2024 den bir yazı bugünü anlatıyor:
Bahçeli’ye biçilen Rol?
“Öcalan Mandela, Bahçeli De Klerk kıyaslaması”
Foreign Policy ABD’nin derin devletinin yayın organı. Türkiye’ye mesajları kıdemli araştırmacıları kaleminden analizler makalelerle verirler. 26 Kasım 2024’de Foreign Policy’de Orta Asya-Kafkasya Enstitüsü ve İpek Yolu Araştırmaları Programı kıdemli araştırmacısı Halil Karaveli’nin bir yazısı yayınlandı. Yazının başlığı “Bahçeli F.W.Klerk olabilir mi?” Alt başlık daha ilginç. Öcalan’ı Mandela’yla kıyaslıyor : “PKK lideri Abdullah Öcalan, ABD baskısı olmazsa bir Mandela'ya dönüşmeyebilir.” Hepimizin dikkatle izlemesi gereken bir süreç bu. O nedenle yazının özetini dikkatinize sunuyorum:
***
Karaveli 22 Ekim'de Türk milletinin Bahçeli ağzından duyduklarıyla şaşkına döndüğünü belirterek yazıya başlıyor. Ve konuyu Güney Afrikalı liderlere getiriyor.. Tıpkı bir zamanlar PKK için İrlanda Kurtuluş Ordusu ve İspanya BASK örgütünü örnek verdikleri gibi şimdi de Tükiye’ye Güney Afrika modeli hatırlatılıyor. Öcalan Mandela ile eşitleniyor! Bahçeli 1990'ların başında Güney Afrika'nın başkanlığını yapan F.W. de Klerk’e benzetiliyor Kimdi de Klerk? De Klerk yıllarca Irkçı Ulusal Partinin başındaki isimdi. Yıllarca siyahları insandan saymadı. Aparteidin en önde gelen ismiydi. Sonra birdenbire Mandela’yı hapisten çıkardı. Aparteid muhaliflerini serbest bıraktı. Düşman bildiği siyahların lideri Mandela ile el sıkıştı. Ve küresel çete onu Nobel Barış Ödülüyle ödüllendirdi. Halil Karaveli, Bahçeli’nin AKP hükümetinin 2013'te çözüm sürecine muhalif olduğunu , barış sürecini kınadığını hatırlatıyor. 2018’den beri AKP MHP arasında güçlü bir ittifak kurulduğunu bu süreçte AKP’nin Kürt oylarını kaybettiğini vurguluyor. Son dönemde de “Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail'in Türkiye, İran ve Suriye'ye karşı olduğunun kesinleştiğini ve bunun Türkiye'nin kaygılarını güçlendirdiğinin” altını çiziyor. ABD’nin Suriye’de YPG’yi en önemli müttefik olarak görmesi ve İsrail'in yeni Dışişleri Bakanı Gideon Saar’ın “Kürt halkı doğal müttefikimizdir.” ifadesini aktarıyor.. Sonuç bölümünde ise görüşlerini şöyle topluyor: “Bahçeli aynı 1990'ların başındaki Güney Afrikalı lider de Klerk gibi, birçok sorunla mücadele etmek zorunda kalacak. Tıpkı de Klerk'in ırkçı söylemleri bırakması gibi vazgeçtiği gibi, Bahçeli de farklı bir söyleme geçiyor. Osmanlı İmparatorluğundaki çeşitliliğini övüyor: “Osmanlı İmparatorluk, yerel kültürleri ve etnik grupları koruyarak barışı ve güvenliği sağladı Hep birlikte onların ayak izlerini takip ederek bunu başarabiliriz.”diyor.” Karaveli, Mandela’nın şartlı tahliye teklifini reddedişini hatırlatıyor ve Öcalan’ın benzer adımları atabileceğini sonunda Mandela gibi silahlı mücadeleye olan bağlılığını yeniden gözden geçirmeyi ve sonunda dağılmayı kabul edeceğini yazıyor Karaveli ve ait olduğu çevreler belli ki Irak örneğini burnumuza dayama peşindeler. Yani federal bir Türkiye, Türkiye eliyle kurulan Kürt eyaletleri. Halil Karaveli şöyle ifade ediyor: “ABD, Bahçeli'nin açılımına karşılık vermenin ve Türk devletiyle bir güven oluşturma sürecine girmenin kendi çıkarına olduğuna karar verecektir. Türkler ve Kürtlerin Suriye'de ve ötesinde ortak bir dava oluşturması ABD'nin çıkarınadır.” Onların son sözü buysa bizim de son sözümüz var: Türk Milleti sizin kirli oyunlarınızı görmektedir ve bu yavaş ve sinsi oyuna gelmeyecektir!
Yakın gelecekte PKK kadrolarının Türkiye’nin her yerinde, işgal
İstanbul’unda (1918-1923) şenlenen azınlıkları hatırlatan bir şımarıklıkla taşkınlık yaptıklarını, kindar bir tutumla yurttaşları taciz
ettiklerini göreceğiz.
Ömer Hayyam bu şiiri tam 800 yıl önce yazmış!
