Ek Açıklama:
Kapitalist düzen, üretime katılamayan ya da katılmak istemeyen bedeni derhal patolojik kılmak zorundadır. Aksi takdirde sorunun bedeninde değil kendi yapısında olduğu ifşa olur.
Ödenemeyen faturalar, güvencesizlik, liyakatsizlik ve toplu taşıma çilesi gibi sistematik ve sınıfsal olan şiddet biçimleri psikoloji/psikiyatri endüstrisinin söyleminde "serotonin eksikliği", "motivasyon kaybı" veya "i��levsellik bozukluğu" olarak bireysel bir bozukluğa indirgenir. Sistem şunu söyler: "Dünya mükemmel işliyor, sorun senin kimyanda veya iradende."
Oysa yataktan kalkamamak, bozuk bir mekanizmanın arızası değil tam aksine akıl dışı bir dünyaya uyum sağlamayı reddeden sağlıklı bir bünyenin doğal tepkisidir.
@waitingprufrock Kişisel beğenilerimizin sanatta nesnel 1 değerlendirme kriteri olduğunu düşünmüyorum. Eleştirse, kendi beğenisinin "değerlendirme" kriteri gibi algilanacağının farkında olduğu için doğru 1 tutum almış. Ayrıca, ne diyeceği de baştan belli zaten, luzumsuz konuşmamış
Psikolojide sistem eleştirisi yapmak iyi ve doğru bir şey. Fakat sistemi eleştirmek insanları iyileştirmiyor veya onların dertlerine derman olmuyor. Somut, kanlı canlı bireyler var karşınızda ve onlara tutup 'sizin sorununuz kapitalizmin sömürüsü ve sınıflı toplum, ondan kurtulunca her şey düzelecek' diyemezsiniz. Ya da onlara 'gidin devrimci bir örgütte mücadele edin ve böylece sorunlarınız en aza inecek' de diyemezsiniz. Bunlar üretim araçlarının kolektifleştirilmesinden sonra her şeyin düzeleceğini sanan otomatik ve mekanizm sosyalizm anlayışları. Elbette kapitalizmin yıkılıp sosyalizmin kurulması sistemden kaynaklanan etkilerin en aza indirilmesi veya bu hedef için önemli olacaktır ama şunu da unutmamak gerek: Sosyalizm de sınıflı bir toplum sistemi. Sosyalizmde de yöneten ve yönetilen ilişkisi var, hiyerarşi var, özel mülkiyetin adım adım yok edilme hedef ve uygulamaları olmakla birlikte eşitsizlikler ve sınıf mücadelesi sosyalizmde de var. Devrimci partiler kolektivizmin, yoldaşlığın ortamları olmakla birlikte orada da benzer sınırlılıklar, hiyerarşi ve disiplin gibi "kirli" zorunluluklar mevcut. Dolayısıyla bu rahatsızlıkla muhatap olan insanlara yardım etmelisiniz; tıpkı obezite, kalp, şeker, kanser hastalarına yardım etmeniz gerektiği gibi çünkü söz konusu hastalıkların en önemli nedenleri arasında da emperyalist-kapitalist sistem var psikiyatrik rahatıszlıklarda olduğu gibi... Bu noktada eleştirilmesi gereken şeyin psikolojizm olduğunu düşünüyorum yani psikolojiyi bir ideolojiyi yerine koyup ideolojik telkinlerde bulunmak olduğunu. Asıl üzerinde durulması gereken şey bu sanırım.
@aaylakaadam 😂 adamın profile bi gir bak abi. Öğrenci affı çıkana kadar mantık askıya alınmış:)) Bayıldığı abd de olsa üstüne 3-4 milyon dolar faizi katlanmaya devam eden üniversite kredisi borcu olurdu ama adamın refah kriteri: aplikasyon
Barış Ünlü verdiği özeleştiriyle kapının eşiğine kadar gelmiş görünüyor, ama artık o kapıdan geçip geçmemesinin çok da önemi yok. Sanders ve Mamdani üzerinden işaret ettiği demokratik sosyalist çıkış da bana göre geçmişteki kimlikçi çerçeveyle hiçbir hesaplaşma sunmuyor, +
The Economist'in D. Acemoğlu'na saldırısına ilişkin çok şey söylendi. Burada, Veblenci bir okuma yapalım:
Mesele, aslında, Acemoğlu’nun tezlerinin doğru ya da yanlış olması değil, iktisatta hangi fikirlerin "ciddi", "bilimsel" ve "makul" kabul edileceğini belirleyen kurumlar ağı üzerindeki hâkimiyet mücadelesidir. Bir diğer ifadeyle iktisat dünyasında hangi fikirlerin "ciddi", "bilimsel" ve "makul" sayıldığını kimin belirleyeceği sorunudur. Yerleşik çıkar sahipleri fikirsel hâkimiyeti kaybetmek istemiyorlar. Şöyle kısa bir örnekle açıklamaya çalışayım.
