Ey mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü...
Kız kardeşimin gelinliği, şehidimin son örtüsü...
Sana benim gözümle bakmayanın
Mezarını kazacağım..
Tarihim, şerefim...
GÖRÜYOR MUSUN, KRAL ÇIPLAK❗️
Öğrenciye burs vermek, yaşlılarımıza huzurevi yapmak için vakıf kurmuştuk (BOL-SEV).
528 Bolulu çocuğa 1,5 yıldır burs veriyorduk. Burs için kaynağı da vakfın 40 büyük LED ekranında reklam yayınlayarak sağlıyorduk. Trilyonlarca lira para kazanan 3 harfli marketlerden de reklam istedik. 2 bin–10 bin TL arası reklam verdiler. “Zorlayarak (icbar) reklam aldınız.” dediler, 300 yıl hapis istemiyle dava açtılar, tutuklayıp Sincan’a sürgün ettiler.
Yedi sülalemizi araştırdılar, MASAK raporu aldılar. Sonuç itibarıyla benim ve arkadaşlarımın 1 kuruşluk şüpheli işlemini tespit edemediler. Sonuç olarak kendilerine menfaat sağlamadan, 3 harfli marketlerden reklam alıp geliriyle de sadece öğrenciye burs vermekten 7 yıl 3 ay hapis cezası verdirttiler. (İsteyen dosyayı inceleyebilir.)
Vatandaşın milyarlarca lirasını çalanın cezasının sadece WhatsApp grubundan atılmak olduğu Türkiye’de; çalmadan, cebine tek kuruş menfaat sağlamadan, sadece burs verenin terörist gibi muamele gördüğü günleri de yaşattılar.
Öğrencinin cebine giren üç kuruşa ceza verdirteceğinize,
keşke teröristleri affetmenize, sığınmacı istilalarına gösterdiğim tepkiye daha ağır ceza verseydiniz.
En azından mert olsaydınız!!!
Meslektaşım iyi yakalamış.
2023 depreminde bir yatırımcı, 6–7 Şubat borsa işlemlerinin iptal edilmemesi nedeniyle Borsa İstanbul'a karşı tazminat davası açıyor.
Dava İstanbul 7. Asliye Ticaret Mahkemesi'nde görülüyor.
(2024/72 E., 2024/523 K.)
Borsa İstanbul'un cevap dilekçesindeki savunması şu: SPKn m.79 gereği olağanüstü hallerde dahi TAKAS KESİNLİĞİNİ uygularız, işlemleri iptal edemeyiz!
İnsanlar enkaz altında can verirken dahi takas kesinliğine dayanarak işlemleri iptal etmeyenler, 2026 fon krizinde valörü gelmiş, ödeme günü geçmiş TEFAS satımlarını iptal etmeye çalışıyor.
O korkunç yıkımda olağan kuralları acımasızca işletenler şimdi olağanüstü şartlar var, diyor.
Adaletiniz batsın!
Bunlar devekuşu gibi, yüke gelince kuş, uçmaya gelince deve oluveriyor.
45 yıllık sermaye piyasası tarihinin en tahrip edici krizi ile karşı karşıyayız. Bunu Fon Krizi diye nitelendirmek çok yanlış olur. Bunun çok çok daha ötesinde bir olay yaşanmaktadır. Üstelik yayılma riski de vardır. Bu ciddiyeti anlamaz ve buna göre tedbirlerimizi almazsak, çok daha kötü bir tablo ile karşılaşacağımız açıktır.
Krizler üzerine çok çalışmış birisi olarak, ciddi endişelerim var. 28 Ağustosa kadar ağır ihmallerin olduğunu herkes kabul ediyor artık. Ben bu tarihten sonraki gelişmeleri dikkate alarak bazı sorular sormak ve tekrar uyarmak istiyorum.
Önceki gün İstanbul CBS, 25 şirketin incelenmesi için SPK’ya yazı gönderdiği açıkladı. Neden SPK, kendisi bu suç duyurusunu yapmayarak, önemli bir zaman kaybına sebebiyet vermiştir?