'Irmaklarından şaraplar akacak' diyorsun
Cennet-i alâ meyhane midir?
'Her mümin'e iki huri' diyorsun
Cennet-i alâ kerhane midir?
* * *
Tanrı bize cennette vaat ettiği şarabı
Niçin haram etsin bu dünyada, akla sığar mı?
Bir sarhoş arap, devesini vurmuş Hamza'nın
Peygamber de yasak etmiş arap'a şarabı
* * *
Beni özene bezene yaratan kim? Sen
Ne yapacağımı da yazmışsın önceden
Demek günah işleten de sensin bana
O zaman nedir o cennet cehennem?
* * *
Kim senin 'yasa'nı çiğnemedi ki söyle?
Günahsız bir ömrün ne tadı kalır söyle.
Yaptığım kötülüğü kötülükle ödetirsen eğer
Seninle benim aramda ne fark kalır ki söyle
* * *
Tanrı bizi çamurdan yarattığında
Biliyordu bu dünyada ne işimiz olacak
İşlediğim günahlar hep onun emriyledir
O halde cehennemde beni niçin yakacak?
* * *
İsyan edip karşında duracağım, neredesin?
Karanlığı, ışığa yoracağım, neredesin?
İbadete karşılık cenneti alacaksam
'Bağış mı ticaret mi' diye soracağım, neredesin?
* * *
Kör cehalet çirkefleştirir insanları.
Suskunluğum asaletimdendir.
Her lafa verecek bir cevabım var elbet
Lakin bir lafa bakarım laf mı diye,
Bir de söyleyene bakarım adam mı diye
* * *
Dünya, üç beş bilgisizin elinde
Sanırlar ki tüm bilgiler kendilerinde
Üzülme, eşek eşeği beğenir
Bir hayır var sana kötü demelerinde
* * *
Sen bu dünyanın sırrına eremezsin
Erenlerin dilini de sökemezsin
Öyleyse iç şarabı, cennet et dünyayı
Öteki cennete ya girer, ya giremezsin
* * *
Niceleri geldi, neler istediler
Sonunda dünyayı bırakıp gittiler
Sen hiç gitmeyecek gibisin değil mi?
O gidenler de hep senin gibiydiler
******
İçin temiz olmadıktan sonra
Hacı hoca olmuşsun kaç para
Hırka, tespih, post, seccade güzel
Ama TANRI KANAR MI BUNLARA?
Sen sofusun hep dinden dem vurursun
Bana da sapık dinsiz der durursun
Peki, ben ne görünüyorsam O'yum
YA SEN NE GÖRÜNÜYORSAN O'MUSUN?
Sen içmiyorsan içenleri kınama bari
Bırak aldatmacayı ikiyüzlülükleri
ŞARAP İÇMEM DİYE ÖVÜNÜYORSUN AMA
YEDİĞİN HALTLAR YANINDA ŞARAP NEDİR Kİ..
Ey kara cübbeli senin gündüzün gece
Taş atma dünyayı bilmek isteyenlere
ONLAR YARATANIN SANATI PEŞİNDELER
SENİNSE AKLIN ABDEST BOZAN ŞEYLERDE....
Ben kadehten çekmem artık elimi;
Tutmam senin kitabını minberini.
Sen kuru bir softasın, ben yaş bir sapık
CEHENNEMDE SEN Mİ DAHA İYİ YANARSIN, BEN Mİ?..
Seni kuru softaların softası seni
Seni cehenneme kömür olası seni
Sen mi haktan rahmet dileyeceksin bana ?
HAKKA AKIL ÖĞRETMEK SENİN HADDİNE Mİ ?
Yaşamın sırlarını bileydin
Ölümün de sırlarını çözerdin
Bugün aklın var, bir şey bildiğin yok
YARIN AKILSIZ NEYİ BİLECEKSİN
Ey kör!
Bu yer, bu gök, bu yıldızlar, boştur boş !
Bırak onu bunu da gönlünü hoş tut hoş !
Şu durmadan kurulup dağılan evrende
BİR NEFESTİR ALACAĞIN,
O DA BOŞTUR BOŞ !
Alıntıdır_
Kütahya'da evi hakkında yıkım kararı alınan 74 yaşındaki teyzemize kamulaştırma bedeli olarak 550 bin TL ödenecekmiş.
Ne yapacak bu teyzemiz? Nereye gidecek?
Nusaybinde, Surda sokaklara hendekler kazan ve devlete başkaldıran mahallelere Türk milletinin parasıyla sıfırdan ev verenler, bu teyzemize neden malının değerini bile vermez?
#UnutmaTürk
Türkçe olarak doğrusu:
"Ne Cumhuriyeti'nden ne de Parti'nden vazgeçeceğiz!" olacaktı.
-Üstüne de büyük harfle, PİRUS ZAFERİ yazılırsa gerçeği tam yansıtırdı.
-Ayrıca, Osmanlı'ya vurgu yaparak, "Ne mutlu Türküm diyene" sözüne burun kıvırarak, Anayasa madde 66 ve 42'nin değişikliğine sıcak bakarak Atatürk'ün fotoğrafını kullanmak etik olmasa gerek...
