Kediden kuduz bulaşabilir
Çok nadirdir, çünkü kediyi kuduz edecek köpek saldırısında kedi genelde ölür, yaşarsa da kendi santral sinir sistemine virüs ulaşana kadar bulaştırıcı değildir, semptom göstermeye başlamadan 1-2 gün önce bulaştırıcı olmaya başlar ve 7-10 gün içinde ölür.
Süreç esnasında virüs salyalarında olacağı için esas risk ısırılmada olsa da, kedilerde pati yalama sık bir eylem olduğu için, yaladığı patisinde tükürük kurumadan(1-2 dk içerisinde) tırmalama olursa bulaş oldukça mümkündür.
Böyle bir maruziyette hemen bölge bol, tazyikli su ve sabunla uzun süre yıkanmalı(bulaş riskini çok düşürür), en yakın sağlık kuruluşuna başvurulmalıdır. Hekim, kişinin bağışıklama durumuna ve yaranın değerlendirmesine göre uygun immunglobulin/aşılama şemasını başlatacaktır.
Çok üzücü bir vaka
Kuduz geliştiğinde %100'e yakın öldüren ama aşı ile de %100'e yakın korunulabilen bir hastalıktır.
Lütfen tedbiri elden bırakmayın.
Enis bey çok kaliteli bir akademisyen ve düzgün bir insan
Özeleştiri seviyesini de her zaman üst noktalarda gördüğümü söylemek isterim.
Hataları elbette olabilir ama bu şekilde iyi niyetli bir insana karşı "daha soft" bir dille eleştiri yapılması gerektiğini savunuyorum.
Kendi adıma tartışmayı okudum ve iki tarafın da kaçırdığı bazı noktalar tespit ettim, detaylı bir değerlendirme yazısı yazmak istiyorum. Hem belki tarafların gözden geçirmelerinde bir desteği olur, hem de konuyla ilgilenen arkadaşlara daha detaylı okuma ve yorum fırsatı verir.
İspat yükümlülüğü Tanrı tartışmasında kime düşer? Konuyu Enis bey açmış, çokça eleştiri almış ancak neredeyse hiçbiri yapıcı tonda değil
Merve hanımın ton, bir filozofa "Epistemoloji 101" tonuyla yaklaştığı içi meseleyi tek satıra indirgeyici. Ancak Enis bey bir akademisyen olarak,
"yokluk da iddia" diyince ontolojik taahhüt ile dialektik yükümlülüğü birbirine karıştırmış oluyor.
Burada hem yorum zemininde de müdahale etmek, hem de özellikle taraflarından birisi alan akademisyeni olduğu için literatürü de iyice kullanmak istiyorum.
"Tanrı yoktur" derseniz formel olarak pozitif bir önerme yaparsınız ve bu ontolojik bir taahhüt taşır arkadaşlar.
Bu hususta Enis beyin haklılığı tartışmaya dahi açık değil.
Enis hocam iyi bilir
Analitik din felsefesi, Flew'in makalesinden (The Presumption of Atheism) beri ateizmi ikiye ayırır. Bir 50 yılı var en az:
Pozitif (güçlü) ateizm "Tanrı yoktur" der, negatif (zayıf) ateizm sadece "Tanrı inancım için yeterli gerekçe görmüyorum" der.
Çağdaş ateist popülizmin sık başvurduğu manevra bu iki anlamı tek terim altında birleştirip "ateist hiçbir şey iddia etmiyor" diyerek delil yükünden kaçmaktır.
Buna Philosophy dergisinde "semantic fusion" ve "morphological fission" adı verilir.
Ayrıca yine son dönemlerde popüler ateist figürlerin yaptığı "lack of belief" indirgemesi tutarlılık açısından ciddi eleştiriliyor ve gerçek default konumun ateizm değil agnostisizm olabileceği tartışılıyor.
Yani Merve hanım rasyonel zihin için inanmamanın default ayar olduğunu söylüyor ama bu düşünce sadece negatif ateizm için mantıklı; felsefi olarak şüphe yoktur ki, iddianız "Tanrı yoktur" şekline dönüştüğü an o iddianın da gerekçesi gerekir. Enis beyin ısrarının ilk eksenindeki haklılığı buradadır.
Buna karşın Enis beyin ısrarı bir başka önemli ayrımı gölgede bırakıyor.
Nedir o?
Ontolojik taahhüt ile dialektik öncelik aynı şey değildir.
Bir tartışmada öncelikli ispat yükü, "kaç benzersiz iddia ortaya atıldığının" bir fonksiyonudur; teizm doğal dünyaya ek olarak doğaüstü, kişisel, her şeye gücü yeten, her şeyi bilen, ahlaken kusursuz bir varlık iddia eder, dolayısıyla apriori olasılığı (prior probability) salt natüralizmden düşüktür ve bu yüzden ilk hamle teiste düşer.(Lorkowski'yi okumuştur diye düşünüyorum Enis bey)
Tabii ki bu, "Tanrı yoktur" demenin bedava olduğu anlamına gelmez. Zaten Lorkowski de pozitif felsefi ateizmin de gerekçe sunmak zorunda olduğunu söyler. Philosophy Compass'taki yakın zamanlı "Agnostisizm" derlemesinde şöyle anlatılır, toparlı şekilde yazayım:
Asimetrik görüşün hakim akademik konumdur, ancak Drange ve Brinton'ın savunduğu simetrik görüş(her iki tarafın delil yükümlülüğü olduğu, agnostisizmin default sayıldığı) buna ciddi rakiptir.
