İnsan zihnindeki en güçlü metafor:
Platon’un Arabası.
İnsanların %97’sinin diyetlerini yarıda bırakmasının, hayallerinden vazgeçmesinin ve hayatta sürekli mutsuz olmasının nedeni bu.
Bu yüzden, onun psikolojik gücünü keşfetmeye başlayalım.
Bu yazıyı Amerika’dan yazıyorum. Burada okulda şiddetin “büyük haber” sayılabilmesi için ölü sayısının iki haneli olması gerekiyor! Türkiye o noktaya değil. İnşallah hiçbir zaman da olmaz. Ama o noktaya giden yol tam da böyle döşeniyor: her hafta bir olay, her olayda birkaç günlük tartışma, sonra unutuş, sonra yeni bir olay. Alışa alışa.
Türkiye’de okul çağındaki çocukların yarısı zorbalığa maruz kalıyor. Bin öğrenciye bir rehber öğretmen düşüyor. Öğretmenin risk bildirimi dosyalanıp kayboluyor.
Sistem uyarıldı. Yine duymadı.
Çözüm siyasette, çözüm tasarımda: Şiddeti gördüğümüz her yerde adil bir şekilde cezalandırmak ilk adım. Adalet yoksa gerisini konuşmayalım. Varsa çözüm için daha küçük okullar, daha çok rehber öğretmen ataması, ve okullarda pozitif iklim odaklı düzenleme (erken uyarı mekanizmaları) şart. Ama şeffaf kurallar, caydırıcı yaptırımlar ilk adım. Bu adım yoksa sıradaki kim sorusunun cevabı çok açık.
Fatma Nur öğretmen şunu söylemişti: “Sıradaki biz olabiliriz.”
Bugün Kahramanmaraş. Dün Urfa. İki gün. İki şehir. İki okulda şiddet vakası. Artık münferit vaka diyemeyiz.
Yazının tamamı @GazeteOksijen ‘de!
İyi niyetle yapılan öneriler yaşadıklarımız için çözüm üretemez. İki gündür yaşanan şiddet bir sistemdir, zamanla oluşur. Bu çocuklar bir anda şiddet üretmediler.
Onlar, içinde yaşadıkları sistemin ve zamanın birikimini taşıyorlar. Meselemiz güvenlikçi bir bakış açısı ile bu şiddeti yalnızca durdurmak değil. Şiddeti mümkün kılan çevreleri, bu şiddetin ekolojisini görmek zorundayız. Tüm gelişimsel çevre katmanlarını birlikte düşündüğümüzde, şu gerçek daha net görünüyor;
Mikrosistemde çocuklar, gençler duygularını taşıyamıyorlar. En yakın ilişkilerde, ailede, okulda, arkadaş çevresinde çocukların öfkesini, utancını, dışlanmışlık hissini tutabilecek, anlamlandırabilecek bir ilişki alanı kurulamıyor.
Mezosistemde; aile, okul ve psikososyal destek mekanizmaları birbirinden kopuk, Yapısal sorunlar devasa, yoksulluk eşitsizlik ve kutuplaşma dili.
Ekzososistemde dijital dünya filtrelenmiyor. Gençler, şiddeti estetize eden, öfkeyi besleyen ve görünürlük ile şiddet arasında bağ kuran içeriklere maruz kalıyorlar.
Makrosistemde değerler benimsenmiyor. Dindarlık, tek başına ahlaki bir gelişim zemini kurmaz. Bunu görmemenin bedelini daha çok ödeyeceğiz gibi görünüyor. Şiddetin dili normalleşirken, kutuplaşma artarken, çocuklara sunulan değerler sorgulanmıyor.
Kronosistemde ise, tüm bunlar zaman içinde birikiyor.
Ve bu birikim, bir noktada yıkıcı davranış olarak dışarı çıkıyor. Bu ekolojiyi dikkate almadan güvenlikçi yaklaşımlar durumu değiştirmez. Ayrıca ülkeyi senelerdir yönetme sorumluluğunu taşıyanların da bir nebze olsa düşünmeleri gerekiyor. Bütün bunlar neden mümkün oldu?..
Nasıl hissettiğiniz de sınıfsaldır.
Eğer çocukken iyi eğitim kurumlarında, kaliteli elbiseler giyerek, lüks şekilde büyütülmüşseniz geleceğiniz de üç aşağı beş yukarı öyle oluyor.
Yok eğer ekonomik mahrumiyetle, toplumsal utandırma ya da kültürel baskıyla büyütülmüşseniz, ömrünüz boyunca yaşamın size cimri kalacağına inanıyorsunuz.
O yüzden sınıfsal hareketliliği arttırmanın en kritik noktası, her bireyin dünyaya dair bu algı (perception)larının kurgu olduğunu ve başka bir yaşam biçiminin mümkün olmasını görmeye başlamasıdır.
