"Marseille est Antifasciste"
(Marsilya Antifaşisttir)
İki futbolcumuzun yaptığı işaret Marsilyalı ünlü Fransız rapçi Jul ile özdeşleşen ve Marsilya sokak kültürünü temsil eden ikonik bir simgedir.
MARSİLYA
✊ Marsilya, Akdeniz'in en büyük liman kentidir. Yüzyıllardır Afrika, İtalya ve Orta Doğu'dan gelen göçmenlerin merkezidir.
✊ Antifaşist Sol Duruş: Marsilya'nın en büyük taraftar grupları (Commando Ultra 84 ve South Winners gibi) kendilerini açıkça solcu, sosyalist ve antifaşist olarak tanımlar.
✊ Irkçılık Karşıtlığı: Tribünlerinde sık sık sol siyasi semboller, Che Guevara bayrakları ve ırkçılık karşıtı pankartlar açılır. Kendilerini "Fransa'nın dışlanmış halkı" olarak görürler.
LYON
✊ Lyon, daha muhafazakar, zengin ve Fransız geleneklerine bağlı bir şehirdir.
✊ Aşırı Sağcı Gruplar: Lyon tribünlerinin köklü ve etkili grubu Bad Gones, tarihsel olarak sağcı, faşist bir çizgiye sahiptir.
✊ Fransız Milliyetçiliği: Lyon tribünlerinde Fransız milliyetçiliği ön plandadır.
✊ Geçmişte bu gruptan ayrılan bazı radikal alt grupların açıkça aşırı sağcı ve yabancı karşıtı eğilimleri olmuş, bu durum Marsilya'nın çok kültürlü yapısıyla doğrudan bir nefret ilişkisi doğurmuştur.
(Görseller: Marsilya Tribünleri)
Bu adam Las Vegas’ın en korkulan kumarbazı.
Her pazar günü 2.000.000 dolarını çerez parası gibi riske atıyor.
Ama asıl ilginç olan bu değil.
Nasıl bahis yaptığı.
Adamın adı Billy Walters.
Maçlardan 1 saat önce, telefon ve ekranlarla dolu bir duvarın karşısına geçiyor.
Aslında kendisi bahis oynamıyor. Zaten asıl olay burada.
Ortakları, bahis ofislerinin içinde “Jbird” ve “Wolfman” gibi sahte isimlerle oturuyor.
Walters onları aradığı anda emirler saniyeler içinde piyasaya iletiliyor.
Analistleri ise 30 yıldır onun için çalışan matematikçiler.
Hava durumu, sakatlıklar, oran hareketleri, istatistikler…
Her şeyi modelliyorlar.
Ve yalnızca Walters bütün tabloyu görüyor.
Çünkü o takımları hisleriyle seçmiyor.
Bahisçilerin yanlış fiyatladığı maçları matematikle buluyor.
Oranların yanlış olduğunu düşündüğünde milyonlarca doları masaya koyuyor.
Diğer bahisçiler onun bir bahsin arkasında olduğunu fark ettiği anda ise o bahsi almaktan korkuyorlar.
Bu yüzden Walters’ın en büyük silahı sadece matematik değil.
Görünmez kalmak.
30 yıl boyunca.
O şansına güvenen bir kumarbaz değil. Sayılarla çalışan bir bahis makinesi.
Aşağıya bu adamın 10 dakikalık belgeselini Türkçe altyazılı şekilde bırakıyorum. Mutlaka izlemenizi tavsiye ederim.
Nasıl yani? Biri bana 5 yaşındaki çocuğa anlatır gibi anlatabilir mi? Fenerbahçe 18 yıldır Şampiyonlar Ligi'ne gidememesine rağmen ve 14 yıldır şampiyon olamamasına rağmen Avrupa'da Türkiye'ye en çok puan katkı sağlayan takım mı ve Avrupa sıralamasındaki en yüksek yerde bulunan Türk takımı mı? Lütfen biri bana anlatabilir mi?
Zafer Gecesi
Fenerbahçe'nin Lyon zaferiyle birlikte ülke puanında büyük bir sıçrama yapıyoruz. Devler Ligi'nde yolumuza iki takımla devam ederken en yakın rakibimiz Çekya ile puan farkını 4,75'e çıkarıyoruz.
Bu puan aynı zamanda önümüzdeki sezon elimizi çok güçlendirecek.
Fenerbahçe Yükseliyor
Sarı-lacivertliler bu sonuçla takım sıralamasında da 28. sıraya yükseldi.
Gözler Perşembe Akşamında
Perşembe akşamı temsilcilerimiz Trabzonspor ve Beşiktaş'ın Avrupa Ligi play-off maçlarında ülke puanına katkı sunması bu haftadan tek beklentimiz.