-Hiç bir okla barışık olmayan, ama "altı Ok"u kullanan bir siyaset anlayışı... Meşru da değil etik de değil...
📌121 Yıl Önce bugün, 21 Temmuz 1905'te Yıldız Hamidiye Camii çıkışında 2. Abdülhamid'e bombalı saldırı düzenlendi.
Abdülhamid bu saldırıdan kurtuldu, lakin 26 vatandaşımız hayatını kaybetti, 50'den fazla vatandaşımız da yaralandı.
Saldırıyı Taşnaksütyun adına Edward Jorris adlı terörist yapmıştı.
Joris yakalandı. Ölüm cezasına çarptırıldı.
Lakin Edward Joris, Belçika vatandaşıydı.
Belçika Hükümeti devreye girdi ve Osmanlı'ya "ultimatom" verdi.
‼️Ardından terörist Jorris, Abdülhamid'in izni ile serbest kaldı ve Belçika'ya gitti.
Ne muhteşem Osmanlı değil mi?
NOT: O kafayla gidenler bebek katilini bırakmaz mı sanıyorsunuz yoksa?
#tarih #tarihtebugün #YıldızSuikastı #salı
‼️Uyandırma Servisi‼️
Biliyorsunuz arkadaşlar özellikle altın ve gümüş tarafındaki arbitraj ve makas olayı benim işim.
🔻Özellikle #Altıns1 tarafındaki aksiyonu hatırlayanlar olacaktır.
Piyasa fiyatından %60-70-80 oranında ayrışan bir altın sertifika fiyatı vardı ve o zirvelerden satıp fiziki alanlar elindeki altın miktarını ciddi anlamda arttırdılar.
🔻Şimdi gelelim mevcut duruma.
🔻En normal hali ile bile #altıns1 fiyatları piyasadaki altın fiyatından %35-40 yüksekten fiyatlanıyordu.
ℹ️Anlık bu makas %9.20 seviyesine gerilemiş durumda yani saklama avantajı,tek kademeye alım/satım yapma ve özellikle #STOPAJ avantajını düşündüğümüzde makas istediğim seviyeye yaklaşmakta.
Esasında %7-8 seviyesi fena olmasada ben bu makasın %5 seviyesine gelme durumunda buradan tekrar bir değerlendirme ve duyuru yapacağım.
ℹ️2024 yılında sertifika fiyatı,piyasa fiyatından aşağı fiyatlanmıştı ve yaptığım uyarı neticesinde insanlar ciddi kazançlar elde etti.
Makas %5 e yaklaşınca tekrar bakarız.
Şadece bir hatırlatma yapmak istedim.
Küba'dan bir çığlık yükseliyor !
DÜNYAYA AÇIK BİR MEKTUP: Küba'dan bir kadın, kimsenin görmek istemediği suçu ifşa ediyor.
--- Tüm insanlığa, dünya annelerine, Sınır Tanımayan Doktorlar'a, dürüst gazetecilere ve hâlâ adalete inanan hükümetlere sesleniyorum:
İsmim, milyonlarca diğer insanınkiyle aynı. Ünlü bir soyadım ya da yüksek bir makamım yok. Ben sıradan bir Kübalı kadınım. Bir evlat, bir kız kardeş, bir vatanseverim. Ve bunları paramparça olmuş bir ruhla, titreyen ellerle yazıyorum; çünkü halkımın bugün yaşadığı şey bir kriz değil. Bu, Washington tarafından soğukkanlılıkla gerçekleştirilen, yavaş ve hesaplanmış bir cinayet.
Ve dünya başka yöne bakıyor.
👵 BÜYÜKANNEM VE BÜYÜKBABAM İÇİN SESİMİ YÜKSELTİYORUM:
Küba'da yaşlı insanların vaktinden önce ölmesini ifşa ediyorum; çünkü abluka, kalp rahatsızlıkları, yüksek tansiyon ve diyabet ilaçlarının ülkeye girişini engelliyor. Mesele kaynak yetersizliği değil. Bu, kasıtlı bir yasak. Küba'ya satış yapmak isteyen şirketler para cezasına çarptırılıyor, baskı görüyor ve tehdit ediliyor. Kendi hükümetleri ise sessiz kalıyor. Ve bu sırada, Kübalı bir büyükbaba göğsünü tutarak bekliyor. Ölüm uyarı yapmaz; ama abluka yapar.
---
👶 ÇOCUKLARIM İÇİN SESİMİ YÜKSELTİYORUM:
Küba'da yakıt yetersizliği nedeniyle kuvözlerin kapatılmak zorunda kalmasını ifşa ediyorum. Amerika Birleşik Devletleri hükümeti hangi ülkelerin bize petrol satıp hangilerinin satamayacağına karar verirken, yenidoğan bebeklerin hayatta kalma mücadelesi vermesini... Washington'daki bir ofiste imzalanan bir emrin, kıyılarından sadece 90 mil ötedeki bir çocuğun feryadından daha önemli görülmesi yüzünden çocuklarının hayatının tehlikeye girdiğini gören Kübalı annelerin varlığını...