Bir yılı aşkın bir süre önce Vişne Madencilikteki büyük dolandırıcılıkla ilgili daha dün Emre Tezmen ve yöneticileri ile ilgili suç duyurusunda bulunuldu. Neden şimdiye kadar beklendi?
TBMM’de de gündeme geldiği gibi 1–16 Eylül arasında 440 kişinin, 401 milyar liralık satış yaptığı dönemde, MASAK tarafından yükümlü grupları “İşlemlerin Ertelenmesi” tedbiri konusunda neden uyarılmadı?
Bu organize suç örgütlerini destek vererek koruyan ve tahribatın da bu kadar artmasına neden kamu görevlileri ile ilgili neden etkili bir süreç yürütülmüyor ve kamuoyunda ciddi tereddütlerin oluşmasına izin veriliyor?
SPK, eski Başkanı ile ilgili soruşturma izni ancak 15 günde verilebildi. Hangi bilgi yoktu veya ilave hangi bilgiye ulaşılması bekleniyordu da bu kadar beklendi?
Aynı şekilde Taşkesenlioğlu ile ilgili neden soruşturma izni istenmedi?
Neden bu büyük tahribatı yaratanlar hala görevdeler?
Bu soruları uzatabiliriz...
Maalesef çok çok büyük bir olayla karşı karşıya kalındı. Bunu kabul ediyorum. Ancak milyonlarca insan aileleri ile birlikte belki de hayatlarının en zor günlerini geçiriyor. Hayatları, sağlıkları ve aile bütünlükleri ile ilgili haklı olarak çok ciddi endişeler gündeme getiriliyor.
Bu nedenle mağduriyetlerin azaltılabilmesi, kamuoyu vicdanının rahat edebilmesi ve tahribatın da genele yayılmaması için çok daha hızlı, etkili ve objektif bir sürecin izlenmesi şarttır.
@RTErdogan
Dün TBMM Plan Bütçe Komisyonunda, Fon krizi diye tabir edilen ancak boyutları itibari ile çok daha büyük olan bir krizle ilgili Kanun teklifinin görüşülmesinde; SPK İkinci Başkanının, sanki görev ve sorumluluklarını zamanında yerine getirmiş, milyonlarca insanın mağdur olması ve Ülkeye verilen bu ağır tahribatta, kendilerinin hiç bir sorumluluğu yokmuş gibi konuşmasını büyük bir üzüntü ile dinledim.
Aşağıda SPK ve MASAK'a bildirilmesi amacı ile 30-07-2025'de CİMER'e yaptığım başvuru ve SPK'dan gelen cevabı paylaşıyorum. Takdir size aittir.
@RTErdogan@memetsimsek@abakingurlek@spkgovtr@BDDKResmi
Tarih; sermaye piyasasında yaşananları,
Ahlaki değerlerini yitirmiş kamu görevlileri ve siyasetçiler ile organize hareket eden suç şebekelerinin,
Yüzbinlerce küçük yatırımcıyı otoritelerin gözleri önünde dolandırarak soyduğu,
Ülkeye ve 86 milyon vatandaşa tarihin en büyük zatarlarından birini vererek ihanet edildiği,
Soyanların ve ihanet edenlerin ısrarla korunduğu,
Bunları sorguluyanların ise hukuksuz uygulamalarla susturulmak istendiği,
Ülkenin en acı ve en ibretlik olayı olarak yazacaktır.
@memetsimsek@abakingurlek
TÜRK DÜNYASINA AÇIK ÇAĞRIMIZDIR!
Suriye Türkmenlerinin haklarını kim savunacak? Artık sessizlik değil, somut adım istiyoruz! Anayasal güvence, siyasi temsil ve kültürel haklar pazarlık konusu olamaz!
Söz değil, icraat! Türkmenler sahipsiz bırakılamaz!