#ülkepuanı
Bazı Marsilya Taraftarlarının X Paylaşımları
“Bu ırkçı takımı yendiğiniz için teşekkürler”
“En az Marsilya yenmiş kadar sevindim”
“Hem yenildiler hem dayak yediler”
“2.takımım artık Fenerbahçe”
“Başka istediğiniz bir futbolcu varsa hemen verelim”
#Fenerbahçe
WAHHH !! 😳 Voilà pourquoi l'après-match a dégénéré !! ⬇️
Les images complètement DINGUES du moment où un membre du staff de l'OL s’est jeté sur Matteo Guendouzi.
Les sanctions risquent d'être extrêmement sévères.
Mattéo Guendouzi s'explique: "ils ont insulté ma mère et ma famille plus de 90 minutes, pour moi c'était irrespectueux, si après on ne peut pas célébrer comme on veut le faire, je trouve ça dommage"
Mattéo Guendouzi is a maniac! I’ve never seen any player in my life rattle thousands of fans and opposition players like this. Incredible and unbelievable! 😂
🚨🚨 La réaction de Samuel Umtiti sur L’ATTITUDE DE MATTEO GUENDOUZI 🇫🇷 :
« ÇA FAIT PARTIE DU FOOTBALL de chambrer. Il a joué à l’OM, c’est normal qu’il y ait cette rivalité là. MAIS IL FAUT QUAND MÊME RESTER MESURÉ À UN CERTAIN MOMENT. 🫤
C’est bien de chambrer une fois, deux fois, MAIS LÀ ON A VU IL NE VOULAIT LIMITE PAS S’ARRÊTER. AU BOUT D’UN MOMENT, STOP. Tes coéquipiers te disent de rentrer aux vestiaires. RENTRE !
Quand tu vois que ça dégénère, TU AS DE LA MATURITÉ ET TU RENTRES…
Il n’a pas non-plus tapé quelqu’un mais il sait que son comportement peut faire dégénérer les choses et c’est ce qu’il s’est passé ce soir… »
🎙️ @AfterRMC
Atatürk'ün okuduğu kitaplar erişime açıldı. Kim yaptı ise binlerce teşekkür ediyorum. Atatürk'ü eleştiren cahil zübükler bir şey anlar mı bilmem ama, bizi mutlu etti şimdiden.
#deprem#OLvFB#Nepal
Güya 'tarım işçisi' olarak gittikleri
köyde, 30 kişi birleşip köyden 2 ergeni
öldüresiye darp ediyolar. Bunun
üzerine köylü ayaklanınca, "ırkçı
saldırıya uğradık" yalanını organize bir
şekilde dolaşıma sokuyolar. Tabi bizim
ılk götlü solcular ile tasmasını Ab-d'nin
eline teslim etmiş ciasal islamcılar da
bu şerefsizlerin sesi oluyorlar‼️😡
Por mucha agua que bebas, no eliminarás el ROSTRO HINCHADO ni la retención de líquidos si no limpias tu hígado.
Empieza por comer estos 7 alimentos a diario:
Şaka bir yana, iki kitap aslında birbirine rakip olmaktan çok aynı hikayenin farklı katmanlarını anlatıyor.
Daron Acemoğlu (@DAcemogluMIT), Hangi Liberal Demokrasi? (@dogan_kitap) kitabında liberal demokrasilerin neden krize girdiğini soruyor. Ona göre liberal demokrasi bir zamanlar yalnızca hak ve özgürlük değil, refahın daha adil paylaşılmasını, iyi kamu hizmetlerini ve insanların siyasette söz sahibi olmasını da vaat ediyordu.
Fakat otomasyon ve küreselleşmeyle birlikte iyi ücretli ve saygın işler azaldı. Üniversite mezunu kesimler ekonomik ve kültürel olarak güçlenirken geniş kitleler yalnızca gelir değil, statü ve söz hakkı da kaybetti. Liberal siyaset ise bu sorunlara ortak refahı yeniden kurarak cevap vermek yerine giderek daha teknokratik ve üstten konuşan bir hale geldi. Acemoğlu’na göre otoriter siyasetin yükselişinde bu kopuşun önemli bir payı var.
Çözüm olarak liberalizmden vazgeçmeyi değil, çalışan kesimleri yeniden merkeze alan bir liberalizmi öneriyor: İyi işler, güçlü kamu hizmetleri, topluluk, siyasal katılım ve paylaşılan refah… İnsanların değerlerini yukarıdan değiştirmeye çalışan toplum mühendisliği yerine, toplulukların söz sahibi olduğu ve değişimin müzakere yoluyla aşağıdan geliştiği bir düzen.