Uluslararası toplum nerede? Çocuk haklarını bu denli hararetle savunan örgütler nerede? Yoksa Kübalı çocuklar yaşamayı hak etmiyor mu?
🍽️ KASITLI AÇLIĞA KARŞI SESİMİ YÜKSELTİYORUM:
Ablukanın, kurgulanmış bir açlık yaratma girişimi olduğunu ifşa ediyorum. Gıda, sebepsiz yere ortadan kaybolmuş değil. Gerçek şu ki, onu satın almamız engelleniyor. Gıda taşıyan gemiler taciz ediliyor. Banka işlemleri engelleniyor. Bize tahıl, tavuk ve süt satan şirketlere yaptırım uygulanıyor.
Küba'daki açlık bir tesadüf değil. Bu, ABD hükümetinin bir devlet politikasıdır; 60 yıl boyunca geliştirilmiş, her yönetim tarafından güncellenmiş, Donald Trump tarafından şiddetlendirilmiş ve Marco Rubio tarafından acımasızca uygulanmıştır.
Buna "ekonomik baskı" diyorlar. Bense buna açlığa mahkûm etme terörü diyorum.
ÜLKEMİN DOKTORLARI İÇİN BİR ÇAĞRI:
Tüm dünya çökerken pandemi sırasında hayat kurtaran doktorlarımızın bugün şırınga, anestezi ve röntgen ekipmanından yoksun bırakılmasını kınıyorum. Bunları nasıl üreteceğimizi bilmediğimiz için değil; yetenekten yoksun olduğumuz için de değil. Aksine, abluka yüzünden malzeme, yedek parça ve teknolojiye erişimimiz engellendiği için.
Bilim insanlarımız beş COVID-19 aşısı geliştirdi. Beş tane. Kimsenin yardımı olmadan. Tüm zorluklara rağmen. Ablukaya ve yalanlara rağmen. Yine de imparatorluk, bunu başardığımız için bizi cezalandırıyor.
🌍 DÜNYAYA SESLENİYORUM:
Küba sadaka dilenmiyor.
Küba asker istemiyor.
Küba sevginizi istemiyor.
Küba adalet istiyor. Ne fazlasını, ne de azını.
Halkımın çektiği acıları normalleştirmeyi bırakmanızı istiyorum.
Ablukayı gerçek adıyla, yani İNSANLIĞA KARŞI BİR SUÇ olarak adlandırmanızı istiyorum.
Biz boğulurken "diyalog" ve "demokrasi" masallarıyla kandırılmamanızı istiyorum.
Hayırseverlik istemiyoruz. Sadece yaşamamıza izin verilmesini istiyoruz.
Sessiz kalarak buna ortak olan hükümetlere:
Tarih sizden hesap soracak.
Yalan söyleyen medyaya:
Gerçek her zaman bir yolunu bulup ortaya çıkar.
Yaptırımlara imza atan cellatlara:
Küba halkı unutmaz ve affetmez.
Kalbinde hâlâ insanlık taşıyanlara:
Küba'ya bakın. Ona neler yapıldığına bakın. Ve kendinize sorun: Tarihin hangi tarafında yer almak istiyorum?
---
Bu küçük adadan, devasa bir halkın içinden; pes etmeyi reddeden sıradan bir Kübalı kadından...
Ikay Romay
Eğer bu yazı içinizde derin bir his uyandırdıysa, paylaşın.
İster 10 arkadaşınız olsun ister 10.000 takipçiniz; fark etmez.
Profilinizin herkese açık ya da gizli olması; fark etmez.
Normalde hiç paylaşım yapmıyor olmanız; fark etmez.
Ama bu farklı.
Bu, bir gün batımı fotoğrafı değil.
Bu, bir dedikodu değil.
Bu, sadece bir fikir beyanı değil.
Bu bir HAYKIRIŞ. Ve haykırışlar kendine saklanmaz. Onlar DUYULUR. Onlar TEKRARLANIR. Onlar KOCAMAN BİR KALABALIĞA DÖNÜŞÜR.
Bugün sizden bir "beğeni" istemiyorum.
Sizden, başparmaklarınızı sadece ekranda gezinmekten çok daha büyük bir amaç için kullanmanızı istiyorum.
PAYLAŞIN.
Ki dünya, Küba'da yaşananların sadece bir kriz olmadığını bilsin.
Bu bir SUÇ.
Ki başka ülkelerdeki anneler bilsin; burada çocuklar, abluka yüzünden elektriği kesilen kuvözlerde hayatta kalma mücadelesi veriyor.
Ki başka diyarlardaki büyükanneler ve büyükbabalar bilsin; burada yaşlılar, Washington'ın ülkeye girişine izin vermediği ilaçları beklerken can veriyor.
Ki bu duruma ortak olan hükümetler utanç duysun.
Ki yalan haber yayan medya organlarının saklanacak yeri kalmasın.