Burada ise “deservingness” (layıklık) kavramı öne çıkar. Bunun ilk bileşeni, öznenin kendisine yönelik yapay “ben layık değilim” algısını kırması ve “yeni gerçekliğini yaratma iradesi” göstermesidir.
Bu psikolojiktir, çünkü öncelikle bireyin imajıyla ilgilidir. Toplumsaldır, çünkü ilk kıvılcımları ham toplumsal fırsata ulaşabildikten sonra, kişinin yaşamının zorunlu değil tercihe dayalı olduğuna dair ilk şüphe tohumunun atılmasıdır.
Siz ne düşünüyorsunuz? Bu konularda daha çok yazmamı ister misiniz?
Bu yapılara daha radikal ve derin şekilde girmek isterim.
Bugün, uykunun çocuk gelişimi ile ilişkisini anlatan birkaç makaleden toparladığım bilgileri sizlerle paylaşacağım.
Önce çocuk gelişiminin en önemli aşaması olan 0-6 yaş uykunun önemini anlatalım.
Uyku ve büyüme hormonu arasında çok önemli bir ilişki var. Büyüme hormonunun en çok salgılandığı saatler 21.00 ve 23.00 arası. Bu nedenle saat 9'da uyuyan çocuk büyüme hormonundan çok daha iyi faydalanıyor.
Maryland Üniversitesinin 0-6 yaş arasındaki çocuklar üzerinde yaptığı bir araştırmaya göre, her gün bir saat geç yatan bir çocuk 6 yaşına geldiğinde, zihinsel gelişim bakımından akranlarına göre 1 yıl geride kalabiliyor.
Aynı araştırmada, günde bir saat tablet ve TV kullanımının uykuya dalışı 30 dakika geciktirdiği de vurgulanmış. Yani günde 1 saat ekran, çocuğunuzun ilkokula başladığında akranlarından geri kalmasına neden oluyor.
Bunu gittiğim seminerlerde sohbet ettiğim öğretmenler de doğruluyor. İlkokula başlayan çocukların çoğunda ekran kullanımından dolayı, yeterli dikkat seviyesine sahip olmama, iletişim bozuklukları ve saldırganlık olduğunu söylüyor.
Gelelim 6-12 yaş çocuklara. Bu yaş aralığı da çocukların akademik gelişimlerinin ilk dönemi.
6-12 yaş çocukların günde en az 9 saat uyumaları gerekiyor. Ve ideal yatma zamanı yine saat 21.00.
6-12 yaş arası 4,000 çocuk üzerinde 2 yıl süren bir çalışma*, uyku eksikliğinin çocuklarda, dürtüsellik, psikolojik bozukluklar, saldırganlık, stres, anksiyete, saldırganlık, öğrenme zorluğu, düşünme becerilerinin azalması gibi birçok olumsuz etkiye sahip.
ABD Ulusal Sağlık Enstitüsü
İstanbul Üniversitesi, "Beynin Sınırlarına Yolculuk" adlı yayınında diyor ki; "Beynin gri maddesi ne kadar küçükse, bir kişinin bilişsel bozukluktan mustarip olma olasılığı o kadar yüksektir. Gri madde önemlidir çünkü hafıza, duygular, kas kontrolü, konuşma ve karar verme ile bağlantılıdır ve diğer pek çok işlevle ilişkilidir."
Ve Maryland Üniversitesi Profesörü diyor ki; "Çocuklarda uyku eksikliği, gri maddenin büyümesini engeller."
Ve bazı anne babalar diyor ki; "Hocam yatmıyor!"
Ve ulu bilge Dijital Baba diyor ki; "Hiçbir çocuk, ' anne, baba, benim uyku saatim geldi, şimdi gidip dişlerimi fırçalayacağım, pijamalarımı giyip yatağıma yatacağım ve biraz kitabımdan okuduktan sonra uyuyacağım. Hadi size iyi geceler.' demez."
"Ama hocam gerçekten yatmıyor!"
Evet, yatmaz. Çocuğun işi bu. Bu alanda bir profesyonel sayılırlar. Çünkü senden ayrılmak istemez. Biraz büyükse, tabletinden ayrılmak istemez. Ama sen bunları kendisi yapsın istiyorsun. Çünkü sen de tabletinden ya da TV dizinden ayrılmak istemiyor olabilirsin.
Beni ilgilendirmez ama yine de dilimi tutamayıp soruyorum; "siz kaçta yatıyorsunuz?"
"Hocam belli olmuyor. Bazen çocuklar bizden sonra uyuyor."
"Gri madde" diyorum, "büyüme hormonu" diyorum, "anksiyete" diyorum, sevmiyor bunları duymayı.
Kızmayın, hepimiz böyleyiz. Doğrusunu biliyoruz ama yapması zor geliyor. Gri madde eksikliği işte. Doğru karar verme yeteneğimiz elimizden alınmış.
