındaki 24 saatlik dönüşüne milimetrik olarak ayarlanmış durumda. Sen istesen de istemesen de trilyonlarca hücren Dünyanın kozmik hızına göre yaşıyor.
Olay şu, bu ritim o kadar katı ki hafta sonu fazladan iki saat uyuyarak bile onu sıfırlayamıyorsun. Gündüz seni ayakta tutmak için kortizol basıyor, gece ise onarım moduna geçmek için dışarıdan ışık gelmemesini bekliyor. Akşamları tablete veya telefona baktığında bile beynine güneş hala batmadı mesajı gidiyor ve biyolojik saatin kalıcı olarak kayıyor. Sadece basit bir ekran ışığı bile trilyonlarca hücrenin senkronizasyonunu altüst edebiliyor.
Şimdi şunu düşün, Marsta bir gün tam olarak 24 saat 39 dakika sürüyor. Başka yaşanabilir olduğu düşünülen ötegezegenlerde ise bu süre bazen 10 saat bazen 40 saat. Biz yapay zeka ile yepyeni malzemeler sentezleyebilir, nükleer motorlarla uzayda her yere gidebiliriz. Marsta kırmızı çölün ortasına devasa cam kubbeler kurabiliriz. Ama trilyonlarca hücremizin içine kazınmış olan o 24 saatlik Dünya Saatini yazılımla güncelleyemeyiz.
Yani o devasa roketlerle başka bir gezegene adım attığımızda, kendi içimizde hala Dünyanın dönüş hızını yaşıyor olacağız. Marsın yerçekimine, radyasyonuna, atmosferine teknolojiyle meydan okuyacağız ama kendi DNAmızın içindeki o sessiz tik taklara yenileceğiz.
Uzayı fethedeceğiz ama hücrelerimizin içindeki o 24 saatlik kozmik prangayı asla kıramayacağız. Belki de evrenin bize söylediği en büyük ironi bu, evrenin neresine gidersen git Dünyanın dönüşü hep senin içinde kalacak.
‘’Sırf gelecekte bir yere varmak için kendi zamanını büküp etrafındaki herkesi yaşlandırmaya değiyor mu emin değilim.’’
kendimizi içine hapsettiğimiz her telaşın ; aslında ışık hızıyla seyehat ettiğimiz uzay gemimiz olduğu gerçeği ☹️
Eğer bir uzay gemisine binip ışık hızına çok yakın bir hızla seyahat ederseniz zaman sizin için yavaşlar ama korkunç kısım bu değil. Diyelim ki bu gemiye bindiniz ve uzayda sadece birkaç ay süren bir yolculuğa çıktınız. Sizin için her şey normal, saçınız biraz uzadı, birkaç kitap okudunuz, kahvenizi içtiniz. Ama Dünyaya geri döndüğünüzde burada yüzlerce yıl geçmiş olduğunu göreceksiniz. Fizik kuralları son derece nettir, sadece geleceğe doğru zamanda yolculuk yapabilirsiniz, geçmişe dönmek evrenin kodlarında yoktur. Sizin için geçen o kısacık 3 ayın bedeli, Dünyada bıraktığınız herkesin yaşlanması, ölmesi ve toza dönüşmesiydi.
Şimdi şunu düşünün, bu videoyu izlerken kafamda bir şey patladı çünkü hepimiz birer zaman yolcusuyuz ve bazı insanlar kendi kişisel uzay gemilerinde ışık hızına ulaşmış durumdalar. Kariyer, başarı, statü veya daha fazla para uğruna o kadar hızlı yaşıyorlar ki, kendi zamanlarını kelimenin tam anlamıyla büküyorlar. Sabahları erken kalkıyorlar, maillere saniyeler içinde dönüyorlar, toplantıdan toplantıya koşuyorlar ve her şeyi optimize ettiklerini sanıyorlar.
Ama olayı kaçırıyorsunuz, tıpkı o uzay gemisindeki astronot gibi, onlar hızlandıkça etraflarında sabit duran herkesin zamanı acımasızca akıp gidiyor. Başarıya ulaşmak için kendi ışık hızlarına çıktıklarında, çocuklarının ilk kelimelerini, eşlerinin yüzündeki yeni çizgileri, anne babalarının yavaş yavaş sessizleşmesini kaçırıyorlar. Onlar için aylar geçiyor gibi hissederken, sevdikleri için yıllar devriliyor.
Günün birinde o geminin motorlarını kapatıp tamam başardım, artık sevdiklerimle vakit geçirebilirim diyerek Dünyaya döndüklerinde karşılaştıkları manzara tam bir enkaz oluyor. Çünkü geride bıraktıkları herkes ya çoktan geçmişte kalmış ya da aralarındaki bağ yüzyıllar öncesine aitmiş gibi kopmuş oluyor. Sırf gelecekte bir yere varmak için kendi zamanını büküp etrafındaki herkesi yaşlandırmaya değiyor mu emin değilim. Ama bildiğim tek bir şey var, hızlandıkça yalnızlaşırsın ve o gemiden indiğinde başarını kutlayacak kimseyi bulamazsın. Sadece evrenin bize söylediği o acımasız yalanla baş başa kalırsın.