Ki sorumlular, SESSİZ KALMAYACAĞIMIZI bilsin.
Bu mesajı paylaşan tek bir kişi dünyayı değiştirmez.
Ama binlercesi, milyonlarcası—işte onlar değiştirir.
İzmir'de genç bir kızı 5 yerinden bıçaklayıp telefonunu çalan 17 yaşındaki şahıs, 1 yıl 9 ay tutuklu kaldıktan sonra adli kontrolle tahliye edildi.
Bu nasıl adalet?
Kızı bıçaklaması ayrı suç!
Kız gasp etmesi ayrı suç!
Kızın psikolojisini bozması ayrı suç!
Bu kararı veren hakim kim adını açıklayın!
Cem Yılmaz’ın ağabeyi Can Yılmaz’dan Milli Eğitim Bakanı Tekin’e sert tepki:
• Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, “Kurtuluş Savaşı” kavramının yeni müfredatta yer almayacağını, “Neyden kurtuluyoruz? Ondan önce koskoca Osmanlı İmparatorluğu vardı” dedi.
• Yeni müfredatta “Kurtuluş Savaşı” kavramının çıkarılacağını, yerine “Milli Mücadele” kavramının getirileceğini söyledi.
• Bir hatırlatmayı ifade etmek isterim,
• Öncelikle bu isimlendirme keyfi değil, dönemin kendi adlandırmasıdır.
• Savaşı yürütenler ona “İstiklal Harbi” dedi, gazilere verilen madalyanın adı İstiklal Madalyası, milli marşın adı İstiklal Marşı’dır.
• “Kurtuluş Savaşı” bu adın Türkçeleşmiş halidir. Ayrıca “koskoca Osmanlı İmparatorluğu” argümanı kendi içinde çelişkilidir, o koskoca imparatorluk 1918’de savaşı kaybetmiş, ordusu terhis edilmiş, başkenti işgal altında, padişahı işgalcilerle uzlaşmış durumdaydı.
• “Kurtuluş Savaşı” tam da o devletin artık halkını koruyamadığı boşlukta, Anadolu halkının kendi örgütlediği direniştir.
• Osmanlı’nın büyüklüğüne saygı, işgal gerçeğini silmeyi gerektirmez, ikisi aynı anda anlatılabilir.
• “Milli Mücadele” zaten kullanılan bir kavramdır, sorun eklenmesi değil, “Kurtuluş”un çıkarılmasıdır.
• İki kavram yüz yıldır yan yana yaşıyor. Birini müfredattan silmek pedagojik bir sadeleştirme değil, tarihsel anlamı daraltan bir tercih olur.
• “Mücadele” neye karşı verildiğini söylemez, “Kurtuluş” ise işgali, Sevr’i ve bağımsızlığın bedelini ismin içinde taşır.
• Öğrenciden gizlenen kelime değil, o kelimenin hatırlattığı bağlamdır.
DEVLET ERKANINA AÇIK MEKTUP
Bu açık mektubu, en başta sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan beyefendi olmak üzere, Adalet Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığı yetkililerine, kısaca hukuk ve güvenlik bürokrasisine, yanısıra sayılarının hiç de az olmadığını umud ettiğim devlet erkanına hitaben yazmış bulunuyorum. (3 Temmuz 2026 Cuma)
Aşağıda fotoğrafta elleri arkadan kelepçelenmiş ve iki polis tarafından kollarından sıkı sıkı kavranılmış olarak (üstelik kapalı/korunaklı bir mekanda) götürüldüğü görünen Deniz Göktaş, hukuk terimleriyle söylemek istersem, ceza almış bir mahkum, bir hükümlü değildir. Yargısı sürerken cezaevinde yatmakta olan bir tutuklu da değildir. Kendisi henüz tutuklu veya tutuksuz yargılanmasına karar verilmiş bir sanık da değildir. Herhangi bir asayiş ihlali nedeniyle güvenlik güçleri tarafından derdest edilmiş herhangi bir mücrim de değildir.
Hükümlü değil, tutuklu değil, sanık değil, mücrim de değilse bu kişinin hukuksal durumu nedir?
Bu kişi yalnızca hakkında soruşturma açıldığını bile bile kendi özgür istenciyle ülkesine dönmüş ve havalimanında "şüpheli" sıfatıyla gözaltına alınmış genç bir Türkiye Cumhuriyeti yurttaşıdır. Kısacası yalnızca "şüpheli"dir. Şayet 24 saat içinde savcı tutuklu veya tutuksuz olarak yargılanmasına karar verirse, en çok yasa önünde suçu henüz sabit görülmemiş bir maznun, bir sanık olacaktır. Hepsi o kadar!