Şu anda elimizde tuttuğumuz nesne tarafından.
Uslu başladım, yaramaz bitirdim. Kısık sesle başladım, yüksek volümle bitirdim. Neden böyle oldu bilmiyorum. Uyku eksikliğinden olabilir.
Şu kitabı okumak insanın kendi zihnine armağanıymış ya. Yıllar sonra tekrar dönünce anladım. "Neden?" sorusunun peşine düşerek girmediği alan kalmamış. Başyapıt.
Richard Sennett'in "Karakter Aşınması" kitabını okudum. Modern çalışma hayatının insan karakteri üzerindeki yıpratıcı etkilerini anlatıyor. Kısa vadeli projeler, geçici sözleşmeler ve sürekli belirsizlikle insanları aidiyet duygusundan koparıyor, işin yalnızca geçim kaynağı değil, kimliğin bir parçası olduğu fikri aşınırken, bireyler kendilerini köksüz ve güvensiz hissediyor. Uzun vadeli sadakat ve deneyimin yerini esneklik ve hızlı adapte olma zorunluluğu alıyor. Günümüz iş dünyasının ruhsuzlaşmasını anlamak adına iyi tespitler var. @ayrintiyayinevi yayınlarından.
IBM gibi büyük şirketlerde çalışanların yıllar süren emeğinin nasıl bir gecede değersizleştiğini anlatan örnekler, işin artık sadece bir geçim kaynağı değil, kimlik ve aidiyet hissi açısından da nasıl bir kriz yarattığını gözler önüne seriyor. Sürekli kendini yeniden keşfetme baskısı altında kalan insanlar, uzun vadeli plan yapamıyor, karakterleri derinleşmek yerine aşınıyor. Kapitalizm, insanı sığlaştırıyor.
Yorumlarım: https://t.co/lkDT5RxJYG
Hemen her çöküşün altında bir anlam yitimi vardır. Önceden anlamlı olanın anlamını yitirmesidir aslında çöküş, bunalım. Şahitlik dahi etmeye zorlandığımız her toplumsal olayda bu topraklara aidiyet hissi sarsılıyor. Anlam ürettiğimiz olaylar, mekanlar, insanlar artık anlam üretemediğimiz hale geliyor ve toplumsal travmanın izleri kalıyor hücrelerimizde. Mutsuz, öfkeli, korku dolu bir toplum… Ne acı.
Değerli arkadaşlar, eğer ‘Kitap okumak istiyorum ama vaktim az, kalın kitaplar okuyamıyorum.’ diyorsanız, size felsefi, psikolojik ve edebi türde birkaç ince ama dolu kitap önermek isterim.
Bunun bir diğer örneği de Kadir Filiz'in Sabah Ülkesi dergisinin her sayısı için çağdaş bir filozofla yaptığı söyleşiler. Her sayı da muhakkak okuduğum tek bölüm. @SabahUlkesi
https://t.co/ez9HbBl38B
Bir filozofun fikir dünyasıyla tanışmak için en iyi yol, onunla yapılan söyleşi metinlerindir.
Osman Baran Kaplan bu söyleşi kitabıyla ülkemizde çok az tanınan çağdaş filozoflarla tanışma imkanı yaratmış. @kutadguyayin
Michelangelo'nun muazzam "Son Yargı Günü / Il Giudizio Universale" freskine (solda) açıklama ve notlar ekledim (sağda).
İsa'nın kıyamet günü insanları yargılamasını resmeden bu fresk 1541'de tamamlandı ve Vatikan'daki Sixtus Şapeli'nin altar duvarını baştan aşağıya süslüyor.
Üzüldüğüm, dertlendiğim, üzerine düşündüğüm bir konu hakkında fikirlerinizi merak ediyorum. Görsellerde Bebar Bilim kitlesinin cinsiyet dağılımını görüyoruz. %25 olan İnstagram %7 olan Youtube kitlesi. Bilim, teknoloji takipçi kitlesinin cinsiyet dağılımında çok ciddi bir orantısızlık var. @evrimagaci veya @AyhanTarakc kitlesinin de benzer olduğunu kendileri söylemişti bana. Bunun araştırmasını yapıyor ve neler yapılabileceği üzerine kafa yoruyorum bir süredir tabi ama sizin fikirleriniz nedir? Sizce kadınların bilim izleyicisi olmamasının nedeni nedir ve bu konuda neler yapılabilir?
@artikdegistin Girerken şöyle girmeyi deneyebilirsin; "Şimdi bana... gibi cevap ver." Mesela terapi için; "Jungiyen bakış açısıyla sorularıma cevap ver" veya "Şimdi bana sosyal medya uzmanı gibi cevap ver" Diyip yazinca, yanıtların degisecektir