Mâverâünnehir Yaz Seminerleri | Tasavvuf İlminin İslami İlimler İçerisindeki Yeri Üzerine
Ankara’da başlayıp TİBU’da devam eden serüvenimizde, Mâverâünnehir Yaz Seminerleri kapsamında konuşmasını gerçekleştiren Prof. Dr. Mahmut Erol Kılıç, “Tasavvuf İlminin İslami İlimler İçerisindeki Yeri” başlıklı konuşmasında, tasavvufi düşüncenin İslami ilimler hiyerarşisindeki kuşatıcı konumunu metodolojik, epistemolojik ve ontolojik boyutlarıyla ele aldı. Geleneksel (ananevi) ilim anlayışında varlığın ontolojik olarak tekdüze olmadığını, “tenevvü” ve mertebeler barındırdığını; buna bağlı olarak bilginin de merâtibu’l-ulûm (ilimler hiyerarşisi) çerçevesinde katmanlaştığını vurguladı. Derece ve mertebe kavramlarının ontolojik ve epistemolojik anahtar terimler olduğunu ifade etti.
Günümüz dünyasında ve özellikle Türkiye bağlamında son yüz yıldır yaşanan ontolojik kırılmalara dikkat çeken Prof. Dr. Mahmut Erol Kılıç, metafizik konularda ciddi bir kargaşa ve kaos yaşandığını, dindar bireylerin zihninde dahi neyin üstte neyin altta olduğuna dair hiyerarşinin karmaşık hale geldiğini belirtti. Bu zihinsel tıkanıklığı ve uyumsuzluğu çözebilmek adına modern cihazlardaki “fabrika ayarlarına geri dönme” ve “yeniden başlatma” benzetmesini kullanarak, bilginin yeniden inşası sürecinde anane ve geleneğin temel prensiplerine müracaat edilmesi gerektiğini savundu. Geleneği; örf-âdet seviyesindeki olumsuz kullanımından ayırarak, tarihsel süreçte köklü bir sürekliliği ifade eden yüz yıllık kurumların, ticari müesseselerin sunduğu tarihsel güvenilirlik üzerinden örneklendirdi.
Din düşüncesi ve tarihinin kavranmasında “modeller” üzerinden konuşmanın kaçınılmazlığını dile getiren Prof. Dr. Mahmut Erol Kılıç, vahiyle muhatap olan peygamberlerin ve vahiy sürecinin bireysel/sübjektif mahiyetine değindi. Peygamberlerin tek başlarına Hira’da veya Tur-ı Sina’da vahiyle buluşmalarının ve nesnel/objektif doğrulamalara dayanmayan bu deneyimin, modern dönemde dışlanan sübjektivizmin geleneğin merkezinde yer aldığını gösterdiğini vurguladı. Hazreti Peygamberin Veda Haccı sonrasında (أَلَا هَلْ بَلَّغْتُ) nidasıyla peygamberlik görevinin tamamlanması sonucu, vahiyle oluşturulan kaynağın (Kur'an ve sünnet) sonraki kuşaklar tarafından yorumlanması sürecinin başladığını belirtti. Bu yorumlama biçimlerinin medeniyetler inşa edebileceği gibi yanlış modellemelerle yıkıcı söylemlere de zemin hazırlayabileceğini aktaran hocamız, bu noktada tasavvufu tarihsel süreç içerisinde geliştirilmiş özgün bir “model” olarak konumlandırdı.
Tasavvuf kelimesinin kendisinin mutlak bir teknik terim olmadığını, sosyolojik ve sonradan yakıştırılmış bir isimlendirme olduğunu; “yün giyenler/tasavvufe” kökeninden hareketle kumaş ile ruh/maneviyat arasındaki organik ilişkiye dayandığını belirtti. Muhyiddin İbnü’l-Arabî gibi kuşatıcı ariflerin kendilerini “mutasavvıf” gibi alt mertebede görünen kavramlar yerine muhakkikûn olarak tanımlamayı tercih ettiklerini, dolayısıyla terimsel isimlendirmelerden ziyade modelin özünün önemli olduğunu belirtmiştir.