Kendisi bildiğimiz kadarıyla, sabıkalı bir kanun kaçağı, aranan bir uyuşturucu müptelası ya da satıcısı, tehlikeli veya tehlikesiz bir terör örgütü üyesi, motosikletlere binip dükkanları tarayan, masum insanları öldüren bir çete ya da mafya mensubu, toplumun ve devletin düşmanlarıyla işbirliği saptanmış bir vatan haini, hatta eski tabirle yankesicilik, hırsızlık, gasp, tecavüz, taciz gibi yüzkızartıcı suçlardan birine bulaşmış suça yatkın bir katil, bir hırsız, bir tecavüzcü de değildir. Yalnızca bir şüphelidir. Evet, ağır cezada yargılanacak örgütlü bir suç işlememiş bir şüpheli! Üstelik kendisi, toplum tarafından tanınan, ailesi, ikametgahı bilinen, suça yatkınlığı, sabıkası ve tehlikesi olmayan üniversite mezunu bir genç komedyendir.
Hal böyleyken, yarım asır önce hiç de hafif olmayan siyasal suçlar işlemiş, günlerce işkence görmüş, çoğu sıkıyönetim döneminde Edirne Kalesi, Selimiye Kışlası, Maltepe Askeri Cezaevi olmak üzere 10'a yakın hapishanede hem tutuklu, hem hükümlü olarak yıllarca yatmış bir eski örgüt militanı olarak uluorta ters kelepçe takılmadı ne bana, ne dava arkadaşlarıma, ne de sözümona düşmanlarımıza. Hoş, bundan çok daha kötü muamelelere maruz kaldık. Filistin askısını ilk bizlerin üstünde denediler, gencecik delikanlıların hayaları dahil bedenlerine en çok bizim dönemimizde elektrik verdiler. Etlerimizi lime lime ettiler. Bir iç savaş yaşanıyordu. Diyarbakır, Mamak, Metris, Maltepe cezaevlerinde yapılanları tarih bile unuttu, yarım asır geçmesine karşın ne yazık ki biz unutmadık, unutamadık.
Tüm bunları hak etmiş miydik? Belki.
Bizler -faraza- masum olsak bile yaptıklarımız hiç kuşkusuz pek de masum şeyler değildi. Sözün özü, yaşananlar yaşandı, toplumun ve ülkenin geçmişinde kaldı, bizim ise ruhlarımızın derinliklerinde, daha da kötüsü arasıra birer kabus olarak bizi yoklayan lanet olası düşlerimizde.
İnsan onuru, yurttaş onuru gerçekte devletin onurudur, ülkenin onurudur. Devletin varlık nedeni bu onuru korumaktır. Dışarıda ülkenin düşmanlarından, içeride toplumun ve dirlik-düzenin düşmanlarından.
Bir hükümlü, bir tutuklu, bir sanık, bir suçlu bile olmayan, kendisine ve başkasına fiilen zarar vermeyen ve vermeyeceği anlaşılan 32 yaşındaki bir genç, hukuk nazarında en çok şüpheli sıfatını taşıyan bir evladımızı niçin bu denli hoyratça ve acımasızca ters kelepçeyle aşağılama yolu tercih edilir? İnanınız bunu anlamakta zorlanıyorum. Sözümona verilen mesajı değil, her defasında kadın-erkek-çocuk-genç-yaşlı demeden sözümona bu tür mesajlar vermeye ihtiyaç duyulmasını anlayamıyorum. Acaba bir örf-i idare, bir sıkıyönetim, bir olağanüstü hal uygulaması var da bir ben mi bundan haberdar değilim?!
Devletin varlık nedeni dirlik-düzeni korumak ve insan onuruna, yurttaş onuruna zarar gelmesini önlemektir. Küçük bürokrat işgüzarlıklarıyla memleket evlatlarının -velev ki suçlu olsunlar- onurlarına, haysiyetlerine bu tür ucuz mesaj verme bahaneleriyle kastedilmesi çok büyük bir yanlıştır ve bu yanlıştan bir an önce dönülmelidir.
Devletten şefkat beklenir mi? Asla! (Şahsen bu konuda mazur görülmek isterim.) Ne ki devlet adamlarından, yöneticilerden yasalara titizlik göstermeleri, adalet üzere davranmaları, kamu vicdanını örselememeleri kesinlikle beklenir.
• "Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletsizliğe sürüklemesin." (Kur'an, 5 : 8)
Bu onların lütfu ve ihsanı değil, görevidir. Devlet birey olarak onurumu korumazsa, yurttaşlar olarak onurumuzu hiçe saydığını umursamazsa, bizlerden devletin sürekliliğine ve kalıcılığına sahip çıkmamızı beklemeye hakkı olur mu? Adaletin ve hakkaniyetin olmadığı yerde beka olur mu?
Bu yol, yol değil. Bu tarz aşağılama teknikleri toplumsal vicdanda ağır yıkımlara yol açmaktadır. Belki bazı işgüzar memurlar bilgiççe "korku salmanın yönetmenin ve egemenliğin gereği olduğunu" söyleyeceklerdir, hatta bu satırların yazarının gerekçelerini belki "çocuksu, romantik, entel sızlanmalar" olarak algılayacaklardır. Böylelerini mazur görüyorum, çünkü kendilerini insan ve yurttaş onurunu korumanın toplumun ve devletin onurunu korumak demek olduğun bilmeyen, kifayetsiz, liyakattan yoksun, işgal ettikleri makamlardan derhal el çektirilmeleri gereken kimseler arasında telakki ediyorum.
