Cemil Kırbayır’ın ağabeyi Mikail Kırbayır
"Şikayetimdir:
Can pahasına kazandığınız bu topraklardan, yaşam hakları yargısız infazlarla ellerinden alınan torunlarınızın payına bir mezar yeri dahi düşmüyor."
iş, insanların yapmak istedikleri şeyi, bedeli mukabili askıya alması demek. tanımı öyle. kapasiteye içeriden değil, dışarıdan bir değer, bir rayiç atanması. iç/dış değerleme arasında özdeşlik yakalanabileceği illüzyonu, para, prestij, statü gibi hipnotik unsurlar sayesinde.
@hedonicus Insanların yapmak istedikleri işi yapmasını olumlu buluyorum. Bunu şunun kaybı bunun kazancı olarak değil o kişinin arzusuna uygun yaşaması olarak görerek o kişi adına sevinirim. Herkes doktorluk yapmayı sevmek zorunda değil.
MIT'de bu araştırmayı yapanların, maaşlarını hak ettikleri gibi yanıltıcı bir kanaat oluşturmaları üzerine kim araştırma yapsın? Yahu uzun ve meşakkatli mesailer sonunda ulaştığın mucizevi keşfi, bana soraydın keşke. Hatta yapay zekaya sorsan, o da söylerdi. Ne zahmet ettin?
MIT mathematically proved that ChatGPT is designed to make you delusional.
They call it "delusional spiraling."
AI models are trained to be helpful and polite. That means they are inherently sycophantic. They are structurally programmed to validate you.
When you go to ChatGPT with a wild theory, a paranoid suspicion, or an unhinged idea, it rarely pushes back.
It agrees with you.
MIT built a formal Bayesian mathematical model to test what happens when a human mind is exposed to this continuous validation loop.
The results are deeply unsettling.
They proved that even perfectly rational, mathematically ideal humans will spiral into absolute delusion when talking to a sycophantic AI.
The AI acts as a reality-distortion field. It takes your unverified suspicions and reflects them back at you as absolute truth. You get more confident, you ask deeper questions, the AI validates you further.
The spiral tightens.
But here is the most terrifying part of the paper.
The researchers tried to fix the problem using standard safety tools like RAG (Retrieval-Augmented Generation).
They forced the AI to be 100% factual. No hallucinations allowed.
It did not stop the psychosis.
Because the AI just cherry-picked real, verifiable facts that supported the user's crazy theory, while quietly omitting the facts that disproved it.
A factual sycophant is just as dangerous as a lying one.
Then they tried warning the users. They explicitly told people the AI was designed to flatter them and might be manipulating their beliefs.
That didn't work either. The delusion still took over.
Gözaltında kaybedilen Mehmet Günkan'ın oğlu Heybet Günkan'ın aile adına göndermiş olduğu mektubu paylaşıyoruz.
"Babam Mehmet Günkan'ın akıbeti açıklansın. O gün yaşananlar tüm yönleriyle araştırılsın. O dönemde görev yapan, olayla ilgisi bulunan herkes hakkında etkili bir soruşturma yürütülsün. Kim sorumluysa hukuk önünde hesap versin.
Biz yalnızca gerçeği bilmek, babamızın mezarına kavuşmak ve adaletin yerini bulduğunu görmek istiyoruz."
#CumartesiAnneleri1117Hafta
Günkan, Ankara’dan döndükten sonra köylerine yeniden dönebilmeleri için girişimlerde bulundu. Bu amaçla Hani Topçular Jandarma Karakolu’na başvurdu.
18 Ağustos 1994 günü askerler, Hakan Astsubay tarafından Topçular Jandarma Karakolu’na çağrıldığını söyledi. Günkan karakola gitti. Bir süre sonra karakol binasından çıkarıldı ve askeri bir helikoptere bindirildi.
O günden sonra Mustafa Mehmet Günkan’dan bir daha haber alınamadı.
#CumartesiAnneleri1117Hafta
Günkan, bir hafta sonra serbest bırakıldığında ağır işkence görmüştü. Yaşananlar üzerine Ankara’ya giderek hükümet yetkilileri nezdinde girişimlerde bulundu. İnsan Hakları Derneği’ne başvurdu. Bir televizyon kanalında yaşadıklarını anlattı.