Prof. Dr. Mahmut Erol Kılıç, tasavvufi modelin ayet ve hadisleri yorumlama metodolojisine odaklandı; seçili metin bağlamında ontolojik derinliği vurguladı:
•İnsan ve Vahiy İkizliği: (إِنَّهُ لَقُرْآنٌ كَرِيمٌ ﴿٧٧﴾ فِي كِتَابٍ مَّكْنُونٍ / Şüphesiz bu, korunmuş/gizli bir kitapta olan değerli bir Kur’an’dır – Vakıa, 77-78) ayetini ele alarak; vahyin indiği esnada ortada fiziksel bir kitap/mushaf yokken bu ifadenin kullanılmasını (اَلْإِنْسَانُ وَالْقُرْآنُ تَوْأَمَانِ / İnsan ve Kur’an ikiz kardeştir) hadisiyle açıkladı. Levh-i Mahfuz’dan aşağıya doğru inen vahiy ile topraktan bedenlenip aşağıya inen insanın aynı kökten geldiğini, dolayısıyla kitâb-ı meknûn sırrının insanın kendisinde mündemiç olduğunu dile getirdi. Kitabı anlamanın en temel anahtarının insanı anlamak olduğunu ifade etti.
•Mebde ve Meâd: (إِنَّا لِلَّهِ وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعُونَ / Biz şüphesiz Allah’a aitiz ve şüphesiz O’na döneceğiz- Bakara, 156) ayetini, felsefe ve ontolojinin en temel meselesi olan “Mebde ve Meâd” ilkesiyle açıkladı. Ayetteki “lillâhi” ifadesindeki “lam” harfinin “min” (den/dan) manasında olduğunu belirterek “Allah’tan geldik ve yine O’na döneceğiz” hakikatinin, insanın kaynağı ile nihai hedefini belirlediğini; bu durumun ölümü bir korku unsuru olmaktan çıkarıp Mevlana’nın ifadesiyle “Şeb-i Arus” (düğün gecesi) haline getirdiğini dile getirdi.
•Maiyyet ve Kurbiyyet: (وَهُوَ مَعَك��مْ أَيْنَ مَا كُنتُمْ / Nerede olursanız olun O sizinle beraberdir – Hadid, 4), (وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ / Biz ona şah damarından daha yakınız – Kâf, 16) ve (وَفِي أَنفُسِكُمْ أَفَلَا تُبْصِرُونَ / Kendi nefislerinizde de ayetler vardır, hâlâ görmüyor musunuz? – Zâriyât, 21) ayetleri üzerinden maiyyet ve kurbiyyet metafiziğini anlattı. Tanrı bilgisinin sadece dışsal/kitabi bir malumat olmadığını, insanın özünde zaten var olduğunu, tasavvufun ise keşfü’l-hicab suretiyle insanın içindeki bu emaneti ve farkındalığı açığa çıkarmayı hedeflediğini belirtti.
İlimler hiyerarşisinde tasavvufun yerini değerlendirirken, ilimleri “alet ilimler” ve “gaye ilimler” olarak ikiye ayırdı. Arapça gramer, fıkıh, kelam gibi disiplinlerin gaye değil, aracı/alet ilimleri olduğunu; gaye ilmin ise Marifetullah olduğunu vurguladı. Ayrıca ilim tahsilinde ilm-i husûlî (öğrenim ve çabayla elde edilen dışsal bilgi) ile ilm-i huzûrî (huzurda bulunma ve manevi hazır oluşla kalpte tecelli eden bilgi) ayrımını yaptı; husulî ilimlerin huzurî ilme ulaştıran birer başlangıç merhalesi olduğunu belirtti. Fıkıh kelimesinin özünde (مَنْ يُرِدِ اللَّهُ بِهِ خَيْرًا يُفَقِّهْهُ فِي الدِّينِ / Allah kimin hakkında hayır murat ederse onu dinde derin anlayış sahibi kılar) hadisindeki gibi “dinde derinleşmek, derin anlayış sahibi olmak” anlamına geldiğini, ancak günümüzde yalnızca dışsal hukuk kurallarına veya ceza hukukuna indirgenerek dinin içinin boşaltıldığını ve şekilsel bir yapıya büründürüldüğünü eleştirdi.