Sözün özü, ey devlet erkanı!
Son olarak bir ayrıntıya dikkatinizi çekmek isterim. Ben kendimi cesur biri olarak görmem, herkes gibi ben de korktum, korkarım. Buna karşın o delikanlıyı, o genç komedyeni o halde görünce nedense korkuya benzer bir duygu hissetmedim, aksine içim sızladı ve utandım, hakikaten çok utandım. Ülkem adına, devlet adına, insanlık adına utandım. Gücün bu tür ucuz yollarla gösterilebileceğini sananlar adına utandım. Bu satırları da bu utanç lekesini taşımamak için yazmaya karar verdim. Sanıyorum kamu vicdanı da kendisi adına korkmaktan çok ülkemiz adına utanmış olmalı. O fotoğrafı gördüklerinde, ülkenin sağduyusunu yitirmemiş büyük bir kesiminin benimle aynı deneyimi yaşadığına inanıyorum ve bu nedenle bu tür nobranlıkları ülkem adına tehlikeli buluyorum.
Unutmayınız, utanmak erdemdir. Yurttaşlar için de, yöneticiler için de.
Saygılarımla.
Dücane Cündioğlu
Diyorlar ki.......;
- Ama oğlu Kuran-ı Kerimleri toplattı.
Evet toplandı. Çünkü yabancılar tarafından değiştirildiği devlet tarafından fark edilince ne kadar Kuran-ı Kerim varsa hepsi toplatıldı. Düzeltildi. Mühür vuruldu ve tekrar iade edildi. O dönemki Kuran-ı Kerimlerde hala mühür vardır.
- Ama oğlu İskilipli Hoca gibi hocaları, şapka takmadığı için astı.
Evet asıldı. Ama şapka yüzünden değil. Hoca olduğu için hiç değil. Osmanlı zamanında da 31 Mart'a karıştığı için askeri mahkeme tarafından yargılanan, 'Kudurmuş haydutlar' dediği Kuvayi Milliyecilere karşı Yunanlıları tutmasına hatta bildirileri Yunan uçaklarıyla Anadolu'ya atılmasına rağmen affedildi. Ama ne zaamanki çeşitli şehirlerde çıkan isyanlar sonucunda, hükümet konakları basılıp görevliler öldürülünce ve bu olaylarda onun da etkisi olduğu anlaşılınca idam edildi. O dönem yargılanan Tahirül Mevlevi, Hafız Osman, Ömer Rıza gibi hocalar beraat etti, 'hoca' oldukları halde!
- Ama oğlu camileri ahır yaptı.
Evet camiler ahır da oldu. Sinan Meydan, İtalyan arşiv belgelerinde Yunan ordularının camileri tahrip ederek, Kuran-ı Kerimin ayaklar altında çiğnenmesi gibi maddi-manevi baskılar yapıldığını, Milli Mücadele sonrasında Atatürk'ün emriyle yakılan, yıkılan camiler konusunda bir rapor hazırlandığını ve 1 yıl içinde 126 cami ve mescidin onarıldığını, Atatürk'ün Eskişehir Mihalıççık Camii için cebinden 5000 lira vererek yeniden yaptırdığını, İnönü'nün Ankara Bükteş Sokak' ta bir caminin yapımı için 2500 lira bağışladığını, 1924-1935 arasında yüzlerce tarihi camiyi tamir ettirdiğini yazar.
Yalanlar, yalanlar, yalanlar...
İnsanları böyle kandırdınız. Atatürk düşmanlığı henüz Atatürk'ün sağlığında başlamadı mı zaten?! Ölmesi de etkilemedi.
İşin tuhafı mesela içkiye bağlı nedenlerden ölen Osmanlı padişahları umrunuzda olmadı. Abdülhamit'in torunu 'Dedem rom içmeyi severdi.' demesine rağmen o 'cennetmekan' oldu, ama Atatürk'ün rakısı battı... Alfabe Osmanlı'da 70 yıl tartışıldı ama
70 yılı konuşmayıp bir gecede değişti yalanını yaydınız.
Abdülhamit döneminde Türkiye'nin iki katı olan, 1 milyon 592 bin 806 kilometre karelik toprak kaybedilmesine rağmen, bunu hiç sorgulamadınız. Ama Londra ve Uşi anlaşmalarıyla çoktan kaybedilen 12 Adaları,bu adalar 26 ada olarak da söyleniyor .. yıllaarca Lozan'da kaybettik yalanını yüzünüz hiç kızarmadan söylediniz. Üstüne atılan birçok iftiraya gözünüz kapalı inandınız. En çok da din üzerinden vurmaya çalıştınız, bağımsız bir ülke hediye etmese dini sanki çok yaşayabilecekmişsiniz gibi...
BİZ OĞLUNUZU ÇOK SEVDİK,
Ve öyle bir evlat yetiştirdiğiniz için, bu yıl 'da' saygı, sevgi ve rahmetle anıyoruz sizi...; Zübeyde Annemizi.