İnsan Doğası Üzerine (@AkademimKitap) ise meseleye biraz daha geriden başlıyor: Bu kurumları kuran, onlara güvenen, zaman zaman da onları yıkan insan nasıl bir varlık?
Benim temel iddiam, insanın ne doğuştan bencil bir kurt ne de kültürün istediği gibi şekillendirebileceği boş bir levha olduğu. İnsan, biyolojik eğilimleriyle kültürel mirasının birlikte şekillendirdiği bir varlık. Yakınlarımızla dayanışmaya, grubumuzu korumaya ve tehdit karşısında güçlü liderler aramaya yatkınız. Ama yabancılarla iş birliği yapmayı, farklılıklara tahammül etmeyi ve büyük toplumlar kurmayı da kültür ve kurumlar sayesinde öğrenebiliyoruz.
Bu genel çerçevenin içinde iki kitap arasında özellikle özgürlük, otoriterleşme ve yapay zeka konularında çok somut paralellikler var.
İlk güçlü paralellik özgürlük tanımında ortaya çıkıyor. Acemoğlu, özgürlüğün yalnızca devletin veya başka insanların bize karışmaması olmadığını söylüyor. İşini kaybettiğinde ailesinin aç kalacağından korkan bir insan kağıt üzerinde özgür olabilir ama gerçekte patronunun karşısında bağımsız hareket edemez. Bu nedenle özgürlük, ekonomik güvenceyi, kamu hizmetlerini ve insanların kendilerini yöneten kurallarda söz sahibi olmasını da gerektiriyor. Acemoğlu bunu “tahakküm altında olmamak” üzerinden açıklıyor.
Benim kitapta da özgürlüğü, bütün zincirlerden kurtulmak olarak tanımlamıyorum. Biyolojik eğilimlerimiz, yetiştiğimiz kültür, içinde yaşadığımız kurumlar ve kullandığımız teknolojiler seçimlerimize sürekli sınırlar çiziyor. Özgürlük, bu sınırların hiç olmaması değil; onları fark ederek hangi adımı atacağımıza karar verebilmek. Bazen öfkeyle yazdığımız bir mesajı göndermeden silmekte, bazen de bize sunulan seçeneklerin baştan başkaları tarafından belirlendiğini fark etmekte ortaya çıkan küçük ama gerçek bir hareket alanı.
Dolayısıyla iki kitap da yalnızca seçme hakkına sahip olmayı yeterli görmüyor. Acemoğlu özgürlüğün ekonomik ve siyasal koşullarını, ben ise psikolojik ve kültürel koşullarını öne çıkarıyorum. Güvencesizlik, baskıcı kurumlar veya görünmez biçimde yönlendirilen bir bilgi ortamı varsa, teorik olarak var olan özgürlük pratikte oldukça daralabiliyor.
İkinci önemli paralellik otoriterleşme konusunda. Acemoğlu, iyi işlerini, toplumsal statüsünü ve siyasetteki sesini kaybeden insanların liberal demokrasiden neden uzaklaştığını anlatıyor. İnsanların yaşadığı ekonomik ve kültürel kayıplar ciddiye alınmadığında, “Sizi yeniden görünür ve güçlü kılacağım” diyen otoriter liderlere geniş bir alan açılıyor.
Benim kitap ise bu sürecin psikolojik tarafına odaklanıyor. Tehdit ve belirsizlik arttığında insanlar güvenliği özgürlüğün önüne koymaya, güçlü ve cezalandırıcı liderleri desteklemeye daha yatkın hale geliyor. Sadakat, otoriteye saygı ve grup bağlılığı toplumları bir arada tutabilir fakat farklı gruplar tehdit olarak gösterildiğinde aynı değerler dışlamanın ve baskının aracına dönüşebilir.
Üstelik bu risk yalnızca geleneksel veya muhafazakar değerler için geçerli değil. Zararın önlenmesi, adalet, eşitlik ve hatta özgürlük gibi ilkeler de güçlü kurumlar ve denetim olmadığında baskıcı uygulamaları meşrulaştırmak için kullanılabilir. Acemoğlu’nun toplum mühendisliği eleştirisiyle benim kitapta savunduğum bu nokta doğrudan kesişiyor: Amaç ne kadar iyi görünürse görünsün, küçük bir grubun toplumu kendi doğrularına göre yukarıdan şekillendirmesi özgürlüğü kolayca daraltabilir.