E bu durumda literatür ile gerçek diyalogu kurduğumuz felsefi bakışta tablo Merve hanımın çiziminden de Enis beyin çiziminden de gri tonlu olmuş oluyor.
Daha doğrusu ne der Donald Evans?
"presumption of atheism" sadece prosedürel bir kuraldır, sonucu önceden kestirmez ve bu prosedürün bizatihi nötr olup olmadığı bile başka bir tartışma konusudur.
Russell'ın çaydanlığı meselesine gelelim. Merve hanım yan odadaki görünmez unicorn analojisini seçmiş, bu sık kullanılan bir tarz
Bertrand Russell'ın çaydanlık argümanının ve Carl Sagan'ın garajdaki ejderhası ile aynı tarz.
Tamam retorik olarak güçlü ancak Enis beyin karşı çıkışında felsefi çok doğru bir duruş var:
Russell'ın çaydanlığı tasarımı gereği ad hoc, hiçbir entelektüel tarihi olmayan, hiçbir kuramın parçası olmayan keyfi bir uydurma.
Tanrı kavramı ise Aristoteles'in ilk muharriki, Aquinas'ın Beş Yol'u, Anselm'in ontolojik argümanı, Leibniz'in yeterli sebep ilkesi, Plantinga'nın Reformed Epistemology'si ve Swinburne'ün Bayesyen kümülatif kanıt çerçevesi gibi 2.500 yıllık entelektüel bir programın merkezinde. Bunlar aklıma gelenler yani, doldur doldurabildiğin kadar.
Elbette bu, Tanrı'nın varlığını kanıtlamaz(alkimi de uzun bir tarihe sahipti), ama epistemik konum olarak Tanrı önermesinin ad hoc bir uydurmayla aynı kefeye konulamayacağını gösterir.
Çaydanlık dejenere bir hipotezdir, klasik teizm bir araştırma programıdır; ikisini aynı dialektik düzlemde tutarsan metodolojik özensizlik yapmış olursun.
Bunun karşısında Merve hanımın, her teistin aslında binlerce diğer tanrının ateisti olduğunu söylemesi de argüman kalitesi açısından veya literatürde önemsiz değildir.
John Loftus'un "Outsider Test for Faith"idir bu:
Kendi dinine uyguladığınız epistemik kriterleri tüm dinlere tutarlı biçimde uygulayın.
Teistin Şiva'yı, Anubis'i, Hades'i reddederken kullandığı kriterlerin (yetersiz delil, mitolojik kuruluş, kültürel köken bağımlılığı) kendi dinine uygulandığında ne sonuç vereceği sorusu burada önemlidir.
Enis beyin cevabı Saul Kripke'nin "Naming and Necessity"deki nedensel-tarihsel referans teorisinnden geliyor ve çok zekice.
Özel adlar bir tarif yığınından değil, "ilk vaftiz"e uzanan bir nedensel zincirden anlam alır.
Bu yüzden "Allah", "Yahweh", "Brahman", "Şiva" sadece birbirinin yer-tutucu etiketi değildir, farklı kavramsal-kültürel zincirlerin uçlarındadır.
Yani "Hepsini aynı kapıdan reddetmek" Merve hanımın varsaydığı kadar mekanik bir hareket değildir.
Evet, akademik olarak ciddiye alınması gereken bir cevaptır.
Ancak Kripke teorisinin burada yaptığı şey "Zeus" ile "Allah" referanslarının özdeş olmadığını söylemektir, mevcut olduklarını değil; üstelik nedensel teorinin kendisi de itiraz altındadır.
Dolayısıyla Enis beyin manevrası "atheist of other gods" sloganının düşünüldüğü kadar düz bir analoji olmadığını gösterir, ancak yine de "Allah'ın varlığı" iddiasının ispat yükünü kendiliğinden çözmez.
Buraya kadar okuyan, konuya ilgilidir. Gelsin o zaman biraz daha derin bir katmana inelim, çünkü bakın iki tarafın da gözden kaçırdığı bir literatür var. Nedir o?
Plantinga'nın Reformed Epistemolojisi.
Tanrı inancı, görsel algı veya başkalarının zihninin var olduğu inancı gibi "uygun biçimde temel" (properly basic) olabilir ve bu durumda öncül delil aranmaz.
"Great Pumpkin Objection" (Linus'un Büyük Balkabağı'na inancı da temel olabilir mi) Merve hanımın yaptığı paralelleştirmenin felsefi versiyonudur ve Plantinga'ya verilen cevap genelde "uygun biçimde temellik için bilişsel sürecin doğru çalışması ve doğru epistemik çevreye yerleştirilmiş olması gerekir, balkabağı bu kriteri sağlamaz" şeklindedir.
Bu konum elbette tartışmalı ama, kanıtın bittiği yerde inancın başladığı iddiasını doğrudan rakip alır. Böyle bir durum da Merve hanımın bu iddiayı sanki tartışılmaz bir aksiyom gibi sunmasının zayıf yanını oluşturur.