Topkapı Sarayı sembolizmi üzerinden şeriat, tarikat, marifet ve hakikat mertebelerini açıklayan Prof. Dr. Mahmut Erol Kılıç; (وَأْتُوا الْبُيُوتَ مِنْ أَبْوَابِهَا / Evlere kapılarından giriniz – Bakara, 189) ayetini bir metodoloji ilkesi olarak zikrederek şeriatın sarayın adresini ve dış kapısını gösterdiğini, vazifesinin kapıya kadar getirmek olduğunu; sarayın dış surlarından (bîrun) iç mekanlarına (enderun) doğru yürünülen patikanın “tarik” olduğunu; mabeynde bekleyip padişahın huzuruna kabul edilmenin ve O’nu müşahede etmenin ise “marifet ve hakikat” aşamaları olduğunu ifade etti. Yunus Emre’nin “Şeriât, tarikat yoldur varana / Hakikat, mârifet andan içerû” dizelerini aktararak, şeriat ve tarikatın birer araç, ulaşılan mahsulün ise marifet ve hakikat olduğunu vurguladı. (وَحَمَلَهَا الْإِنسَانُ / Ve onu insan yüklendi – Ahzâb, 72) ayeti gereğince insanın Halifetullah olarak muazzam bir emanet taşıdığını, mezhebi taassupçuluk ve tarikatçılık fanatizminin ise aracı din haline getirmekten ibaret olduğunu belirtti.
Yunus Emre’nin “Çıktım erik dalına anda yedim üzümü / Bostan ıssı kakıdı, der ne yersin kozumu” şathiyesini mantık ilmindeki “absürt/saçma” kavramı çerçevesinde analiz eden Prof. Dr. Mahmut Erol Kılıç; erik ağacında üzüm aramanın metodolojik yanlışlığına ve neyi nerede aradığını bilmenin, metodolojiyi doğru kurmanın önemine vurgu yaptı. Mevlana’nın “هر چیز که در جستن آنی آنی” (Ne arıyorsan o sun sen) sözüyle bağ kurarak, ilim yolcusunun arayışının niteliğini sorgulaması gerektiğinin altını çizdi.
Geleneksel ilim anlayışında “âlim” tanımını yeniden yapan Prof. Dr. Mahmut Erol Kılıç, çok kitap okuyan veya çok hocadan ders alan kişinin değil, bilgileri ve hakikatleri birbirine bağlayabilen, “irtibat kurabilen” kişinin âlim; irtibat kuramayan kişinin ise “cahil” olduğunu aktardı. (مَنْ عَرَفَ نَفْسَهُ فَقَدْ عَرَفَ رَبَّهُ / Nefsini/özünü bilen, Rabbini de bilir) ilkesine atıfla konuşmasının sonunda, dini ilimlerin merkezine “Allah’ı ve O’nu bilmeyi” (Marifetullah) koymak gerektiğini; aksi takdirde yıllarca süren biçimsel eğitimlerin insanı hakikate ulaştıramayacağını, ibadetlerin gaye haline getirilip Allah’ın unutulması tehlikesinin doğacağını ifade etti. İbadet ve amellerin ancak “insan-ı kâmil” olmaya hizmet ettiği ölçüde anlam kazanacağını, bunun da irfan ile mümkün olacağını belirterek dersini tamamladı.