@kalbursamantr "Bilin Neyapti"
Hocamız hanımefendi
Bilkent Üniversitesi İktisat Bölümü'nde Doçent Doktor olarak görev yapan bir iktisatçı ve akademisyendir.
@Seyit_TORUN Başlık yanlış. Başkanlık sistemi tartışılabilir. Ancak kötü demek çözüm üretmez.
Öneri:
- Tüm düzenleyici ve denetleyici kurumların ile Cumhuriyet Savcılarının atanma yetkisi Meclise verilsin.
- Millet atamış olur.
- Uygulama ile yürütmeye meclis denetimini gelmiş olur.
Fon soygununun üzerine gideceğiz diyenler için basit bir samimiyet testi: iki basit soru:
1-Eski MASAK Başkan yardımcısı Ramazan Başak, soygunu ihbar ettiğinde onu gözetim altına alma talimatını veren savcı kimdir?
2- Tera Yatırım’la ilgili olumsuz haberlere yayın yasağı getiren kararı veren yargı mensupları kimlerdir?
Hadi bakalım, buyrun.
Ekim 2025’de kapatılan hesabımdan yaptığım aşağıdaki paylaşımda;
Tera grubunun, Piyasa Dolandırıcılıklarından elde ettiği Suç Gelirlerini, yatırım görüntüsü altında yurtdışına transfer etmeye başladığını, böylece ikinci aşamaya geçerek, Aklama faaliyetlerinin başladığını duyurmuştum. An itibari ile bu suçun işlendiği ortaya çıkmıştır.
TCK md, 282’ye göre örgütlü işlenmesi durumunda, bu suçun cezası 6 - 14 yıl arası hapistir.
Yüzbinlerce mağdurdan çalınan bu varlıklar getirtilip mağdur fonuna aktarılmalıdır.
@RTErdogan@memetsimsek@abakingurlek
31-10-2025
Tera Yatırım’la ilgili yaptığımız son iki paylaşımda önemli bilgiler verildi. Üstelik bu tür hadiselerde beklenen İkinci Aşamaya da geçildi. Endonezya’dan banka satın almak gibi yurtdışında şirket alma operasyonları başlatıldı.
Ancak tüm bunlar yönetenlerin ve ana muhalefetin hiç ilgisini çekmedi. Yönetenleri anlayabiliyorum. Şu veya bu sebeple veya kabinede önemli bir siyasetçiye! dayanabileceği endişesi ile üzerine gitmiyor olabilirler. Ancak ana muhalefetin duyarsızlığını anlamak mümkün değil. Üstelik bu konuların en çok mağduru olduklarını söylemelerine rağmen.
Bazı riskleri de dikkate alarak sorumlu bir yurttaş bilinci ile konuyu hep kamuoyunun gündeminde tutmaya çalıştım. Ancak buraya kadar.
Bu yanlışlarla mücadele ile geçen 40 yılı aşkın kamu ve özel sektör tecrübelerime dayanarak söylüyorum; Bu konu borsa tarihinin en büyük, en şaibeli ve en karanlık operasyonlarından biridir. Belki de en karanlık….
Bu günlerde değerini daha iyi anlıyoruz. Mekânın cennet olsun "Güzel" adam. Hasan Celal Güzel'in yıllar önce yazdığı o yazı:
"Sayın Milletvekillerine ithaf olunur- Efendim, artık 68 yaşında, su katılmamış bir avanak, hakikî bir budala ve gayrikabil-i ıslah bir 'enayi' olduğumu itiraf ediyorum. Bana küçük yaşımdan itibaren 'beytülmal'ın mukaddesliğini öğretmişlerdi. Hiç kimse 'Devlet malı deniz, yemeyen domuz' dememişti.
Bütün ömrüm tâbir-i âmiyanesiyle 'eşşek gibi' çalışmakla geçti. Çalışma hayatımda tek gün dahi izin kullanmadım. Bir gece bile doyasıya uyuyamadım. Kimileri bana 'uykusuz müsteşar' adını takıp uçup kaçtığımı söylerdi ama 'Ne akılsız adam yahu!' şeklindeki fısıltılar, her gün yüzlerce telefon konuşmasıyla çınlayan kulaklarıma kadar gelirdi.