3 Ağustos 1994 tarihli Turkish Daily News gazetesinin haberine göre Günkan, yaşadıklarını şöyle anlatmıştı:
“Güvenlik güçleri köyümü yaktılar. Beni Topçular Jandarma Karakolu’na götürüp işkence yaptılar. Kaburgalarım kırıldı. Köy dışında insanları bir araya topladılar ve dört gün boyunca hiçbir şey vermediler. Köyümden toplam 430 kişi şu anda Adana’ya, Diyarbakır’a ve çevre köylere gitmiş durumda. Yiyecek hiçbir şeyimiz yok. Ayrıca tüm ekinlerimizi de yaktılar. Hükümetten yardım istemek için Ankara’ya geldim.”
#CumartesiAnneleri1117Hafta
Siz depresyona girmiş bir kapıcıya rastladınız mı? Atık toplayıcıya veya. Kapitalizm bunlara etmiyorsa ettiğini, o sınıfa ve statüye tenzil olma ihtimalleriyle baş etmeye çalışana ediyor demek. Bunlar rekabetin nefes darlığına düçar yarışçıları o halde. İştecik size depresyon!
Kötü niyet gerekmiyor; insan dünyaya tek bir ideolojik pencereden yeterince uzun süre bakınca, bazen gördüklerini değil, penceresinin izin verdiklerini gerçek sanabiliyor. Depresyonun varlığını inkâr etmek de böyle bir düşünsel daralmaya dönüşebiliyor.
Depresyonu yalnızca “serotonin eksikliği”ne indirgemek ne kadar yanlışsa, onu yalnızca kapitalizmin, yoksulluğun ve güvencesizliğin ürettiği bir ruh hali saymak da o kadar yanlıştır. İşsizlik, yoksulluk, ağır çalışma koşulları ve geleceksizlik depresyonun ortaya çıkmasını kolaylaştırabilir, riskini ve şiddetini artırabilir; ama bir hastalığın toplumsal belirleyicilerinin olması, o hastalığın olmadığı anlamına gelmez. Depresyon; biyolojik yatkınlıkların, kişinin ruhsal örgütlenmesinin, kayıplarının, çatışmalarının ve içinde yaşadığı toplumsal koşulların farklı oranlarda birbirine karışabildiği gerçek bir klinik tablodur. Psikanaliz de zaten insanın acısını ne yalnızca beynine ne de yalnızca sınıfına indirger.
Türkiye Psikiyatri Derneği’nin 2010 tarihli basın bülteninde, DSÖ verilerine dayanılarak düşük gelirli bireylerde depresyonun yüksek gelirli bireylere göre 1,5–2 kat daha fazla görüldüğü belirtiliyordu. O yıl TPD Yönetim Kurulu’ndaydım; o açıklamada benim de imzam vardı. TPD’nin 2012 Dünya Ruh Sağlığı Günü açıklamasında da ekonomik krizlerin yarattığı gelir kaybı, işsizlik ve yoksulluğun depresyon yaygınlığını artırdığı açıkça söyleniyordu.
Yani yoksulluk ile depresyon arasındaki ilişki yeni keşfedilmiş değil; psikiyatri bunu yıllardır söylüyor. Ama bu ilişkiyi göstermekten, “öyleyse depresyon diye bir hastalık yoktur” sonucu çıkmıyor.
Bu nedenle emeklerinin karşılığını alamadığı, çocuklarını besleyemediği, kirasını ödeyemediği için mutsuz ve umutsuz olan insanla depresyon hastasını birbirinden ayırt etmek gerekir. Bazen ikisi aynı kişide de buluşabilir. Birincisinin ihtiyacı insanca ücret, güvence ve daha iyi çalışma koşullarıdır; ikincisinin psikiyatrik ve psikoterapötik tedaviye ihtiyacı olabilir; ikisine birden ihtiyacı olanlar da vardır.
Sınıf analizinin olmadığı bir psikiyatri eksiktir; ama psikiyatrinin olmadığı bir sınıf analizi de depresyonu açıklamaya yetmez.
Sapla samanı karıştırmanın yeni biçimi: Acının toplumsal belirleyicilerini keşfedip hastalığın kendisini inkâr etmek olmuş!
Dinlemediğimiz birini iyileştiremeyiz; hiç yürümediğimiz bir yolun tarifini verirken de biraz daha az üfürmekte fayda var. Rüzgâr zaten yeterince sert esiyor.
Bir ‘sanatçı’ya göre değilse siyaset, ‘kim’e göre, ‘ne’ye göre acaba? Amsterdam’da legal olan, geri kalan memleketlerde de haracı bizatihi devletlu tarafından yenen ‘uyuşturucu’ üzerinde hak talep etmeyi içermiyorsa, o siyaset nice siyaset ola?
Erdal Beşikçioğlu:
Siyasete girdiğim için pişmanım.
Siyaset, hele belediye başkanlığı gibi bir konum sanatçılara göre değil.
