@ferhatttunc Barışın dili 16. yy kanlı ittifakları olamaz. Y.S. ve İ.B. referansı, Alevi toplumunun tarihsel travmalarını görmezden gelmektir. Önder kültünün getirdiği bu fanatizm yüzünden, haklı eleştiriler dinlenmek yerine sürekli başka yerlere çekilip saptırılıyor.
@ddurgun68@AyferStump@ddurgun68@AyferStump Aleviler barıştan yanadır; ancak barışın dili 16. yy kanlı ittifakları olamaz. Y.S. ve İ.B. referansı, Alevi travmalarını yok saymaktır. Önder kültü yüzünden bu kaygılarla yüzleşmek yerine konu whataboutism ile saptırılıyor
@EdemirHuseyin@Arca2121 Dersim’de yaşayan Aleviler kendilerini Kırmanc olarak tanımlar. Bununla birlikte kendisini Kürt Alevi veya Zaza Alevi olarak tanımlayanlar da bulunur. “Zaza” tanımı, Sünni nüfusu ifade etmek için de kullanılır. Ayrıca Kirmancki/Zazakî, bir lehçe değil ayrı bir dildir
DEM Parti yöneticileri Öcalan'ın eleştirilmesinden rahatsız oluyor.
Oysa Öcalan'ın parti tarafından da eleştirilebilmesi gerekir.
"Tek adam rejimi"ne muhalefet edip,"eleştirilmesi dahi düşünülemez tek adam, yanılmaz lider" kültüne sarılarak nasıl demokrasi mücadelesi verilecek?
Mesele İdris-i Bitlisi’den İbaret Değil
İçlerinde benim de imzacı olduğum 53 Alevi aydının bildirisi bir tartışma açtı. Bildiri, Kürt sorununun demokratik ve barışçıl çözümünü destekliyor; Yavuz Sultan Selim ile İdris-i Bitlisi ittifakının bugünün çözüm arayışına örnek gösterilmesine itiraz ediyordu. DEM Parti’nin cevabı ise bu kaygıyı gidermek yerine tartışmayı büyüttü. [1]
DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, bildirideki bazı eski milletvekilleri için “sokaktan alıp getirip milletvekili yaptığımız” dedi; imzacıların aydın kimliğini sorguladı. Ardından, Kürt hareketini ve Öcalan’ı eleştirmenin artık aydınlık ölçüsü olamayacağını söyledi. Daha sonra “sokaktan getirmek” ifadesinin maksadını aşan bir söz olduğunu kabul etti. Fakat sorun tek bir kelime değildi. Seçilmiş insanları parti yönetiminin siyasete bağışladığı kişiler gibi sunmak halk iradesini küçümsemektir. Öcalan eleştirisini gayrimeşru saymak da bir siyasal aktörü tartışılmaz otorite konumuna yükseltmektir. Aydının görevi lidere bağlılık göstermek değil, gerektiğinde kendisine yakın gördüğü hareketi de sorgulamaktır. [1]
İmralı Notları Neden Önemlidir?
Kamuoyuna yayımlanan İmralı görüşme notlarında Öcalan’a atfedilen söz, İdris-i Bitlisi göndermesini basit bir tarih ayrıntısı olmaktan çıkarıyor:
“Şimdi devlet bize terörist gözüyle baksa da yarın en az MHP kadar bu devletin sağlam bir ayağı olacağız… Yavuz, İdris-i Bitlisi’ye beyaz bir kâğıt verir, ne istersen yaz der. Sonuç Ortadoğu kapısını aralar. Bunlar Kürtlerin statüsünü feda etmek anlamına gelmiyor.”