İki kitabı birlikte okuyunca otoriterleşmenin daha tamamlanmış bir resmi ortaya çıkıyor. Acemoğlu ekonomik güvencesizliğin, statü kaybının ve siyasal temsil eksikliğinin nasıl bir zemin hazırladığını gösteriyor. Benim kitap ise bu zeminin korku, grup psikolojisi ve güçlü lider arayışı üzerinden nasıl otoriter tercihlere dönüşebildiğini açıklamaya çalışıyor. Biri toplumsal koşulları, diğeri bu koşullar altında çalışan zihinsel mekanizmaları ele alıyor.
Üçüncü güçlü paralellik yapay zeka konusunda. Acemoğlu, teknolojinin yönünü kaçınılmaz bir kader olarak görmüyor. Yapay zeka yalnızca insan emeğinin yerine geçecek şekilde geliştirilirse eşitsizliği ve çalışan kesimlerin güç kaybını artırabilir. Bu yüzden insanların yerini alan değil, onların bilgi ve becerilerini geliştiren, yeni ve nitelikli işler yaratmaya yardımcı olan çalışan yanlısı bir yapay zeka öneriyor. Yapay zekanın hangi yönde ilerleyeceğini de şirketlerin tercihleri kadar vergiler, teşvikler, rekabet düzenlemeleri ve kamu politikaları belirliyor.
İnsan Doğası Üzerine’de ise yapay zekayı yazı, matbaa ve internet gibi kültürel evrimin yönünü değiştiren yeni bir eşik olarak ele alıyorum. Yapay zeka bilgiye erişimi genişletebilir ve kolektif zekayı güçlendirebilir. Ama aynı zamanda mevcut önyargıları büyütebilir, insanların karşılaştığı bilgileri görünmez biçimde filtreleyebilir ve otoriter yönetimlere çok güçlü gözetim imkanları sunabilir.
Burada özgürlük tartışması yeniden karşımıza çıkıyor. Bir filmi, haberi veya siyasi görüşü kendimiz seçtiğimizi düşünebiliriz fakat önümüze gelen seçenekler algoritmalar tarafından sıralanmışsa karar alanımız çoktan şekillendirilmiştir. Acemoğlu da yapay zeka ve sosyal medya sistemlerinin farklı fikirlerin denenmesini, insanlar arasındaki iletişimi ve kolektif bilginin gelişmesini zayıflatabileceği uyarısında bulunuyor.
Dolayısıyla iki kitapta da teknoloji kendi başına iyi veya kötü değil. Sonucu, onu kimin geliştirdiği, hangi amaçla kullandığı ve hangi kurumların denetlediği belirliyor. Kapsayıcı ve şeffaf kurumlar yapay zekayı insanların kapasitesini artıran bir araca dönüştürebilir; gücün dar bir çevrede toplandığı kurumlar ise aynı teknolojiyi işsizliğin, yönlendirmenin ve gözetimin aracı haline getirebilir.
Peki hangisi haklı çıkacak?
Bence Acemoğlu liberal demokrasinin hareket alanının ekonomik ve siyasal olarak neden daraldığını; ben ise bu koşullar altında yaşayan insanın neden bazen duvar, bazen köprü inşa ettiğini anlatmaya çalışıyorum. Acemoğlu’nun kitabında ağırlık siyasal ekonomi ve kurumlarda, benimkinde ise psikoloji ve kültürel evrimde. Bu iki düzeyi birlikte düşünmeden özgürlüğü, otoriterleşmeyi veya yapay zekanın geleceğini tam olarak anlamak zor görünüyor.
Bu arada, şu sıralar İnsan Doğası Üzerine’nin yaklaşık iki-üç katı uzunluğunda, kapsamı genişletilmiş İngilizce bir versiyonunu yazıyorum. Bu yeni kitapta psikoloji ve kültürel evrim çerçevesinin yanında siyasal ekonomiye de daha fazla yer vererek birey, kültür, teknoloji ve kurumlar arasında bir köprü kurmaya çalışacağım. Acemoğlu’nun kitabı, bu bağlantıları daha geniş bir tarihsel ve kurumsal zeminde düşünmek açısından benim için oldukça değerli bir kaynak olacak.
Kendi alanımdan hareketle sorduğum bazı soruların siyasal iktisatta çok daha kapsamlı biçimde ele alındığını görmek de ayrıca öğretici. Özgürlük, topluluk, ortak refah, teknoloji ve otoriterleşme gibi meselelerin farklı disiplinlerde aynı dönemde öne çıkması tesadüf olmayabilir. Belki de zamanın ruhu, hepimizi kendi alanlarımızdan benzer sorular üzerinde yeniden düşünmeye çağırıyor.
Emre Hoca'ya (@urbanhobbit) bu düşünce egzersizini yapmama imkan verdiği için çok teşekkür ediyorum. Baykuş'a selamlar :)