Üzerinde 'T.C. Hükümeti' yazan kurşun kalemleri, silgileri ve kâğıtları, sadece resmî hizmetlerde, âdeta okşar gibi incitmemeye çalışarak kullanırdım. Çocuklarım devlet malına ellerini dahi süremezlerdi. Plakaları kırmızı ve siyah renkli resmî arabalara bir defa dahi binmediler. Yüzlerine bakmaya kıyamadığım Mustafam ve Elifim, bir saat daha az uyuyup belediye otobüsleri ve okul servisleriyle okula gittikleri esnada, bendeniz müsteşarlık ve bakanlık yapıyordum. Bırakınız eşime araba tahsis etmeyi, evde devletin personelini çalıştırmayı; idarecilik ve siyaset hayatımda lojmanda oturmadım. Koruma görevlisi de kullanmadım. Arabamın önünde ve arkasında fiyakalı eskortlar hiç bulunmadı.
Meğer ben ne enayiymişim!...
Yaptığım enayiliklerin haddi hesabı yoktur... Meselâ, bendeniz milletvekiliyken -birkaç zarurî toplantı dışında- Meclis lokantasında yemek yemezdim. Zira, burada çalışanlar kamu personeliydi ve çok ucuz olan yemekler milletin kesesinden sübvanse ediliyordu. Sonra, çok beğendiğim halde, aynı gerekçelerle TBMM Sigarası da içmedim. Ceplerim şıkır şıkır metal jetonlarla dolu olarak dolaşır, özel görüşmelerimi kulisteki ankesörlü telefonlarla yapardım. O zaman 'beleş' cep telefonlarımız da yoktu.
Hiçbir hediyeyi kabul etmez; ya reddeder veya demirbaşa kaydettirerek devlete intikal ettirirdim. Yıllarca üst yöneticilik, müsteşarlık, bakanlık yaptım; hâlen evimde bu dönemlere ait -bronz plaketler dışındatek bir hatıra eşya göremezsiniz.
Benim anladığım mânâda siyasete 'Zengin girilir, fakir çıkılır'. Biz enayiler, devlet hizmetini ve siyaseti böyle anlıyoruz. Siyasî hayatımda önüme çıkan yüzlerce fırsatı teperek mal mülk edinmedim. Bilâkis, ANAP'taki Genel Başkanlık mücadelesinde, Bond çantalarda getirilen paraları reddederek, eşimin SSK kredisiyle aldığı Oran'daki daireyi; YDP'nin kuruluşunda da babamdan kalan Malatya'daki ev ile dedemden kalan Gaziantep'teki evin bana düşen hisselerini harcadım.
Bu arada, eşimin uzmanlığıyla ve alınteriyle hak ettiği 'Vakıflar Genel Müdürü' olarak tayin kararnamesini, nasıl engellediğimi de unutmayayım.
Sadece bununla kalsa neyse... ANAP döneminde, şiddetle muhalefetime rağmen çıkarılan 'kıyak emekliliği' reddedip tek maaşa devam ettim. Bu haksız uygulama hâlen devam ediyor. Başbakanlık Müsteşarı'yken, milletvekili maaşlarının buna göre ayarlanmasını gerekçe göstererek kendim için sözleşme yapmadım ve üç yıl müddetle emrimdeki daire başkanlarından bile daha az maaş aldım.
Meğer ben ne enayiymişim!...
***
Şimdi 70'ine merdiven dayadım. Hâlâ kirada oturuyorum. Kendime ait tek mülküm kitaplarım... Yani, sizin anlayacağınız, gerçek anlamda 'Dikili ağacım dahi yok'. Hizmet hayatım boyunca, muhatabımın bıyık altından gülerek dinlediği, 'Bu fukara millete ben bu masrafı hiç yaptırır mıyım?' lâfım vardı.