Aynı notlarda, “Yavuz Kürt mirlikleriyle nasıl Ortadoğu’yu kazandıysa öyle kazanıyoruz” deniliyor. Böylece Yavuz–İdris-i Bitlisi ittifakı, devletle bütünleşmenin ve bölgesel güç arayışının tarihsel modeli olarak kuruluyor. [2]
Bu notlar bağımsız ve resmî olarak doğrulanmış tutanaklar değildir. DEM Parti çevreleri metinlerde ekleme ve çıkarmalar bulunduğunu söyledi; ancak doğru ve eksiksiz metni yayımlamadı. İbrahim Kalın hakkında daha önce yalanlanan bir ifadenin yayımlanan başka görüşme notlarında bulunması da genel inkârların tek başına yeterli olmadığını gösteriyor. Bu durum tutanaklardaki her sözün kesinlikle doğru olduğunu kanıtlamaz. Fakat notları bütünüyle yok saymak yerine, Öcalan’ın daha önce yayımlanmış metinleriyle karşılaştırmayı gerektirir. İdris-i Bitlisi öncülüğündeki Osmanlı–Kürt ittifakını dönemin koşullarında “uygun ve başarılı” sayan eski değerlendirmeler, söz konusu tarih okumasının yeni olmadığını ortaya koymaktadır. [2]
İdris-i Bitlisi Tek Başına Değil
Öcalan’ın son dönem söyleminde Medine Vesikası, “Demokratik İslam” anlayışının dayanaklarından biri olarak sunuluyor:
“Demokratik İslam ise, Medine Vesikası’nın ruhuna dönmektir. O sözleşme farklı inançların, halkların ve kültürlerin öz iradesiyle, baskısız bir arada yaşama sözleşmesidir.”
Şeyh Said de 2025 tarihli mesajında, Kürtlüğün iradesine yönelen inkâr politikalarına karşı “güçlü bir duruş” sergileyen tarihsel bir öncü olarak anlatılıyor. Said Nursi ise doğrudan bir övgüden çok, Kürt siyasal tarihinin incelenmesi gereken aktörlerinden biri olarak Öcalan’ın anlatısına dâhil ediliyor. [3]
Buradaki soru açıktır: 21. yüzyıl Türkiye’sinin toplumsal sözleşmesi neden 7. veya 16. yüzyılın dinî ve hanedan ittifaklarında aranıyor? Alevilerin kaygısı tam da bu tarihsel referansların oluşturduğu bütüne yöneliktir. Yavuz Sultan Selim dönemi ve İdris-i Bitlisi, Aleviler açısından soyut isimler değil, toplumsal hafızada ağır izler bırakan bir dönemin simgeleridir.
Bölgesel Konjonktürün Yarattığı Risk
Bu söylemin Ortadoğu’daki yeni çatışma ve bloklaşmaların yoğunlaştığı bir dönemde öne çıkması da göz ardı edilemez. Söylenenleri doğrudan askerî planlamanın kanıtı saymak doğru değildir. Ancak siyasal sözler yalnızca niyetleriyle değil, oturdukları bölgesel zemin ve gördükleri işlevle de değerlendirilmelidir.
İran’daki otoriter ve teokratik rejime karşı çıkmakla İran halkına yönelik dış müdahaleleri meşrulaştırmak aynı şey değildir. İran halklarının demokrasi, laiklik, kadın özgürlüğü ve yurttaşların eşitliği mücadelesi meşrudur. Buna karşılık halkların etnik ve mezhepsel fay hatları üzerinden başka devletlerin vekil gücüne dönüştürülmesi özgürlük değil, iç savaş ve parçalanma getirir. İsrail’in İran sınırındaki Kürt silahlı grupları ve PJAK üzerinden yürüttüğü arayışlara ilişkin uluslararası haberler bu tehlikeyi somutlaştırmaktadır. [4]
Ankara’daki NATO Zirvesi’nin ardından Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın imzalanması da dikkatle izlenmelidir. Taraflar paktın herhangi bir ülkeyi hedef almadığını söylese de Sünni çoğunluklu üç ülkenin askerî iş birliğinin, bölgesel krizlerin ortasında ve dinî simgelerle yüklü bir ad altında kurumsallaşması ciddi sorular doğuruyor. [5]
Dış politikada Sünni-merkezli ve güvenlikçi bir eksen güçlenirken, iç siyasette Yavuz Sultan Selim, İdris-i Bitlisi, Medine Vesikası ve Şeyh Said gibi referansların çözüm dili olarak öne çıkması tehlikeli bir söylemsel çakışma yaratmaktadır. Türkiye mezhepçi bloklaşmaların ne askerî ne de söylemsel zemini olmalıdır.
Asıl soru şudur: Türkiye’ye hangi gelecek öneriliyor?
İçlerinde benim de bulunduğum 53 imzacı Kürtlerin haklarına ya da barışa karşı değildir. İtirazımız, bir halkın hakları savunulurken başka bir toplumun tarihsel travmalarının çözümün referansına dönüştürülmesinedir. Kimsenin Alevilere “bundan rahatsız olmayın” deme hakkı yoktur.