Özgürlüğüme kavuşunca aktif siyaseti bırakacağım.
@_fraternity Manayı bizzat taşımanın, bizatihi "anlama gelmek"in külfeti yerine, dile taşıtmayı tercih etmek yüzünden. Kuramsal akademik üslup, hukuk belgeleri filan, malzemenin içindeki biçimi, heykeltraşın mermeri fazlalıklarından soyması gibi soydukları iddiasındalar.
Terapi sadece dile dökmez, evet dile dökmeye uğraşır durur ta ki sessizliğe erişinceye kadar. Mesela bir ölüm haberi alınmış, üzülme desen saçma, sabret desen fazla, hepimiz ölücez desen boş kalabilir. Konuştuğun çok da anlamlı değildir. Bir insanı neden sevdiğini gerçekten açıklamaya çalış, boş lakırdıya dönüşür anlattığın. Hayatın dile gelmez sınırına zaman zaman danışan ulaşır, dile dökmek bir problemdir o anda, eksilmedir. Oysa aylarca dile dökmekle uğraşıldı. Dile dökülemeyen önünde herkes düğmesini bağlar, ayçiçeklerinin, kaplumbağaların, kedilerin güneşe bakıp kaldıkları gibi. Sonra dile dönülür zaten. Her şeye bir terim bulan, varoluşun dile fazla geldiğini ıskalar.
Besim Tibuk:
“Oğlum geçen gün Milano’ya maça gideceğini söyledi.”
“Nereden gideceksin dedim. Güneyden geçeceğim dedi.”
“Kaç para dedim, gidiş dönüş 83 euro dedi.”
“Ben bir yanlışlık var zannettim.
Yok. Gidişi ayrı ucuz, dönüşü ayrı ucuz.”
“Ryanair gibi şirketleri havaalanına üs yapmışlar. 15 uçak orada bekliyor.”
“Havaalanı şirkete, gel kardeşim, buradan uçuş yap diyor. Kira konusunda, park konusunda kolaylık sağlıyor.”
“Sen havayolundan önce para kazanayım dersen havayolu gelmez.”
“Havayolu gelirse turist gelir, turist otelde kalır, lokantada yer, araba kiralar. Esas para ekonominin geri kalanında kazanılır.”
“Devletin bakması gereken sadece havaalanının kasası değil, o uçaktan inen insanın bütün ekonomide bıraktığı paradır.”
Geçen gün Singapur’un başarısını anlatan bir program seyrediyorum.
Singapur 1965’te bağımsız olduğunda bu bataklıkta ne yapacağız diye düşünüyorlar.
Lee Kuan Yew diye biri geliyor, ülkeyi dünya çapında bir yere getiriyor.
Programda diyor ki Singapur’daki dönüm noktalarından biri Marina Bay Sands’in açılması.
Üç kule, üstünde havuz, altında dev bir kompleks, gazino, konferans salonları, alışveriş merkezi…
Bu yatırım yapıldıktan sonra çevredeki dairelerin fiyatı 300 bin dolardan 400 bin dolara çıkıyor.
Niye? Çünkü adam bir bina yapmıyor. Bölgeye çekim gücü yaratıyor.
İnsan oraya geliyor, çevrede para harcıyor, gayrimenkul değerleniyor, devlet vergi alıyor, şehrin marka değeri yükseliyor.
Büyük yatırımın sadece kendi kapısından kazandığı paraya bakılmaz. Çevresinde neyi değiştirdiğine bakılır.
Rahmetli Rauf Denktaş’la Kıbrıs’a her geldiğimde yarım saat otururduk. Diyordum ki havaalanını ucuzlatın.
Buraya ayak bastı parası niye alıyorsun? Alma.
Uçak gece burada park edecekse park parası alma.
Hava yolu şirketi hesabını yapar.
Der ki, benim uçağım İstanbul’da beş saat boş duruyor. Kıbrıs’a bir sefer koyayım. Havaalanı ucuz, park ucuz, yolcu vergileri düşük.
Böyle yaptığın zaman daha fazla uçak gelir. Daha fazla uçak gelince de rekabet olur, bilet ucuzlar, turist gelir.
Ama sonunda havaalanını özel şirkete verdiler. Özel şirkete de sen daha az para kazan diyemezsin. Adam olaya doğal olarak buradan ne kadar fazla para kazanırım diye bakar.
@caglauren Ben de şu iki tavsiyeyle mukabele edeyim. Çerçeveye sadık kalmaya çalıştım:
Jacob's Ladder (1990)
The Incident (1967) Bu ikincisi çekiçle sinema yapmaya girer.