Aynı zamanda Enis beyin lehinedir, çünkü teist epistemoloji "delil yokluğunda inanç irrasyoneldir" tezine en az 50 yıldır karşılıklı yanıt veriyor.
Gözden kaçırılan bir nüans daha var. Enis bey, Türkiye'de Müslüman olurum. derken,
kasten ya da değil bilemiyorum ama, Pascal'ın bahsini ve epistemolojide pragmatist motivasyonu çağrıştırıyor. Ancak Pascal'ın bahsi "hangi tanrı" itirazı, sonsuz beklenen değer paradoksları ve inancın iradi olup olmadığı sorularıyla bilinen sıkıntılar taşır.
Merve hanımın "metafiziğin konforlu alanı" iddiası ise bir karikatürdür; analitik din felsefesi bugün Cambridge ve Oxford'da en üretken alt disiplinlerden biridir, çağdaş en saygın ateist filozoflardan Graham Oppy bile teizmin başarılı argümanlarının olmadığını söylerken teistleri saçma sapan iddia eden bir grup olarak değil, kendisinin gerekçelerle reddettiği akıl yürütmelerin sahipleri olarak tanımlar.
"Epistemoloji epistemoloji olarak kalsın, inanç da inanç olarak kalsın" önermesi bir tweette tabii ki güzel görünür, ancak Plantinga, Swinburne, Wolterstorff, Alston, van Inwagen düzeyindeki yarım yüzyıllık çalışmayı "metafizik konfor alanı" diye geçiştirirseniz de bir filozofa "Epistemoloji 101" dersi vermeye kalktığınız yerde epistemolojiye yaptığınız ekstra bir haksızlık olur.
Velhasıl, sabredip okuyanlara teşekkür ederim. Benim burada lanaatim şudur:
Enis beyin haklı olduğu eksen, ontolojik taahhüt ile dialektik manevra arasındaki ayrımın bilinmesi gerektiğidir; "yokluk iddiası iddiadır" derseniz formel olarak doğru konuşursunuz, ancak bu doğru olması teizmin dialektik öncelikli yükten otomatik olarak kurtulmasını sağlamaz.
Merve hanımın haklı olduğu eksen, gündelik akıl yürütmede gerekçesiz ontolojik öncülleri kabul etmemenin rasyonel bir default olduğudur; ancak mesele "Epistemoloji 101" seviyesinde küçük değildir ve konu gerçekten 2.500 yıllık ve bugün hala aktif olarak tartışılan bir sorundur. Ayrıca gerçekten, tartışma esnasında saman adam yapıyor.
Son olarak eklemek istediğim şu:
Doğru ya da yanlış olmaktan ayrı olarak, Enis beyin Türkiye'de Müslüman doğmuş bir bireyin inanç tercihini "Büyük bir hakikati kaçırma riski" üzerinden temellendirmesi pragmatik bir hesaptır.
Merve hanımın "kanıt bittiği yerde inanç başlar" demesi ise epistemik bir disiplin sözüdür.
Dikkat edin bu ikisi farklı sorulara cevap veriyor ve bence bu tartışmanın çoğu, aynı cümlede iki ayrı sorunun cevap arandığı için kilitleniyor. Okuduğunuz için teşekkürler.
Dünden beri bu saçma algıyı bitirmeye çalışıyorum. Ancak ne yazık ki negatif saçma algılar milyonlarca hesaba ulaşırken benim içeriklerim çok daha az görüntüleniyor.
Algoritma ilişkili mi bilmiyorum ama bu videoyu retweetleyip daha fazla kişinin görmesine katkıda bulunursanız çok sevinirim.
OKUL SALDIRGANLARI ANALİZİ
Peter Langman, yıllarca okul saldırganlarının günlüklerini, mektuplarını, adli raporlarını okumuş. Vardığı ilk sonuç rahatsız edici derecede sade. Tek bir okul saldırganı profili yok. Tek bir neden yok. Tek bir saldırı tipi yok.
Bu basit görünen cümleler, medyanın onlarca yıldır tekrarladığı klişeyi çürütüyor. Ergen, yalnız çocuk. Şiddet içerikli video oyunları oynuyor. Zorbalığa uğruyor. Bir gün dayanamıyor ve kendisine eziyet edenleri vuruyor. Langman diyor ki bu hikâye yanlış. Sadece eksik değil, yanlış.
Üç Psikolojik Tip
Langman saldırganları üç kategoriye ayırıyor. Her biri farklı bir iç dünyanın fotoğrafı.
PSİKOPATLAR. Aşırı narsisizm. Ahlakın reddi. Empatinin, suçluluğun, pişmanlığın yokluğu. Sadizm. Kendilerini hep kurban olarak görüyorlar, hiçbir şey onların hatası değil. Çabucak öfkeleniyor, kendilerini her şeye hak kazanmış sayıyorlar.
PSİKOTİKLER. Halüsinasyonlar. Paranoid sanrılar. Dağınık konuşma ve davranış. Derin bir yalıtım. Daha başarılı akranlarına karşı kıskançlık.