Nobel’in sağladığı büyük akademik saygınlık ile Chicago geleneği etkisi (Nobel Komitesi'ni, Komite'nin oluşturulmasındaki kurallar nedeniyle, bir ara Chicago yönetiyordu) ve Pinochet döneminde piyasa radikalizmine verilen entelektüel destek (Becker, Friedman gibi Nobel ödülü sahipleri, diktatörü savunarak, Şili'de neoliberal labaratuvar kurdular) ve Copenhagen Consensus (üyeleri arasında Nobel ödülü sahibi Schelling ve Fogel de var) gibi insan hayatını maliyet-fayda hesaplarına tabi kılan yaklaşımlar aynı düşünce alışkanlıklarının ve yerleşik çıkarlar dünyasının parçalarıdır. Peki bu düşünce alı��kanlıklarının temelini ne oluşturur? Piyasa, serbest ticaret, business merkezli bir dünya görüşü. Bu dünya görüşünü savunan yerleşik çıkar sahipleri, çıkarları gereği fikir hâkimiyetlerini kaybetmek istemezler.
Bu bakımdan, The Economist de bu yapının dışında duran bağımsız bir gözlemci değil, tarihsel olarak piyasa, serbest ticaret ve business merkezli dünya görüşünün güçlü savunucularından biridir. Yerleşik çıkar sahiplerinin en önemli araçlarındandır.
Bu nedenle Acemoğlu’na yönelik saldırı yalnızca akademik bir tartışma değil, hangi iktisadi söylemin meşru ve saygın sayılacağının yeniden tanımlandığı bir mücadele olarak okunabilir. Bu mücadele, yerleşik çıkar sahiplerinin çıkarlarına dokunuyor. Dolayısıyla, yerleşik çıkar sahipleri bu mücadelede saldırıya geçti diyebiliriz.
Yani, Veblen'in merceğini kullanacak olursak, bir fikrin bilimsel değeri kadar, onu saygınlaştıran kurumlara ve bu kurumların hangi çıkar düzeni içinde çalıştığına da bakmamız gerekir.
Kitapçıları destekleyelim, buralardan kitap alalım iyi niyetli olsa da eksik bir yaklaşım. Kitaplar internette %30-%40 daha ucuz olduğu sürece birkaç kitapseverin kitap alması sürdürülebilir bir çözüm değil. Gerçek bir çözüm için uğraşılmadığı sürece her seferinde sadece ah vah.
Söz ettiğiniz sahne "gündelik ve spontan" bir an değildi. Hayatının gidişatını değişmesi ihtimalinin doğduğu 1 anda olan genç ile kariyerini savunmaya çalışan yazarın çarpıştığı 1 düelloydu. Dediğiniz gibi olsaydı tarih kitaplarına giren hiçbir diyalog doğmamış olurdu.
Çok iyi eleştiriler var, öte yandan epey yüzeysel biçimde “sen ne anlarsın” diyip geçenler de var, kendilerine saygılarımı ileterek biraz daha açmak istiyorum. Ben Amerika’yı yeniden keşfeden bir yorum yapmadım tabii ki, böyle bir iddiayla konuşmuyorum zira baya baya akşam oturmuş yeniden izlerken çalakalem fikrimi yazdım, enteresan bir muhabbete kapı açmış oldu.
Öyleyse arkadaşlar gardınızı alın çünkü bayağı uzun konuşacağım. Bende de bu var işte, NBC karakterlerini öyle konuşturuyor, ben de kendimi uzun konuşturuyorum. Hatta bunu bilinçli seçtim, o zaman eleştiremezsiniz de değil mi? :) Baştan anlaşalım:
Sinemanın gerçek hayatın birebir taklidi olması gerektiğini söylemiyorum. SÖYLEMİYORUM. Gerçekçi olmakla inandırıcı olmak aynı şey değil. Bir film pekala şiirsel, teatral, absürt, bütünüyle yapay bir dil kurabilir. O dil filmin dünyasına aitse bir süre sonra onu sorgulamayız bile. Benim ve anladığım kadarıyla birçok kişinin Ahlat Ağacı’nda veya genel olarak NBC sinemasında takıldığı şey tam tersine filmin görüntüde, oyunculukta, mekanda, jestlerde, susmalarda son derece hayatın içinden bir dünya kurup ve BU VAADİ DE VERİP bazı diyaloglarda birden bu dünyanın dışına çıkması. Yazarın çalışma masasını gördüğün an kopuyorsun.
