💬Tarık Çelenk: Muhalefetin sürekli yeni bir kurtarıcı lider arayışı ve her hayal kırıklığından sonra yeniden benzer beklentilere yönelmesi de kimlik kapanı olarak tanımladığım psikolojik mekanizmanın ürünü.
@ArpacikCihat@faraszade
https://t.co/MUw3exwGy8
💬Tarık Çelenk ile yeni eseri 'Kimlik Kapanında Ülkem – Hata Neredeydi?' adlı kitabını, 'kimlik kapanı' kavramını, Türkiye'nin bitmeyen modernleşme tartışmasını konuştuk.
📌Toplumsal Bilinçdışı Özgüvenini Kaybetti
@ArpacikCihat@faraszade
https://t.co/MUw3exxenG
Deli diye küçümsenen insanlar, duyusal girdileri filtreleme mekanizması zayıflamış veya ortadan kalkmış olanlar. Bu nedenle sıradan insanın göremediği şeyleri çıplak gözle görebilirler. Şizofren sanatçıların dahice eserlerinin sebebi bu.
Nietzsche, "Kendi içinde kaos taşıyan, bir yıldız doğurabilir" der. Soyut dışavurumcu Jackson Pollock’un eserlerinde, doğal fraktallarla aynı boyutta istatistiksel düzen olduğu keşfedildi.
Jackson Pollock (1912-1956), 20. yüzyıl modern sanatının en ikonik ismi. Soyut Dışavurumculuk akımının en büyük öncüsü.
Pollock, "damlatma" tekniğiyle tamamen kaotik görünen ama matematiksel olarak derin bir yapı barındıran eserler üretti.
Fizikçi Richard Taylor, Pollock’un eserlerini fraktal analize tabi tuttuğunda, tablolarındaki damla yoğunluğunun "istatistiksel düzen"de olduğunu keşfetti. Doğadaki ağaç dalları veya bulut oluşumları gibi doğal fraktallarla aynı boyuta sahiptiler.
Pollock, alkolizm ve derin depresyonla mücadele ediyordu. Tuvalin üzerine düşmesi, zihnindeki kaosu, yerçekimi ve hız gibi fiziksel yasalarla dengeleyerek dışa vurma çabasıydı.
Psikiyatrideki apofeni (anlamsız veriler arasında bağlantı kurma), psikotik süreçlerle ilişkilendirilse de Pollock örneğinde "yaratıcı deha" ile birleşerek "hiper-algı"ya dönüşmüş.
Bilim insanları diyor ki, bipolar bozukluk veya temporal lob epilepsisi, beynin "duyusal girdileri" filtreleme mekanizmasını zayıflatıyor. Bu da sanatçının, sıradan insanın görmediği şeyleri çıplak gözle görmesini sağlıyor. Gördüklerini de kaotik ama yapılandırılmış bir görsel dile dönüştürüyor.
Nöro-estetik uzmanı Semir Zeki, sanatın beynin görsel korteksindeki işleyişini ve hiper-metabolik bir zihin yapısının dış dünyaya olan algıyı değiştirdiğini gösterdi.
***
Hesabımı takip ederseniz sevinirim.🙂
Yaşlanan bir erkek olarak, erkek yaşlanmasının ne kadar zor ve sorunlu bir şey olduğunun hem kendim farkına varıyorum hem de etrafımda bol bol gözlemliyorum.
Erkek yaşlandıkça paralize oluyor sanırım, öyle ki suratındaki ifade bile donuklaşıyor ve "ben neredeyim, ne yapıyorum" ile şok olmuşluk, çaresizlik arasında, köşeye sıkışmış bir fareninki gibi düzelemeyen tedirgin bir hal alıyor. Sanki gençliğinde akan o deli kan yavaş yavaş vücudunu terk ediyor ve geriye hep aynı şeyleri konuştuğu birkaç dostu ve kendisiyle birlikte bir avuç insan posası kalıyor. Erkek hakikaten yaşlandıkça, yalnızlaşıyor.
Bu trajik durumdan kaçmayı deneyenlerin iki temel yolu olduğunu gördüm. İkisi de tedirginlik veren boş zamanı olabildiğince doldurma çabasından ibaret aslında. İlki, çocuk yapmak. İkincisi ise obsessifçe bir hobilenme. Gelgelelim, ikisi de en nihayetinde bu kaçışı sağlayamıyor. Erkek her iki şekilde de aradığını bulamıyor; zaten aradığı ne kendisi de bilemiyor. Ne o suratına kazınmış "ben napıyorum, nerdeyim" ifadesi siliniyor, ne de her geçen yılla birlikte içinde yok olan anlam geri geliyor.