TRAVMATİZE OLMUŞLAR. Dağılmış, kaotik aileler. Ebeveynde madde bağımlılığı, suç geçmişi. Fiziksel, cinsel, duygusal istismar. Sık taşınmalar. Değişen bakım verenler.
Bu Tipoloji Bize Ne Söylüyor?
İlk ders, tekil nedenselliğin çöküşü. Medya bir saldırı sonrası hep aynı soruyu sorar. Video oyunları mı, silahlar mı, zorbalık mı, ruh sağlığı mı? Langman'ın verisi bu soruya tek bir cevabın olmadığını gösteriyor. Bütün saldırganları aynı çerçeveyle açıklayamazsınız. Biri narsist bir avcı. Öteki yaralı bir çocuk. İkisi de öldürdü ama motivasyonları, iç dünyaları, acıları aynı cinsten değil.
İkinci ders daha rahatsız edici. Psikopati, psikoz ya da travma tek başına saldırıyı açıklamıyor. Langman bunu açıkça söylüyor. Bu özelliklere sahip insanların büyük çoğunluğu hiç kimseyi öldürmez. Saldırı çok etkenli bir olay. İçsel yapı artı toplumsal tetikleyici. Kim olduğun artı başına ne geldi.
Tetikleyiciler listesi tanıdık. Akademik başarısızlık. Disiplin sorunları. Romantik reddedilme. Hukuki sorunlar. Akranlarla çatışma. Gelecek algısının çökmesi. Kariyer hayallerinin bitmesi. Hepsi sıradan ergenlik krizleri aslında. Fark şu. Psikopatik, psikotik ya da travmatize bir zihin, sıradan bir başarısızlığı kozmik bir adaletsizliğe dönüştürebilir. Diğerlerinin atlattığı şeyler, bu zihinlerde farklı yankılanır.
Hedef Meselesi ve Zorbalık Miti
"Okul saldırganı kendisine zorbalık yapanı vurur" anlatısı yanlış. Saldırganların büyük çoğunluğu personeli vuruyor. Öğretmenleri, yöneticileri, güvenlikçileri. İkinci sırada kadınlar var. Romantik reddedilme, cinsel hınç, yapısal misoji. Sonra aile. Zorba en altta. Demek ki saldırı bir intikam eylemi değil büyük ölçüde. Bir otorite, cinsiyet ve aile meselesi. Bu, sosyolojik olarak ayrıca incelenmesi gereken bir örüntü.
Tehdit Değerlendirmesi ve Uyarı Sinyalleri
Saldırganlar büyük çoğunlukla ne yapacaklarını önceden birilerine söylerler. Böbürlenmek için. Birini uyarmak için. Bir arkadaşı dahil etmeye çalışmak için. Hayran oldukları başka saldırganları taklit etmek için. Sosyal medyada, günlüklerde, sohbetlerde.
Verinin Sosyolojik Okuması
Veri bize ne söylüyor? Birkaç katman var.
Birincisi, psikolojik indirgemeciliğin sınırı. Üç tipoloji (psikopat, psikotik, travmatize) önemli ama olayın bir boyutunu ortaya koyuyor.
Bu tiplere sahip milyonlarca insan var, çok azı öldürüyor. Demek ki bireysel patolojiyi, toplumsal düzenin reddettiği, küçük düşürdüğü, seçeneksiz bıraktığı koşullarla birlikte düşünmek gerekiyor. Saldırganlık bir karakter değil, bir kesişim noktası.
İkincisi, erkeklik ve hınç meselesi. Hedeflerin dağılımı tesadüf değil. Kadınların ve otorite figürlerinin öne çıkması, reddedilmiş erkekliğin şiddete dönüşümü hakkında kuvvetli bir sinyal veriyor.
Üçüncüsü, sızıntının sosyolojisi. Saldırganlar izole değil aslında. Çoğu önceden konuşuyor, paylaşıyor, ima ediyor. Demek ki sorun sadece "yalnız kurt" değil. Sorun çevrenin sinyalleri işleyememesi, kolektif inkar, ve raporlama altyapısının çalışmaması. Bu bir bireysel psikoloji sorunu kadar bir kolektif dikkat sorunu.
Dördüncüsü, cezalandırıcı mantığın iflası. Uzaklaştırma, atma, sert disiplin, hiçbiri problemi çözmüyor. Hatta büyütebiliyor. Bu, Türkiye'deki güncel çocuk suçluluğu tartışmalarında dikkate alınması gereken bir konu. Cezanın yaşını indirmek ya da sertleştirmek, önleme değildir. Önleme, erken tespit ve müdahale sistemidir. Bu sistemi kurmak hem pedagojik hem kurumsal bir iştir.
Özetle Langman'ın çerçevesi bize şunu söylüyor. Okul saldırganlığı çok etkenli bir olgudur. Bireysel patoloji (psikopat, psikotik, travmatize) toplumsal tetikleyicilerle (akademik, romantik, ailevi, hukuki başarısızlıklar) buluştuğunda, ve çevre sızıntı sinyallerini göremediğinde, ve kurumlar ceza-merkezli düşündüğünde, saldırı olasılığı büyür. Önleme mümkündür ama disiplin değil, dikkat ister. Tehdit değerlendirmesi statik bir karar değil, süreklilik gerektiren bir süreçtir. Ve en önemlisi, bu çocuklar genellikle söylüyorlar. Biz duyamıyoruz.