Kürt sorununun çözümü için İdris-i Bitlisi’ye, Medine Vesikası’na, Şeyh Said’e veya Said Nursi’ye ihtiyaç yoktur. Türkiye’nin elinde daha çağdaş ve kapsayıcı bir zemin vardır: laiklik, demokratik hukuk devleti, yurttaşların eşitliği ve halk egemenliği.
Barış, 16. yüzyılın mezhep ve hanedan ittifaklarını 21. yüzyılda yeniden üretmekle değil, laik, demokratik Cumhuriyet düzeninde kurulur.
Mahmut Aslan- 03.09.2026
Not: Daha uzun ve kaynakçalı versiyonunu da hazırladım. Onu da yayınladığı zaman paylaşırım.
Kaynakça
[1] BirGün, 31 Ağustos 2026, Alevi Aydınlar Bildirgesi; T24, 2–3 Eylül 2026, Tuncer Bakırhan’ın açıklamaları ve sonraki düzeltmesi.
[2] Rastî Haber, 19 ve 23 Ağustos 2026, kamuoyuna yayımlanan İmralı görüşme notları; soL Haber, Bianet ve Serbestiyet, 24–26 Ağustos 2026, tutanaklara ilişkin yalanlama ve tartışmalar; Kürd Araştırmaları, 1 Aralık 2025, “Bitlisî’nin ‘Mezhep Savaşı’: Bedirxan, Dr. Şıvan ve Öcalan.”
[3] Bianet, 25 Aralık 2025, Medine Vesikası mesajı; Bianet, 27 Haziran 2025, Şeyh Said mesajı; Hürriyet, 23 Mart 2013, Said Nursi ve Nur hareketine ilişkin görüşme kaydı.
[4] Reuters, 6 Mart 2026, İsrail’in İran sınırındaki Kürt silahlı gruplarına ve PJAK’a yönelik desteğine ilişkin haber; Mark J. Gasiorowski ve Malcolm Byrne (haz.), Mohammad Mosaddeq and the 1953 Coup in Iran; Pierre Razoux, The Iran-Iraq War.
[5] NATO, 8 Temmuz 2026, Ankara Zirvesi Bildirgesi; Euronews Türkçe, 7 Ağustos 2026, Mekke Ortak Savunma Anlaşması; Reuters, 31 Ağustos 2026, ortak sekretarya; Associated Press, 8 Ağustos 2026, anlaşmanın hedeflerine ilişkin açıklamalar.
Tuncer Bakırhan’a Cevabımdır
Bir grup Alevi aydınının yayınladığı ortak bildirge üzerine, DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan’ın katıldığı bir televizyon programında yaptığı açıklamalar, adeta Alevilerin çekincelerinde ne kadar haklı olduğunu kanıtlar niteliktedir. Çok fazla detaya girmeden, Sayın Bakırhan’ın bu konuşmasındaki bazı vahim ifadelere yanıt vermek istiyorum.
Sayın Bakırhan, bir grup Alevi aydınının yaptığı bu açıklamayı süreç karşıtı gibi sunarak "sabotaj" olarak nitelendirmeniz kabul edilemez. Bu yaklaşımınız iki ihtimali doğuruyor: Ya bildirgeyi hiç okumadınız ya da tamamen demokratik bir zeminde yükselen bu haklı itirazları "süreç karşıtlığı" üzerinden kriminalize ederek değersizleştirmek istiyorsunuz.
Yavuz Sultan Selim ve İdris-i Bitlisi ittifakı vurgusuna dair verdiğiniz kaçamak yanıt ise dikkat çekicidir. "Kesinliği doğrulanmamış bir metin" diyerek Abdullah Öcalan’ın böyle bir referansı olmadığını ima etmeye çalışıyorsunuz. Bir an için bunun doğru olduğunu kabul edelim. Bunun için dolambaçlı yollara sapmanıza, lafı dolandırmanıza hiç gerek yok. Çıkıp açıkça, "Biz Yavuz ile Bitlisi ittifakını tarihi bir referans olarak görmüyoruz. Böyle bir referansın Alevilerde, Ermenilerde, Süryanilerde ve Ezidilerde haklı kaygılar yarattığının farkındayız" diyebilseydiniz, zaten ortada bir sorun kalmazdı.
Konuyu netleştirmek adına size açıkça soralım: Siz, tarihte yaşanan Yavuz ve Bitlisi ittifakı ile bu ittifakın getirdiği yıkıcı sonuçlar hakkında ne düşünüyorsunuz? Sizce bu ittifak, ortak ve demokratik bir gelecek için referans alınabilir mi? Korkarım ki siz, bu soruya İmralı’dan bir yanıt veya onay gelmeden kendi özgür iradenizle yorum yapamazsınız.