Sevgili okuyucularım, bu yazdıklarımı okuyup da sakın bütün bunlardan pişmanlık duyduğumu sanmayınız. Enayilik öylesine içime işlemiş ki geriye dönmek mümkün olabilse gene aynısını yapardım.
Beni bütün 'enayiliğime' rağmen kimseye muhtaç etmeyen Yüce Allahıma hamd ediyorum."
Bu günlerde değerini daha iyi anlıyoruz. Mekânın cennet olsun "Güzel" adam. Hasan Celal Güzel'in yıllar önce yazdığı o yazı:
"Sayın Milletvekillerine ithaf olunur- Efendim, artık 68 yaşında, su katılmamış bir avanak, hakikî bir budala ve gayrikabil-i ıslah bir 'enayi' olduğumu itiraf ediyorum. Bana küçük yaşımdan itibaren 'beytülmal'ın mukaddesliğini öğretmişlerdi. Hiç kimse 'Devlet malı deniz, yemeyen domuz' dememişti.
Bütün ömrüm tâbir-i âmiyanesiyle 'eşşek gibi' çalışmakla geçti. Çalışma hayatımda tek gün dahi izin kullanmadım. Bir gece bile doyasıya uyuyamadım. Kimileri bana 'uykusuz müsteşar' adını takıp uçup kaçtığımı söylerdi ama 'Ne akılsız adam yahu!' şeklindeki fısıltılar, her gün yüzlerce telefon konuşmasıyla çınlayan kulaklarıma kadar gelirdi.
Üzerinde 'T.C. Hükümeti' yazan kurşun kalemleri, silgileri ve kâğıtları, sadece resmî hizmetlerde, âdeta okşar gibi incitmemeye çalışarak kullanırdım. Çocuklarım devlet malına ellerini dahi süremezlerdi. Plakaları kırmızı ve siyah renkli resmî arabalara bir defa dahi binmediler. Yüzlerine bakmaya kıyamadığım Mustafam ve Elifim, bir saat daha az uyuyup belediye otobüsleri ve okul servisleriyle okula gittikleri esnada, bendeniz müsteşarlık ve bakanlık yapıyordum. Bırakınız eşime araba tahsis etmeyi, evde devletin personelini çalıştırmayı; idarecilik ve siyaset hayatımda lojmanda oturmadım. Koruma görevlisi de kullanmadım. Arabamın önünde ve arkasında fiyakalı eskortlar hiç bulunmadı.
Meğer ben ne enayiymişim!...
Yaptığım enayiliklerin haddi hesabı yoktur... Meselâ, bendeniz milletvekiliyken -birkaç zarurî toplantı dışında- Meclis lokantasında yemek yemezdim. Zira, burada çalışanlar kamu personeliydi ve çok ucuz olan yemekler milletin kesesinden sübvanse ediliyordu. Sonra, çok beğendiğim halde, aynı gerekçelerle TBMM Sigarası da içmedim. Ceplerim şıkır şıkır metal jetonlarla dolu olarak dolaşır, özel görüşmelerimi kulisteki ankesörlü telefonlarla yapardım. O zaman 'beleş' cep telefonlarımız da yoktu.
Hiçbir hediyeyi kabul etmez; ya reddeder veya demirbaşa kaydettirerek devlete intikal ettirirdim. Yıllarca üst yöneticilik, müsteşarlık, bakanlık yaptım; hâlen evimde bu dönemlere ait -bronz plaketler dışındatek bir hatıra eşya göremezsiniz.
Benim anladığım mânâda siyasete 'Zengin girilir, fakir çıkılır'. Biz enayiler, devlet hizmetini ve siyaseti böyle anlıyoruz. Siyasî hayatımda önüme çıkan yüzlerce fırsatı teperek mal mülk edinmedim. Bilâkis, ANAP'taki Genel Başkanlık mücadelesinde, Bond çantalarda getirilen paraları reddederek, eşimin SSK kredisiyle aldığı Oran'daki daireyi; YDP'nin kuruluşunda da babamdan kalan Malatya'daki ev ile dedemden kalan Gaziantep'teki evin bana düşen hisselerini harcadım.
