boykotun en mükemmel tarafı asla müdahale edilemez olması. görünmez gibi ama can yakıcı. şu anda en çok buna kuduruyorlardır.
e hadi, saldırtsanıza polislerinizi, sıksanıza biber gazı!
Bir boykot sitesi yaptık
https://t.co/XdlhzPJWqa
bir marka yada kişinin neden boykot edilmesi gerektiğini girebileceğiniz, eğer yanlışsa doğru olmadığını belirtebileceğiz kapsamlı bir site yapmaya çalıştık kamil ile @kamildemrc
Paylaşırsanız ve destek olursanız sevinirim.
yanlış bilgi varsa iletmeniz yeterli.
Vajinal doğumcu video kurumların duygusal olgunluk seviyesinin bir dışavurumu olmuş. Çocuğunu “sen beni çok üzdün ama” diye manipüle etmeye çalışan ebeveynle aynı seviye bir olgunlaşmamışlık ile kurgulanmış. İşin akıl almaz olan kısmı bunca prodüksiyon sürecinde bir aklı selim çıkıp “yok artık” dememiş mi? Bu duygusal hamlık bu kadar mı yaygın? Ya da acaba yaygın olan tamamen kadın bedeniyle ilgili bir konuda kadınların sürecin dışında tutulmuş olması mı?
Keşke direk biz böyle inanıyoruz diye çekselerdi videoyu. İngiltere’de de nhs vajinal doğum öneriyor ama seçim kadında. Gene de çoğu hamile kadın seçimin kendinde olduğunu bilmiyor olabiliyor, bazı nhs çalışanları bu senin seçimin kısmı çok vurgulamamayı seçiyorlar. Burda da pratikte bir manipülasyon süreci var, tabi burdaki motivasyon masraftan kısmak.
Kadınların daha fazla (vajinal) doğuma yönelmesini mi istiyorsunuz? Kadınların her anlamda güvende hissetmelerine çalışın. Her bilinmezlikte cevabı bir otoritede aramayı bırakıp, kendi cevaplarını bulabilmelerini desteklemeye çalışın. Çocuğu kendi uzantısı, eşyası gibi gören ebeveynlerle çalışın. Lafta anneliği yücelten, ama gündelik hayatta her sorumluluğu ve çileyi anneye yıkan, herkesin kanıksadığı bu iki yüzlülükle çalışın. Toplumun narsisizmiyle çalışın. Kendinize ve kadınlara biraz güvenmeye çalışın.
Dört yıl önce altyazısını Türkçeye çevirdiğim bir Hannah Arendt röportajından.
“Halkları yahut kolektif grupları asla sevmedim. Ben yalnızca dostlarımı seviyorum. Bundan öte bir sevgi tanımıyorum.”
Tamamını benim çevirimle izleyebilirsiniz, iyi seyirler: https://t.co/0Hum6oWtZ2
Cezayirli kadını da, Avrupalı kadını da bir rahat bıraksa mı acaba herkes? İçerde saçılmaya yer arayan nefrete sahip çıksak, nefret mis gibi bir yaşam enerjisi, işinize bakmaya harcayın.
Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Türkiye evlatlarına kendisinden başka bir şeyle meşgul olma imkanını vermiyor” sözüne hak verdiğim bir sabah. Siyaset Bilimi yüksek lisansı için yurt dışı başvurularını yaparken bir çok üniversiteden Türkiye’den gelen öğrenci başvurularıyla ilgili şöyle
Türklerdeki bu hastalıklı “ceryan yapar” korkusunun psikolojik, politik ,sosyolojik tarihsel bir travmaya dayanıp dayanmadığı araştırılsın ve lütfen çözülsün. Yetkililerden ricamdır. Öldürdüler bizi!
Anneannem son zamanlarında kardeşleriyle konuşurken hep babasının ve annesinin günahlarını sorgulardı. Onların hayatına dair gözden kaçırdığı bir şey olduğuna öyle içten inancı vardı ki; ''işte şimdi oldu'' deyip her şeyi aklında yerli yerine oturtacağı bir bilgi duymak istiyordu. 75 yaşındaki bir kadının sürekli, ''babam hayatında hiç beddua aldı mı?'', ''annem birine hiç kötülük yapmış mıydı?'' gibi sorular sormasının nedenini hiç kimse algılayamadı. Hatta hatırlıyorum, alzheimer başlangıcından şüphelenip onu doktor doktor gezdirdiler. Belki de tüm bunları yapana kadar bir kere, ''anne neden bunları soruyorsun'' deselerdi, ölmeden bir hafta önce fısıltıyla söylediği, ''bir beddua tohumu olarak geldik belli, inşallah cennete gideriz'' cümlesini işiteceklerdi. Saraybosna'nın bir köyünden savaş sürgün olduktan sonra İstanbul'da dört duvar arasına sıkışıp kalan, otuzlu yaşlarının sonundan beri kocasının hastalığıyla uğraşan, tüm bunlar yetmezmiş gibi beklemediği bir anda oğlunu kaybeden, 75 yıllık hayatında bireysellik nedir bilmeyen, güneşli bir havada gözünü kapatıp başını gökyüzüne kaldıran ama hemen sonra acaba deli mi derler düşüncesiyle hemen sağına soluna bakan anneannem, hayatının son zamanında suçlayacak birini aradı. Fakat normal saydığı hayatta o kadar kimseye bir şey konduramadı ki; Nietzsche'nin ''babanın gizlediği oğulda ortaya çıkar'' deyimi gibi kendini suçlayarak öldü.
Bir keresinde üzüntü ve yaptığı etkiler üzerine konuşuyorduk @isilsansoy ile; üzüntü sebebiyle insanın motivasyonunu nasıl yitirdiğine, bazen ne kadar hiçbir şey yapacak güç bırakmayışına dair. Sonra şöyle bir şeye çıktık; bomboş duran, ekim biçim yapılmayan bir arazide bile bir gün yeniden bir şeyler belirmeye başlıyor. Hayatın kendi devinimi içinde, rüzgar bir şey getiriyor, yağmur yağıyor.. Dümdüz bir hareketsizlikte bile bir gün bir hareketlenme oluyor.
Üst üste iki doğum beni öyle bir taklaya getirdi ki, ikincinin sonunda ayakta kalabilmek için kendime çok iyi bakmaya söz verdim. O zamandan beri de hiç olmadığım kadar kendim odaklıyım. Çocuklardan bana kalan ne kadar zaman, ne kadar özgürlük varsa her damlasını kendi iyiliğime kullanmaya aşırı özen gösteriyorum. Hal böyleyken anneler günü falan dendiğinde pek üstüme alınasım gelmiyor, bakım verenden çok alan taraf gibi hissediyorum çünkü 😁
Bu aralar terapi vs konuları hariç her konuda konuşasım var, hesabı terapist hesabı diye takipleyenlerden peşinen özür diliyorum 😅 Her şey içe dönüş, travma, felsefi çıkarım değil, gündelik hayat da sürecin bir parçası diye konuyu bağlayalım. 👌🏼
Vegan değilim ama vegan arkadaşlarla çok kez vegan bbq yapmışlığım var. Et muadilleri biraz fazla işlenmiş gıda yiyorum hissi getirse de her şey son derece leziz oluyor. Bir de çok pişti az pişti derdi pek olmuyor, kıvam hep yerinde. (Bu arada o lokasyon kesin İngiltere, İstanbul değil.)