Dr bey merhaba tekrar,
Bilimin diğer bilgi türlerinden ayrılmadığı iddiası aslında felsefe tarihinde yeni değil, bu pozisyon Paul Feyerabend'in 1975'te Against Method'da formüle ettiği epistemolojik anarşizmden Thomas Kuhn'un paradigma teorisinin kötü okunmuş versiyonlarına kadar uzanan uzuuuuun ve geniş bir geleneğin sizin tarafınızdan popülerleştirilmiş hali.
Zannediyorum bu iddiayı ortaya atmanızın sebebi bilimsel epistemolojinin ne olduğunu anlamamanızdan kaynaklanıyor. Zira bunun savunucularının tarih boyu dayanağının kötü okuma olduğunu görüyoruz. Tıpkı Behe'nin İndirgenemez komplekslik argümanını da kötü okuduğunuz gibi.
Bilimi diğer bilgi sistemlerinden ayıran şey "doğruluğu garanti etmesi" değil, hiçbir bilgi sistemi bunu yapamaz; bilimi ayıran şey sistematik olarak kendini yanlışlamaya çalışan tek bilgi üretim mekanizması olması.
Buna falsifikasyonizm deniyor ve Karl Popper'ın 1934'te Logik der Forschung'da ortaya koyduğu bu ilke bir masal değil, epistemolojik bir devrim.
Popper'in falsifikasyonu zaten çoğu bilgi ile bilim arasına yıllardır set çeken en önemli temel metod olmuştur.
Astroloji sana burçların karakterini belirlediğini söyler ama bu iddiayı test edecek bir mekanizma sunmaz; yanlış çıkarsa "yükselen burcuna bakmadın" der. Geleneksel tıp sana bir bitkinin şifa verdiğini söyler ama plasebo kontrollü, çift kör, randomize bir çalışmayla kendini sınamaz.
Bilim ise kendi hipotezini öldürmeye çalışır: kontrol grubu koyar, körleme yapar, istatistiksel güç hesaplar, p değeri hesaplar, sonucu başka laboratuvarlarda tekrarlatır ve ancak tüm bu süzgeçlerden geçerse geçici olarak kabul eder, kesin olarak değil.
Başka hiçbir bilgi sistemi bunu yapmıyor.
Feyerabend bile Against Method'da bilimin "işe yaradığını" reddetmedi, bilimin metodolojik tekelini sorguladı; ama bu ikisi aynı şey değil ve ikisini karıştırmak Feyerabend'i bile yanlış okumak demek.
Ki dediğim gibi Feyerabend ve Kuhn'un esas iddiaları bile bugün popülerleştirilen "Bilimsel bilgi, diğer bilgilerden ayrılmaz." çıkarımını tam olarak sağlamaz.
Ayrıca pragmatik düzlemde ise tartışma zaten bitmiş durumda.
Çiçek hastalığı bilimle yok edildi, duayla değil, şifalı otlarla değil, geleneksel bilgiyle değil.
Çocuk felci bilimle durduruldu.
İnsanlık tarihinde ortalama yaşam süresini 35'ten 73'e çıkaran şey ne felsefe ne teoloji ne de alternatif tıp; kanıta dayalı tıp, yani bilim.
Bilimin "19. yüzyılda yazılmış bir masal" olduğunu iddia eden kişi bunu bir akıllı telefondan yazıyor, o telefonun işlemcisi kuantum mekaniğine, ekranı katı hal fiziğine, kablosuz bağlantısı Maxwell denklemlerine dayanıyor. GPS uyduları genel görelilik düzeltmesi olmadan çalışmıyor; bu düzeltme Einstein'ın 1915'te yayımladığı alan denklemlerinden türetiliyor.
Bilimin "diğer bilgilerden farkı yok" diyorsunuz ama o "diğer bilgiler" size antibiyotik üretmedi, cerrahi anestezi vermedi, okyanus ötesi iletişim sağlamadı, aya insan göndermedi.
Bilim mükemmel değil, yanılabilir, yanlı olabilir, kurumsal baskılara maruz kalabilir; ama kendini düzeltme kapasitesi taşıyan tek sistem olması onu diğer tüm bilgi biçimlerinden kategorik olarak ayırıyor.
Bunu kabul etmemek eleştirel düşünce değil, eleştirel düşüncenin kendisinden vazgeçmek oluyor.
Son olarak tarz olarak saygısızca eleştiride bulunanları space yayınına davet ediyorsunuz, refleksinize hak veriyorum.
Ancak eğer gerçek bir rakiple münazara etmek isterseniz evrimden, bilim felsefesine kadar konuşabileceğimiz bir oturum yapmak isterim.
Ancak elbette space gibi ciddiyetsiz bir ortamda veya taraflı bir kanalda değil.
Sizin Diamond'dan istedikleriniz gibi haklı sebeplerden dolayı tarafsız bir moderatör eşliğinde tarafsız bir platformda.
İyi akşamlar dilerim.