Başka bir deyişle, erkek bir yaştan sonra kendini oyalayarak ölümü bekliyor.
Peki bu durumadan kaçış yok mu? Benim düşünebildiğim tek bir yol var, o da doğrudan o oyalanma meselesi ile ilgili. Bu paralize olma hali aslında gençken güçlü olan kendini kandırabilme beceresinin yaşlandıkça kaybedilmesine bağlı. Kişi, kendini kandıramadıkça, cevabını hiçbir zaman veremeyeceği sorularla boğuşmaya başlıyor. O aslında bir kutsanma, bir armağan olan beceriyi ikame edebilecek, benim aklıma gelen tek şey, kişinin zamanına edilen "rağbet". "Rağbet" sadece basit bir "ihtiyaç" değil. Sen olmasan olmayacak bir şey için sana duyulan ilgi, alaka, hayranlık - rağbet. Çocuk bunu ikame etmeye en yakın olan şey ama onun babasına duyduğu "ihtiyaç", "rağbet" değil. İhtiyacı rağbet sanabilecek kadar kendini kandırma becerisini koruyabilenler bu sürecin tek mutluları.
Hasılı, erkeği ölümü beklemekten alıkoyabilecek tek güç ona duyulan rağbet. Hobi sahibi olmaktan daha ciddi, çocuk sahibi olmaktan ise daha rahat, onu dinç tutabilecek tek kudret bu sanırım. Ama emin değilim.
Ulema ile hükümdar, din adamı ile iktidar arasındaki ittifak bu nedenle teolojik şiddetin en verimli zeminlerinden biridir. İktidar dinî meşruiyet ister; dinî kurum da devletin korumasını, servetini ve nüfuzunu. Bu alışverişte Tanrı’nın adı dolaşıma sokulur, fakat ahlâk çoğu zaman masadan kaldırılır. Sarayın zulmüne fetva, dinî otoritenin ayrıcalıklarına kanun üretilir. Halktan sabır, yöneticiden adalet değil itaat beklenir.
Epistemik vesayet, aklın hiç çalışmaması değildir. Tam tersine, vesayet altındaki akıl çok çalışabilir. Şerh yazar, hâşiye yazar, cevap yazar, itiraz yazar, telhis eder, tahkik eder, tasnif eder. Fakat bütün bu emek, büyük varlık sorusunun etrafında serbestçe dönmek yerine, meşrû sınırlar içinde dönen bir değirmene benzer. Değirmen çalışır, ses çıkarır, un üretir; ama ufuk üretmez. Osmanlı medrese geleneğinin büyük kısmında görülen mesele de budur: Zekâ eksikliği değil, ufuk disiplinidir. Akıl vardır; fakat çoğu zaman güvenli dairede çalışır. Cesaret vardır; fakat usûlün kapısında bekletilir. Bilgi vardır; fakat çoğu zaman yeni bir varlık tasavvuru kuracak kadar yabanîleşemez.
Modern pedagoji, çocuğu birey olarak kabul etme ve onun özgür iradesine saygı duyma konusunda kantarın topuzunu fena kaçırdı. Çocuklar doğası gereği anlık haz odaklıdırlar. Diş fırçalamak, odasını toplamak veya ödev yapmak gibi uzun vadede faydalı ama anlık olarak sıkıcı aktiviteleri kendi istekleriyle seçmelerini beklemek gerçekçi değildir.
Bir çocuğun zihinsel ve duygusal kapasitesi, yetişkin dünyasına ait kararların sorumluluğunu ve sonuçlarını taşımaya yetmez. Sürekli karar merci olmak çocukta özgüven değil, aksine derin bir kaygı ve güvensizlik yaratır.
Modern ebeveynlikte otoriter olmakla otorite sahibi olmak birbirine karıştırılıyor artık.
Karamazov Kardeşler’de İvan’ı klasik burjuva ateistinden ayıran şey, Tanrı’yı önemsiz bulmamasıdır.
Bilakis dünyanın acısını o kadar ciddiye alır ki, bu ciddiyet onu delirtir.
İvan, Tanrı’yı reddederken bile ona tutunan adamdır.