Shakespeare’in karakterleri falan örneklenmiş. Yani ne desem bilemedim. Onlar tirat atınca yadırgamıyoruz, tabii ki yadırgamıyoruz; çünkü eserin dramatik dili baştan sona bunu mümkün kılan bir konvansiyon kuruyor zaten. Seyirci olarak sözleşmeyi biliyorsun. Aynı şey Bergman’ın kimi filmleri, Tarkovski, hatta tamamen yapay diyaloglarla kurulmuş filmler için de geçerli. Lanthimos’un karakterleri gündelik hayatta karşılaşamayacağımız kadar tuhaf konuşur. Ama bir Lanthimos filminde beş dakika sonra bunu “kötü diyalog” diye algılamazsın. Çünkü yapaylık dünyanın kendisine aittir zaten.
NBC’de beni rahatsız eden şey tam bu eklem yerindeki sürtünme. Bakın, kısacık ama ne tumturaklı cümle kurdum değil mi? Bunu konuşurken daha uzun uzun da söyleyebilirim, inanın bana. Ama konuşurken bir solukta, hele bir de kavga anındaki tansiyonda şöyle demem mesela:
“NBC sinemasında beni huzursuz eden şey gündelik olanın kendiliğindenliğiyle edebi olanın kaçınılmaz yapaylığı arasındaki eklem yerinde peyda olan ve her sözcükte biraz daha derinleşerek nihayet filmin bütününe sirayet eden o tekinsiz sürtünmeden başka bir şey değil.” :)))
İnsan beyni böyle bir cümleyi üretebilir mi? Elbette. Ağdalı konuşabilir miyiz? Elbette. İnsan kendini dinleyerek, sözcüklerini seçerek, metaforlar kurarak, ukalalık ederek, edebiyat parçalayarak konuşabilir. Mesele bunların hiçbiri değil.
Karakterin yapay konuşmasıyla diyaloğun yapay yazılması aynı şey değil.
Bir diyaloğu kâğıt üzerinde okumakla yüksek sesle söylemek arasında muazzam fark var. Kağıtta şahane durabilir, ağızda durmaz. Çünkü göz uzun sentaksı geri dönerek çözer, kulak çözemez. Konuşulan cümlenin gerçek zamanda işlemesi gerekir.
İlk tweette yazdığım diyalog parçasını ele alalım. Çok rica ediyorum, bunu normal bir sohbet temposunda yüksek sesle söyleyin. Problem “müzmin”, “varlığını üzerime dayatan” veya “sinsi tutulma” gibi ifadeler kullanması değil ki. Cümlenin mimarisi tamamen yazılı dile ait. Karakter daha “Son yarım saattir…” derken birkaç basamak sonra varacağı sentaktik sonucu biliyor. Araya bacaklar, sızı, boyun, yukarı tırmanma, baş ağrısı, fırsat kollama giriyor ve bütün bunların sonunda başlangıçtaki gramer yapısı kusursuz biçimde kapanıyor. :)
İnsan zihni elbette böyle bir düşünceyi kurabilir. İnsan bunu yazabilir. Ezberlerse söyleyebilir de. Ama spontan konuşmanın bilişsel ve ritmik yapısı böyle işlemez. İtiraz etseniz de işlemez.
… aşağıda devam ediyorum.
@xxxshhhhxxc Ahaha. Karşısında birisi de olsa aynı hezeyani sergiler. Amaç o performans ile rahatlamak zaten kimseye bir şey anlatmak, değiştirmek değil. Üç beş gün sonra başka birine de bu pozları keser, "o kadar video çektim hala anlamıyor aabii" falan der
@alidenizkilic Filmi bende beğenmiyorum ama orada hayal edilen devrim modeli chavez'in "bolivarcı devrimi" gibi 1 şeydi bence. Zaten aşağı yukarı aynı yılların ürünü bu filmde. İşçi sınıfının devrimi yapmadığı, "işçilerin maaşlar ödenecek mi acaba" kaygısından da anlaşılıyordu.
Bunları her yerde görüyoruz. Suriyeli çocuğa tavsiye verir gibi poza girip tehdit edenler, A. Kaya dinledi diye tehdit edilen bakkal vs. hem fırça atıyor hem de büyüklük edip seni "iyiliğin" için uyarıyor!Faşizm tam böyle "onanma" arzusu olan tipler üzerinden harekete geçiyor
Evet, sonunda romanımız bitti. Bir ay editörlük çalışması olacak, eylül ayının ilk haftası baskıdayız. İlk baskımız 300 bin adet olacağı için baskı üç hafta sürecek. Ekim ayının ilk haftası kitap satılan her yerde... #yeniroman#başkomiseryıldızkarasu#roma#afrodisias
The Fenerbahçe Train Station, built by an Austrian company in 1872, had a dual purpose and served also as a police station in the winter.
It was demolished in 1936.
Photo from Hikmet Aslan