Sean Carroll şöyle diyor:
İnsanlar, sandığımız kadar soğukkanlı ve rasyonel değiller. Rahat inanç gezegenleri oluşturduktan sonra, onları değiştirmeye karşı direnç gösteriyor ve dünyayı görmemizi engelleyen bilişsel önyargılar geliştiriyoruz.
Bizde @turkerkilic bunu vurgular.
İnsan çeşitliliğini bir hikayeye indirgeyecek olsam onları Muhsin Bey olanlarla Ali Nazik olanlara ayırırdım.
Ne ilki melek ne ikinci nankördür; insanlar oldukları kişiyi seçmezler, başlarına gelir.
... ve bu ikisinin niçin birbirinden er geç nefret edeceğini anlamak devrimdir.
İlkokul çocuğuna verilen ev ödevi: Başıboş köpek bul, bu yemi ona ver. 😳
Başıboş hayvanların saldırdığı hedeflerin %40’ı 15 yaş altı çocuklar olup en çok boyun bölgesi ısırılır. Sağlık Bakanlığı ise yılda en az 4 defa parazit tedavisi, yılda bir kez kuduz aşısı yapılmayan köpeklere yaklaşılmamasını öneriyor.
Çocuklarımızı hastalığa, kuduza, saldırıya yönlendiren, bu yemlerin parasını veren kim?
@Yusuf__Tekin@tcmeb
#sokaktabaşıboşolmaz
#başıboşvarsa112yiara
Serhat, yine bir dezenformasyon zincirinin son halkası olmuşsun.
Ama bu sefer daha detaylı inceleyeceğim.
Çünkü hem alıntıladığın paylaşım hem de sen büyük bir yalanı gerçekten çok güzel süslemişsiniz.
Kanıt diye sunduğun şey, bir bilim insanının verisi değil; ABD'deki en büyük aşı karşıtı lobi kuruluşlarından biri olan Informed Consent Action Network'ün (ICAN) avukatlığını yapan Aaron Siri'nin, aşı karşıtı görüşleriyle bilinen Senatör Ron Johnson'ın düzenlediği siyasi bir oturumdaki konuşması.
Siri kimdir sen mutlaka biliyorsundur ama okuyanlarla paylaşalım:
Siri & Glimstad hukuk bürosunun yönetici ortağı.
Bu büro aşı davaları, muafiyetleri ve politika meydan okumalarında uzmanlaşmış durumda.
Yani sadede gelelim: Siri ve ortakları, aşı karşıtlığından para kazanıyor.
Del Bigtree gibi tanınmış aşı karşıtlarının kurduğu ICAN'ı temsil ediyor, Robert F. Kennedy Jr.'a (RFK Jr.) sağlık politikalarında danışmanlık yapıyor ve çocuk felci ile hepatit B aşılarının onaylarının iptal edilmesi için dilekçeler veriyor.
Buraya dikkat !
Her aşı davasından, her muafiyet başvurusundan, her aşı karşıtı kampanyadan hukuk bürosu para kazanıyor(örneğin ICAN'ın geliri son yıllarda neredeyse iki katına çıkmış ve Siri'nin firması bu ekosistemin merkezinde.)
Senin bilimsel kanıt dediğin şey, aslında milyonlarca dolarlık bir aşı karşıtı endüstrinin sözcüsü.
Önce senin bariz yalanını düzeltelim:
Ortada aşı yapılan ve yapılmayan çocukların 10 yıllık takibi diye yayınlanmış, hakemli bir çalışma YOK. Bahsettiğin şey, Henry Ford Sağlık Sistemi'nde 2005-2015 yılları arasında doğmuş yaklaşık 4,700 çocuğun tıbbi kayıtlarının geriye dönük incelemesi.
Bu analiz neden bilimsel bir dergide yayınlanmayı başaramamış? Çünkü metodolojik felaketlerle dolu.
En büyük sorun da sağlık hizmeti kullanım yanlılığı
Yani aşıdan kaçınan ailelerin, çocukları hasta olduğunda da doktordan kaçınma eğiliminde olması ve bu yüzden astım, ADHD gibi hastalıkların o grupta eksik teşhis edilmesi.
Sosyoekonomik faktörler, ebeveyn sağlık davranışları, çevresel maruziyetler gibi karıştırıcı faktörler yeterince kontrol edilmemiş.
Sunulan bu rezalet şey, temel epidemiyolojik hatalarla dolu bir çöp analiz.
Yayınlanamaması tesadüf değil, kalitesizlikten.
Senin şok edici sonuçlar dediğin bu çöp analizin tam tersini kanıtlayan, Temmuz 2025'te Annals of Internal Medicine'de yayınlanan 1.2 milyon Danimarkalı çocuk üzerinde yapılmış devasa bir çalışma var.
Bu çalışma, Henry Ford verilerinde iddia edilen 50'den fazla kronik hastalığın hiçbirinde aşılarla bağlantı bulamadı. Otizm, astım, alerji, otoimmün hastalıklar dahil.
Ama belli ki senin bundan haberin yok, çünkü senin kaynakların bilimsel dergiler değil, aşı davalarından para kazanan avukatların siyasi şovları.
Gelelim bu avukatın en büyük laf oyununa:
Hiçbir rutin çocukluk aşısı, güvenliğini onaylayan bir denemeyle ruhsat almadı.