Onun trajedisi inanmamak değil. İnanmak isteyip inanamamaktır. Çünkü bu dünyayı, bu dünyanın acısını affedemez.
“Memurların maaşları benim vergilerimle ödeniyor” sözlerine bir profesörün verdiği yanıt gündem oldu.
Ardından @grok’un bu konudaki cevabını da yoruma bırakıyorum.
BİR BİLGEDEN KAYGI VE ENDİŞEYE KARŞI YEDİ ÖĞÜT:
Denizli Pamukkale’den (Hierapolis) hemşerim olup daha sonra Roma’da köle olarak yaşayan Stoacı filozof Epiktetos, yüzyıllar önce şu öğütleri verdi:
1. "Bazı şeyler bize bağlıdır, bazıları ise bağlı değildir."
Sana bağlı olan: senin görüşün, arzun, eylemlerin. Sana bağlı olmayan: bedenin, şöhretin, malların, başkalarının yaptıkları… Neredeyse tüm kaygıların, bunları birbirine karıştırmaktan doğar.
2. "Bizi rahatsız eden şeyler değil, şeyler hakkındaki görüşlerimizdir."
Seni endişeye sevk eden trafik sıkışıklığı, eleştiri ya da başarısızlık değil. Senin başına gelen olayı “bu korkunç; buna dayanamıyorum" diye değerlendirmen… Görüşünü değiştirirsen acının büyük kısmının kaybolduğunu görürsün.
3. "Birinin kaygılı olduğunu gördüğünde, kendine sor: Acaba ne istiyor şimdi elinde olmayan?"
Kaygı her zaman dışsal bir şeye duyulan arzuyu ele verir: Bir onay, bir sonuç, güvence… O gereksiz arzuyu kaldırırsan kaygı yakıtsız kalır.
4. "İstediğin gibi olsunlar diye şeyler için yalvarma; oldukları gibi olsunlar diye iste, ve sakin bir hayat yaşarsın." Gerçeği olduğu gibi kabul etmek, kaygıyı doğuran içsel çatışmayı ortadan kaldırır. Bu teslim olmak değil. Zaten olmuş olanla didişmeyi bırakmaktır.
5. "Korkulması gereken ölüm ya da acı değil, ölümden ya da acıdan korkmaktır." Sorun olay değil, olayın önceden duyulan korkusudur. Korktuğun neredeyse her şey, senin hayal gücünün ileriye doğru yansıtmalarından kaynaklanır.
6. "Biraz yağ döküldüğünde telaşlanma, sakin ol ki, ileride büyük sorunlarla baş edebilesin." Her önemsiz rahatsızlık, kendini rahatsız etmemeyi pratik etmek için basit, kolay ve ucuz bir fırsattır. Böylece büyük olaylar karşında zihinsel kas inşa edersin.
7. "Olgunlaşmak istiyorsan, gerekirse başkalarının önünde aptal gibi görünmeyi kabul et." Sosyal kaygı, başkalarının yargısından duyulan korkudan doğar. İmajından ziyade huzurunu seç. Bu özgürlük, sana sunulan en büyük hediyedir. (Derleme için teşekkürler @valormental)
Deniz Göktaş’ın kimliğinin oluşumu ve ona yönelik sergilenen yaklaşım, aslında bu ülkenin yaklaşık beş yüz yıllık sorun çözme zihniyetine dair önemli ipuçları veriyor. https://t.co/zoEg8k2JEv
Türkiye'de siyasi kutuplar hakkında, içten bir şekilde;
"Al birini, vur ötekine!"
diyemiyorsanız,
siz de eleştirdiğiniz düzenin bir parçasınınız!
Kabul edin ve mahallenizi savunun. Belki devletin gücü bir gün de sizin elinize geçer.
DEMOKRASİ, KALABALIKLARIN BİLGELİĞİ VE YAŞAMIN AĞI
Bağlantısallık Bilimi ve Yaşamdaşlık Perspektifinden Bir Değerlendirme
Demokrasiyi genellikle siyaset biliminin konusu olarak düşünürüz. Oysa demokrasi, daha derinden bakıldığında, yaşamın bilgi üretme biçimlerinden biridir. Çünkü demokrasi yalnızca insanların oy vermesi değildir; farklı deneyimlerin, farklı bakış açılarının ve farklı bilgi kaynaklarının bir araya gelerek ortak bir karar oluşturma çabasıdır. Bu nedenle demokrasiyi anlamak için yalnızca hukuk ya da siyaset teorisi yeterli değildir. Ağları, bağlantıları ve bilginin nasıl ortaya çıktığını da anlamak gerekir.