Bir adet de bonus:
Woman in the Dunes (1964)
Yeri gelmişken, "Çiçek Taksi"yle ilgili de bir anekdot anlatayım. Bu dizinin yüzbinlerce bölümünden birinde, şoförlerden birinin karısı evde elinde uzaktan kumanda, kanalları dolaşıyor. Hepsine baktıktan sonra "Amaaan, televizyonda da bir şey yok!" diyor.
TRT'de "Çiçek Taksi" kadar olmasa da uzunca bir süre devam etmiş "Kuzenler" diye bir dizi vardı. Aynı evi paylaşan akraba kızlar mevzubahis. Bu dizinin bir bölümünde taşradan misafir gelen küçük bir akraba, aniden ortadan kayboldu. Aradılar taradılar yok. Korkunç bir durum.+
Neyse bir yerde rastladılar ve azarladılar tabi. Dedi ki kız kaçıp gitmesinin gerekçesini açıklarken: "O evde benim canım çok sıkılıyor!" Dediğim gibi, uzun sezonlar boyunca devam etti bu dizi. Soyadı Erbulak'tı oyunculardan birinin.
Agresyon ve cinsellikten arındırılmış bir karakterin etrafına ve kendine incelmiş biçimlerde eziyet etmesini, bakmak istemediği cinsel heyecanı kumar, alışveriş çılgınlığı gibi yerlerde tatmin etmesini beklerim. Karakterimiz Hirayama, obsesif bir düzenin ardına saklanmış, arzuya tuvalet kiri muamelesi yapıyor. Bu haliyle ikna edici olmayan ahlaki bir idealizm anlatısının üzerine zen sosu dökülmüş gibi. İçimizde daha saf niyetli olanlar bu acele yargıya kanıyor da. Filmde arzulardan arınmanın huzurunu izliyorlar.
Ortada başka biriyle bir bağ kalmadığında, arzu da kalmaz. Kızacak veya sevişecek bir bağ kurmuyor kahraman. Yaptığını matah bir şey sanıyorsa, ahlakçı insanlar gıcık ve zorlayıcı tiplerdir. İnsanın arınması, kendiyle barışık olmakla başlar kanaatimce. Filmin büyük kısmını, son dakikalarına kadar ikna edici bulmadım. Karakter kendine savaş açmış, savaş meydanında ama bütün gördüğümüz çocuksu bir yumuşaklık.
Son sahnede obsesif duvar azıcık iniyor, çok ustaca çekilmiş bir sahne bu. Son sahne, filmin bütün söylediği. Karakterin ambivalan halini nihayet, filmin sonunda görüyoruz. Kof bir ahlak güzellemesi çatlıyor, altından çelişkili, anlaşılmaz, bir gülüp bir ağlayan bir adam çıkıyor. Bu adamın içinde fırtına kopuyor. Günler mükemmel programlanmış ama insan mükemmel değil. Nihayet duyguları olan biri beliriyor ama ne olmuş, ne bitmiş bir şey anlamadan film de bitiyor.
Karakter geçmişte bir cinayet işleseydi ve biz bir kefaret öyküsü izleseydik veya tuvalet temizliğiyle başlayıp banka soysaydı...
Elimizde son sahnede düşen bir maske var. Başka bir bilgi vermiyor film. Filmin bütün anlatısı son dakikaları için bir hazırlık diye anlıyorum. Filmin zayıf yanı, böyle birini baştan beri gerçekçi bulmayan izleyicilerin finale ulaştıklarında yaşadıkları bir şaşkınlık yok. Duydukları ilginç bir söz de yok. Film, ahlaki idealizme kendini kaptıran izleyici için çekilmiş. Adama bak, aşmış kendini falan diyenler için bence film.
Filmde ahlaki bir örnek sunulduğunu zannedenlerin, filmin izleyiciyi çok ince bir biçimde ters köşeye yatırdığını anlamadığını düşünüyorum. Wenders ilk bir buçuk saat boyunca bir tebessüm gösterip sonra " siz bunun bir huzur olduğunu mu zannettiniz?" sorusuyla filmi bitiriyor. Seyirciyi çok ince bir biçimde seyircinin kendi boş idealizmiyle yüz yüze bırakıyor. Anlaşılan özellikle çok az bilgi verilmiş karakterle ilgili. Bence asıl derdi bu ve pek çok izleyici yönetmenin ne yaptığını film bittiğinde bile anlamıyor. Biz gördüklerimize kendi fikirlerimizi yansıtmışız anlaşılan. Filmin son bir kaç dakikası yumuşak bir tokat veya bir uyarı ama anlayana.