Bu arada, eşimin uzmanlığıyla ve alınteriyle hak ettiği 'Vakıflar Genel Müdürü' olarak tayin kararnamesini, nasıl engellediğimi de unutmayayım.
Sadece bununla kalsa neyse... ANAP döneminde, şiddetle muhalefetime rağmen çıkarılan 'kıyak emekliliği' reddedip tek maaşa devam ettim. Bu haksız uygulama hâlen devam ediyor. Başbakanlık Müsteşarı'yken, milletvekili maaşlarının buna göre ayarlanmasını gerekçe göstererek kendim için sözleşme yapmadım ve üç yıl müddetle emrimdeki daire başkanlarından bile daha az maaş aldım.
Meğer ben ne enayiymişim!...
***
Şimdi 70'ine merdiven dayadım. Hâlâ kirada oturuyorum. Kendime ait tek mülküm kitaplarım... Yani, sizin anlayacağınız, gerçek anlamda 'Dikili ağacım dahi yok'. Hizmet hayatım boyunca, muhatabımın bıyık altından gülerek dinlediği, 'Bu fukara millete ben bu masrafı hiç yaptırır mıyım?' lâfım vardı.
Sevgili okuyucularım, bu yazdıklarımı okuyup da sakın bütün bunlardan pişmanlık duyduğumu sanmayınız. Enayilik öylesine içime işlemiş ki geriye dönmek mümkün olabilse gene aynısını yapardım.
Beni bütün 'enayiliğime' rağmen kimseye muhtaç etmeyen Yüce Allahıma hamd ediyorum."
IBAN’dan, açıklama yazmadan ödeme alan esnafın hesabına giden 1.000 TL’yi tespit edip vergi cezası kesmeni sağlayacak yapay zekâ destekli sistemlerin var. Ama fon piyasasında bir senede %40.000 getiri sağlayan fonun döndürdüğü pisliği tespit edecek mekanizman yok. Öyle mi?
Muhalif gazeteci, belediye başkanı veya sosyal medya fenomeni gözaltına alındığında sekiz açıdan, 4K çözünürlükte; elleri arkadan kelepçeli, kafası öne eğik şekilde karakola götürülürken görüntülerini servis edebiliyorsun. Ama bu fon olayının başındaki adamların gözaltı videoları tost makinesiyle çekilmiş gibi: karanlık, çamur gibi görüntü; suratları bile belli olmuyor. Öyle mi?
Millet yurt dışında okuyan çocuğuna 1.000 euro harçlık gönderirken banka 50 tane açıklama, izah, belge talep ediyor; havale MASAK denetimine takılıyor. Ama bu adamların İsviçre’ye gönderdiği yüz milyonlarca frankı tespit edemiyorsun. Öyle mi?
Bu iş sıradan bir dolandırıcılık hikâyesi değil. Kaybolan para ne kadar büyükse, işin skandal boyutu daha da büyük.
23 yaşında doktor oldum. Ardından TUS’ta derece yaparak o dönem en gözde bölümlerden biri olan kardiyoloji asistanlığına başladım. 24 yaşındaydım, ilk kez maaşımı almıştım.
Daha başlayalı bir ay olmuştu ve bayram geldi. Kıdemsiz asistandım. “Sen daha çok çömezsin, sana hasta emanet edilmez; bu bayram evine git.” dediler.
Sevinerek eve gittim. Annem gururluydu. Oğlu doktor olmuş, üstelik kardiyolog olacaktı. Bayram ziyaretleri, aile, sohbetler...
Bayramın ikinci günü annemin göğsünde yanma oldu. Ağrı geçti ama tipik bir ağrıydı. Annemle arabada sohbet ede ede hastaneye gittik.