Sabahattin Önkibar:
Adeta iki Kadir İnanır söz konusuydu: Biri dost, samimi, içten, delikanlı Kadir; diğeri oportünist, çıkarcı, megaloman Kadir.
Gazeteci kimliğimden ötürü bize karşı açıktı, netti. Yaşanan iki olay sonrasında da kendisini aradım ve sert eleştirilerde bulundum.
Bir defasında, "Ülkene ve Karadenizlilere ihanet ediyorsun," dedim. Sebep ve gerekçem; PKK'lılar ya da DEM'lilerle kol kola girmesiydi.
"Benim gayem barış," deyince; "Hayır, senin amacın Kürtçüler ve neoliberallerin kamuoyundaki etkisinden yararlanmak," demiştim. Haklıydım.
Sohbetlerimden biliyorum; Kadir İnanır'ın değil Kürt meselesinde, hiçbir konuda net bir fikri, net bir duruşu yoktu. Dahası, entelektüel derinliği de söz konusu değildi.
Evet, Kadir İnanır kitap okuyan ve analitik düşünebilecek, sentezler yapabilecek bir birikime sahip değildi. Sinemacılık işi gereği, gerçek hayatında da rol yapıyordu. PKK ile barış gibi hikayeler tamamen dolduruşa gelmek ve PR adınaydı.
Merhum Yılmaz Ulusoy bu durumu bana, "Kadir hayatı yaşamıyor, oynuyor," diye açıklamıştı. Haklıydı; zira Kadir İnanır asla solcu bile değildi. Solun popüler olduğu dönemlerde onu kullandı.
Defalarca şahit oldum, sola ve bazı solculara dümdüz giderdi. Yine tanıklık ettim; Kadir İnanır'ın ilkeleri de yoktu.
1990'ların ortasında beni, "Senin gibi biri dinci TGRT'de nasıl çalışır?" diye eleştirirken; 1999'da kendisi iyi para alınca TGRT'ye Marziye isimli dizi filmi çekti.
Dahası da var... 2000 yılının sonunda İhlas Finans Kurumu soygunu yapılıp kapatılma kararı alınınca —arşivde var, isteyen bulabilir— Kadir İnanır TGRT canlı yayınına çıktı. Marksist Ahmed Arif'in şiirini okuyarak Enver Ören'i sahiplendi, ona sahip çıktı.
Evet, Ahmed Arif'in 33 Kurşun şiirini okuyup art arda "Vurun ulan vurun, ben kolay ölmem!" nakaratını tekrarlayarak tarikatçı Ören'e fedailik yaptı.
Solcu, devrimci gerillalar için yazılan şiiri; insanları inançla dolandıran İhlas patronuna destek için okudu. O görüntü, TGRT ekranlarında bir hafta boyunca onlarca kere yayınlandı.
Kendisini aramam da o zaman olmuştu. 1995'te bana, "Profesyonel gazeteci olsan da orada ne işin var?" diyen Kadir İnanır'a, "Dün akşam yaptığından utanmadın mı?" dedim. Kem küm ederek, "Kafam iyiydi, ayrıca düşeni sahiplendim," karşılığını vermişti.
Halbuki düşen Enver Ören değildi; paraları gasbedilen ve hâlâ alamayan on binlerce İhlas Finans mudisiydi.
Kendisini şikâyet ettiğim yakın köylüsü Yaşar Nuri Hoca da bana, "Hemşehrimizdir, deli doludur, delikanlı tarafı da var; ancak oportünist bir artisttir," demişti.
Hâşâ, amacım ölünün arkasından laf etmek, hakkında kötü söz söylemek değil. Lakin bunlar bilinsin istedim; zira Kadir İnanır rol model bir sanatçı, efsane şu bu değil.
Ancak bir hakkı da teslim etmeliyim: Kadir İnanır, sanatçı olarak Türk sinemasının tartışmasız devlerindendi.
Usta oyuncu Haluk Bilginer'in "Babam öldü ama sahneye çıktım" diyenlere yerin dibine soktuğu o sarsıcı tespiti:
• "The show must go on" yani "Şov devam etmeli" lafı kadar aptalca bir laf yoktur.
• Bu, Anglo-Sakson kapitalizminin uydurduğu, "Sen çalışmaya devam et, paralar gelsin" diyen acımasız bir yalandır.
• Efendim neymiş, "Babam öldü ama acımı içime gömüp yine de sahneye çıktım..."
• Halt etmişsin sen! Çıkmamalıydın!
• Senin baban ölmüş yahu, bir insanın yaşayabileceği en büyük acı. Daha ötesi var mı?
• Benim babam ölecek ve ben o gece sahnede insanları güldürüp soytarılık edeceğim?
• Yok öyle bir dünya. O tiyatro perdesi o gün kapanmalı!
• Biz dünyanın en önemli, en kutsal işini falan yapmıyoruz. Alt tarafı oyunculuk bu.
• Hiçbir tiyatro oyunu, hiçbir şov insan hayatından ve insan acısından daha değerli olamaz.