Yapılan bu şovu, gerçeği bir illüzyonistin el çabukluğuyla nasıl manipüle ettiğinin ve bundan nasıl para kazandığının dersi olarak tanımlayabiliriz.
Siri'nin yaptığı şu:
CDC takvimindeki aşıların hiçbirinin uzun süreli, serum fizyolojik plasebo kontrollü çalışmalarla ruhsatlandırılmadığını söylüyor.
Teknik olarak doğru ama tamamen yanıltıcı.
Neden?
Çünkü:
Bir aşının ruhsat öncesi Faz 3 çalışmaları on binlerce katılımcıyla yapılır ve güvenlik ile etkinliği değerlendirir. Etik nedenlerle çocukları korumadan mahrum bırakmamak için genelde başka bir lisanslı aşı kontrol olarak kullanılır, serum fizyolojik değil.
Örneğin MMR aşısının denemeleri aylarca güvenlik takibi içeriyordu, çocuk felci aşısı IPOL yan etki takibiyle lisanslandı.
Ama asıl güvenlik takibi aşı ruhsat aldıktan SONRA başlar ve ON YILLARCA sürer.
VAERS, Vaccine Safety Datalink gibi sistemler milyarlarca doz üzerinden takip yapar.
Rotavirüs aşısının intussepsiyon riskini tespit eden de bu sistemlerdir.
Siri'nin yaptığı, bu devasa ruhsat sonrası güvenlik verilerinin tamamını yok saymak ve sadece ruhsat öncesi denemelerin dar tanımına odaklanarak, sanki aşıların güvenliği hiç test edilmemiş gibi bir yanılsama yaratmak.
Ve bu yanılsamadan hukuk bürosu adına güzel paralar kazanmak.
Yani yapılan şey kelime oyunlarını kullanarak yıkıcı kanıt yığınını görmezden gelmek.
9 Eylül 2025'teki Senato oturumunda Siri, Dr. Jake Scott'ın sunduğu 661 plasebo kontrollü çalışma veritabanına meydan okudu ama bunların çoğunun CDC takvimindeki aşılarla ilgili olmadığını veya inert kontrol kullanmadığını belirtti.
Yine teknik doğruluk içinde yanıltma örneği.
Ve tabii ki bu tartışmalar ne kadar uzarsa, aşı karşıtı hareket ne kadar güçlenirse, Siri & Glimstad hukuk bürosunun kasası o kadar doluyor.
Firma da zaten, 100'den fazla profesyonelle aşı yaralanma ve muafiyet davalarında uzmanlaşmış.
Dahası, Siri ve senin gibi aşı karşıtlarının sürekli tekrarladığı hijyen sayesinde hastalıklar zaten azalıyordu argümanı da kısmen doğru ama eksik.
Evet, sanitasyon bazı hastalıkları azalttı ama çiçek hastalığını yok eden, kızamık ve çocuk felcini neredeyse ortadan kaldıran aşılardı, lavabolar değil.
Hijyen hipotezi aslında immün sistemin aşırı temizlikten kaynaklı alerji ve otoimmün hastalık artışını açıklar, ama bulaşıcı hastalıkların tarihsel azalmasında aşılar temel faktördür, tarihsel veriler bunu net gösteriyor.
Siri'nin kitabı Vaccines, Amen da aynı stratejiyi izliyor: 1986 Ulusal Çocukluk Aşı Yaralanma Yasası'nın üreticilere sorumluluk koruması sağladığını vurgulayarak, sanki bu yüzden güvenlik testleri yapılmıyormuş gibi bir algı yaratıyor.
Gerçekte bu yasa, aşı üreticilerinin davalardan kaçınarak üretimi durdurmasını engellemek içindi(aşı tedarikini korumak için NVICP tazminat programını kurdu. Ama Siri gibi avukatlar için bu yasa altın yumurtlayan tavuk) çünkü Aşı Yaralanma Tazminat Programı'ndan para almak için dava açan aileleri temsil ediyorlar, hem de no-fault sistemde üreticilere karşı değil, hükümet fonundan.
Muhtemelen okumadın Serhat ama okuyanlar olmuştur, o yüzden yazmaktan vazgeçmeyeceğim.
Milyonlarca dolar dönen aşı karşıtı hukuk endüstrisinin temsilcisi Aaron Siri, Senatör Ron Johnson'ın düzenlediği siyasi bir sahnede, dar tanımlar ve kelime oyunlarıyla dolu bir konuşma yapıyor. Sen de bu konuşmayı alıp, Henry Ford'un yayınlanmamış ve metodolojik olarak çöp olan geriye dönük analizini bilimsel çalışma gibi sunuyor, üzerine bir baskılanma komplosu ekleyerek takipçilerine pazarlıyorsun. Ve sonra da ŞAŞIRDIK MI diye soruyorsun.
Yine söylüyorum:
Hayır, şaşırmadık Serhat. Bir komplocunun, milyarlarca dozun on yıllık güvenlik verilerine değil, aşı davalarından para kazanan bir avukatın demagojisine sığınmasına şaşırmadık.
CDC, WHO gibi hiçbir büyük sağlık kuruluşunun bu iddiaları desteklememesini, Henry Ford Sağlık Sistemi'nin bile kendi aşı güvenliği açıklamalarında bu analizden bahsetmemesini görmezden gelmene şaşırmadık.