Hastaneye girince göğsü tekrar sıkıştı. EKG si kalp kriziydi. Hemen anjiyoya alındı.
Doktor olmanın bazen en zor tarafı, neler olduğunu herkesten önce anlamanızdır.
Bir süre sonra anestezi çağrıldı.
“Kardiyak arrest var.”
Yani annemin kalbi durmuştu.
Kalp masajına rağmen geri döndürülemedi.
Annemi 48 yaşında kaybettik.
Veren de alan da Allah...
Annemin kalp krizi açısından en temel riski sigaraydı. Çok fazla sigara içerdi.
Ben de üniversitede sigaraya başlamıştım. Birkaç kez bırakmayı denedim ama başaramadım. Risklerini bir doktor olarak çok iyi bilmeme rağmen yıllarca içtim.
“Tek kötü alışkanlığım bu.”
“Ben bunu asla bırakamam.”
diye düşünüyordum.
Sonra kızımın ardından oğlum doğdu.
O kadar küçük ve savunmasızdı ki bir gün aklıma şu soru takıldı:
“Bana bir şey olursa bu çocuklara kim bakacak?”
Çevremde babasını genç yaşta kaybeden insanları görmüştüm. Bir babanın yerini kimsenin tam olarak dolduramadığını biliyordum.
Ve sigarayı bıraktım.
İlk iki ay gerçekten çok zordu.
Ama geçti.
Bugün 8 yılı aştı. Bir daha hiç içmedim. Artık aklıma bile gelmiyor.
Bir doktor olarak sigarayı bırakmış hastalarıma yıllardır özellikle sorarım:
“Pişman mısınız? Sigarayı özlüyor musunuz?”
Aldığım cevap neredeyse hep aynı:
“Hayatta verdiğim en doğru kararlardan biriydi.”
Son günlerde birkaç kişinin “Sigarayı bıraktım ama hâlâ özlüyorum.” diye yazdığını gördüm. Elbette herkesin süreci farklıdır. Fakat benim gördüğüm şu:
Zaman geçtikçe sigaranın hayatınızdaki yeri küçülüyor. Bir dönem onsuz yaşayamayacağınızı düşündüğünüz şeyi, yıllar sonra nasıl kullandığınıza şaşırıyorsunuz.
O yüzden sigara içen birine tek bir şey söylemek isterim:
Şu lanet şeyi bırakın.
İlk günler zor olabilir. İlk haftalar zor olabilir. Ama geçiyor.
Ve bugüne kadar sigarayı bıraktığı için pişman olduğunu söyleyen bir hastama rastlamadım.
Bu yazıyı biraz uzun yazdım.
Ama belki okuyan bir kişi sigarayı bırakmaya karar verir.
Belki bir anne, bir baba, bir evlat yıllar sonra ailesinin yanında olmaya devam eder.
Türkiye Cumhuriyeti'nin resmî dili TÜRKÇEdir.
Karayollarına ait tabelalarda TÜRKÇE dışında hiçbir dil kullanılamaz!
Bu yapılan, Anayasa'ya aykırıdır ve fiilî olarak "Burası özerktir, yönetimi Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ile belirlenemez" şeklinde devlete meydan okumaktır.
Diyarbakır Valisi bu fiilî duruma derhal müdahale etmeli ve devlet otoritesini sağlamalıdır!
@dbakirvalilik@TC_icisleri@mustafaciftcitr
Ahırını böcek ve haşereler basan çoban, Alo 153’ten yardım istedi. Gelen görevlilerin tavır ve davranışları karşısında yaşadıklarını anlatan çoban, Atatürk’ün “Köylü milletin efendisidir” sözünü hatırlatarak tepkisini dile getirdi.
@srkninci Sen hiç ayaktayken yerden fikdik topladın mı. Yazdığım cümleyi iyi idrak et. Ayaktasin ama yerden fındık topluyorsun. Eğimi hayal et bakalım.
Gerisi laf-ı güzaf...