20 yüzyılın başında İngiliz bilim insanı Francis Galton ilginç bir gözlem yaptı. Bir panayırda yüzlerce kişiden bir öküzün ağırlığını tahmin etmeleri istendi. Tek tek tahminler oldukça hatalıydı. Ancak bütün tahminlerin ortalaması alındığında sonuç gerçek ağırlığa şaşırtıcı derecede yakındı. Daha sonra “Kalabalıkların Bilgeliği” olarak adlandırılacak olan bu olgu, insan topluluklarının bazen bireylerden daha doğru karar verebildiğini gösteriyordu.
Benzer bir fikir 18. yüzyılda Fransız düşünür ve matematikçi Condorcet tarafından ortaya atılmıştı. Condorcet Jüri Teoremi’nin temel iddiası şuydu: Eğer bireylerin her biri doğru karar verme konusunda rastgele seçimden biraz daha iyi durumdaysa ve kararlarını birbirlerinden bağımsız olarak veriyorlarsa, grup büyüdükçe çoğunluğun doğru karara ulaşma olasılığı artar. Yani birçok durumda çoğunluk, tek tek bireylerden daha akıllı davranabilir.
Bu sonuç ilk bakışta demokrasi için güçlü bir bilimsel dayanak gibi görünür. Ancak burada çoğu zaman gözden kaçan kritik bir ayrıntı vardır. Condorcet’in teoremi yalnızca bağımsız karar veren bireyler için geçerlidir. Eğer herkes aynı kaynaktan besleniyorsa, aynı korkularla hareket ediyorsa veya aynı propagandaya maruz kalıyorsa artık ortada bağımsız kararlar yoktur. Böyle bir durumda kalabalıkların bilgeliği yerini kalabalıkların yanılgısına bırakabilir.
Bağlantısallık Bilimi tam da bu noktada devreye girer. Çünkü yaşamın temel özelliği yalnızca bağlantılı olmak değildir. Yaşam, farklılıkların bağlantısıdır. Bir ağın gücü düğümlerin sayısından değil, çeşitliliğinden gelir. İnsan beyni bunun en güzel örneğidir. Yaklaşık 86 milyar nöronun hepsi aynı şeyi düşünseydi bilinç ortaya çıkamazdı. Beynin üretkenliği, farklı nöron gruplarının farklı işlevleri yerine getirmesinden kaynaklanır. Görme merkezleri başka, işitme merkezleri başka, hafıza ağları başka görevler üstlenir. Bilinç, bu çeşitliliğin bağlantısallığından doğan ortaya çıkan bir özelliktir.
Toplumlar da böyledir. Demokratik süreçlerin değeri herkesin aynı düşünmesinde değil, farklı düşüncelerin ortak bir bilgi ağı oluşturabilmesindedir. Bu nedenle demokrasinin gerçek düşmanı fikir ayrılığı değildir. Gerçek düşman, ağın tek tipleşmesidir. Bilgi kaynaklarının tekelleşmesi, düşünsel çeşitliliğin azalması ve insanların yalnızca kendi yankı odalarında yaşamaya başlamasıdır. Çünkü yankı odaları bağlantısallığı artırmaz. Tam tersine bağlantısallığın üretebileceği yeni bilgiyi azaltır.
Yaşamdaşlık kültürü açısından meseleye baktığımızda ise daha da önemli bir sonuç ortaya çıkar. Yaşamdaşlık, birlikte yaşamanın yalnızca ahlaki bir tercih olmadığını söyler. Birlikte yaşamak aynı zamanda daha doğru bilgi üretmenin de yoludur. Çünkü hiçbir birey yaşam ağının tamamını göremez. Hepimiz yalnızca bir bölümünü deneyimleriz. Ancak farklı deneyimler bir araya geldiğinde yaşamın daha büyük örüntüsü görünür hale gelir.
Tarihselci söylemlere sahip alimlerimiz:
Şeyh, İbn Meymûn, İbn Kemmûne, Duns Scotus, Thomas Aquinas, Fârâbî, Tûsî, Devvânî, İbn Rüşd, Fahreddin Râzî, İbn Arabî, Sühreverdî, Ebherî, Kâtibi, Mübârekşâh, Molla Sadrâ, Lâhîcî, Kutbuddin Râzî, Kutbuddin Şîrâzî