Senin görevinin bilimi anlatmak değil, belki de Siri gibi aktörlerin yarattığı aşı karşıtı ekosistemin bir parçası olarak, kendi ideolojini her ne pahasına olursa olsun haklı çıkarmak olduğunu bir kez daha görmeye hiç şaşırmadık.
Alpaslan Bey, yardımcı olayım size.
İsim soyisim: Hakan Bozdemir
Tıp doktoru, mikrobiyologum.
Sorularına cevap veremediğiniz diğer arkadaşların eski tweetlerinin ekran görüntüsünü atıp korkutma taktiğiniz de benim sicilimi araştırarak beni korkutma taktiğinize evrildi sanırım.
Daha önce de söylemiştim.
Yanlış bir şey yapan, saklayacak şeyi olan korkar. Dolayısıyla beni sabahlara kadar araştırabilirsiniz. Sorun yok.
Ancak isterseniz hiç alakası olmayan yerde konuyu dağıtmak için çektiğiniz yerden ana konumuza dönelim şimdi.
Ana konumuza dönelim ama önce hafızanızı tazeleyerek başlayalım, zira görmezden geldiğiniz cevaplar birikti ve bu taktikleriniz artık geçerliliğini yitirdi.
Hatırlıyor musunuz,
bir yakınınızın geçirdiği felç hikayesine "bilimsel kanıt" diye, konuyla zerre alakası olmayan, tek bir hastanın Guillain-Barre Sendromu (GBS) vaka raporunu paylaştınız?
O alakasız "kanıtınızın" yalan olduğu yüzünüze vurulunca derin bir sessizliğe büründünüz.
Hatırlıyor musunuz,
aşıların içinde "Glutaraldehyde" var diye ortaya büyük bir yalan attınız? Size resmi belgelerle, bu kimyasalın aşılarda olmadığını kanıtladık. O kanıtı da görmezden gelip başka bir dala atladınız.
Şimdi de o eski, çürümüş taktiklerinize geri dönmüşsünüz: Bayat haberleri cımbızlayıp "yeni kanıt" diye sunmak.
Paylaştığınız o CNBC haberi ve FDA gözlemi Aralık 2020 tarihli. Tam 5 yıl öncesinin, daha yolun en başında yapılan ilk "acaba" değerlendirmesi. O tarihten bu yana MİLYARLARCA doz aşı yapıldı ve bilim, sizin gibi gazete kupürlerine takılıp kalmadı, ilerledi.
İşte o ilerlemenin en net, en ezici kanıtı da burada. Bu, sizin asla okumayacağınız ve anlayamayacağınız türden, onlarca çalışmayı bir araya getiren bir sistematik derleme ve meta-analizdir:
KANIT:
Çalışma: Bell's Palsy following SARS-CoV-2 infection and vaccination: A systematic review and meta-analysis
Dergi: Journal of Traffic and Transportation Engineering (2023)
Sonuç: Bu dev analiz şunu kanıtlıyor: COVID-19 hastalığı geçirenlerde Bell Felci görülme riski, COVID-19 aşısı olanlara kıyasla 3.23 kat daha fazladır.
Link: https://t.co/6S0nWpMCfU
Yani bilim, en güçlü kanıt seviyesinde diyor ki: ASIL RİSK VİRÜSÜN KENDİSİDİR. AŞI, SİZİ BU RİSKTEN KORUYAN BİR KALKANDIR.
Ama sizin asıl sorununuz bu değil. Asıl sorun, paylaştığınız 5 yıllık haberin bile en önemli cümlesini, yani FDA'in vardığı asıl sonucu kasten kesip atmanız:
"...FDA, BİLGİLENDİRME BELGELERİNDE, 'ŞU ANDA MEVCUT BİLGİLER, AŞIYLA NEDENSEL BİR İLİŞKİ BELİRLEMEK İÇİN YETERLİ DEĞİL' DİYE YAZDI..."
Yani, sizin "kanıt" diye sunduğunuz belge bile "KANIT YOK" diyor. Siz, belgenin içindeki uyarıyı alıp, belgenin vardığı asıl sonucu halktan gizliyorsunuz.
Bu yaptığınızın adı gazetecilik değil, halkı kandırmaya yönelik bilinçli bir manipülasyondur.
Stratejiniz artık çok net, Alpaslan Bey:
Sorun, cevabı görmezden gelin, konuyu değiştirin, cevap vereni tehdit edin, sonra da en başa dönün.
Bu bir bilgi arayışı değil, bir propaganda döngüsü. Benim ve meslektaşlarımın sunduğu kanıtlara verecek tek bir bilimsel cevabınız yok. O yüzden kişisel bilgilere, özel hayata ve tehditlere sığınıyorsunuz. Ama o sığınak da sizi gerçeklerin ağırlığından saklayamaz.
Söz verdiğim gibi popüler dezenformasyonlar üzerine haftalık twitter makale serisini başlatıyorum. İlk konu otizm ve çocukluk çağı aşıları üzerine. Daha fazla kişiye ulaşması için paylaşırsanız sevinirim.
İyi okumalar...
https://t.co/Rl27La6ly2