Zaten mülakatta imza attığınız en korkunç ve talihsiz değerlendirme de tam olarak bu noktada ortaya çıkıyor. Kendi ifadelerinizle aynen şöyle diyorsunuz:
"İdris-i Bitlisi tarihten birisidir, iyilikleriyle kötülükleriyle ortadadır. Yavuz Sultan da Osmanlı'nın bir sultanıdır, padişahıdır. Yani ikisinin de aynı kelime içinde geçiyor olması Alevi karşıtı bir şey yorumlamayı da ben bir bağını kuramıyorum."
Sayın Bakırhan, siz gerçekten Yavuz ile İdris-i Bitlisi ittifakının Aleviler için ne anlama geldiğini, hafızalarda nasıl bir yara açtığını bilmiyor musunuz? Bu ittifakın sonucunda katledilen on binlerce Alevinin tarihsel gerçekliğinden habersiz misiniz? "Bağ kuramıyorum" diyerek, aslında Alevilerin tarihsel travmalarını ve bugünkü haklı kaygılarını ya hiç anlamıyorsunuz ya da bilinçli bir şekilde görmezden geliyorsunuz.
Bildirgede ifade edilen endişe son derece berraktır. Aleviler elbette silahların devreden çıkmasını ve şiddetsiz, demokratik bir çözüm sürecinin inşa edilmesini savunuyor. Ancak bu süreç yürütülürken, Alevilerin ve bu coğrafyanın kadim halklarının tarihsel katliamcı referanslarla yok sayılmasına ve yeni mağduriyetlerin kapısının aralanmasına sessiz kalmamızı bekleyemezsiniz.
Bu basit kaygıyı anlamak ve gidermek yerine, kendi tabirinizle "ucuz siyaset" yapıyor; metne imza atanları kategorize ederek, ayrıştırarak itibarsızlaştırmaya çalışıyorsunuz. Üstelik hızınızı alamayıp, "Sokaktan alıp getirip milletvekili yaptıklarımız... Neresi aydın onu da bilmiyorum" deme cüretini gösteriyorsunuz. Sayın Bakırhan, küçümseyici ve kibirli bir edayla kurduğunuz bu cümleler, aslında Alevilere ve Alevi aydınlarına yönelik gerçek bakış açınızı ele veren talihsiz bir itiraftır. Hiç kimse Alevileri "sokaktan toplanıp lütuf verilmiş" figürler olarak göremez.
Alevilerin bu süreçte yer alan aktörlerden beklentisi son derece nettir: Yavuz-Bitlisi ittifakı hakkında dolambaçsız, net ifadeler kullanın ve empati kurarak bu toplumun haklı kaygılarını anlamaya çalışın. Bizler ne DEM Parti karşıtıyız ne de iddia ettiğiniz gibi barış sürecinin karşısındayız. Biz, gerçek bir barışın ancak ve ancak tüm farklılıkların birer zenginlik olarak kabul edildiği, etnik ve inançsal hakların anayasal güvence altına alındığı adil bir zeminle mümkün olacağına inanıyoruz.
Yaşar Kaya
“500 yıl öncesini konuşmayın 90 yıl öncesini konuşun” diyorlar çünkü o dönemdeki rollerini ve paylarını biliyorlar. 90 yıl öncesine konsantre olun diyorlar çünkü 90 yıl önceki failler ile düşmandılar. “Ondan önceki 400 yılı yok sayın,” diyorlar çünkü failler ile ortaktılar.
Öcalan'ın İdris-i Bitlisi analizi yeni değil, en azından benim bunları eleştirmem de yeni değil. Öcalan 1993 ve 2004'te Bitlisi için "Osmanlı'nın ajanı" derken, 2012'de Osmanlı Sarayı ile Kürt beylikleri arasında iyi ilişkilerin mimarı olarak terfi ettirmişti. O tarihten sonra da defalarca bu konu Erdoğan-Bahçeli ikilisinin "Türk-Arap-Kürt Kardeşliği" projesine referans kabilinden metinlere, konuşmalara yedirildi. Yeni olan, bu analojiyi eleştirmenin "barış karşıtlığı" ve daha ötesi "nankörlük", "sadakatsizlik" olarak nitelenmesi. Yakında Öcalan'ın tezlerini eleştirenlerin "yanına bırakılmaması" gelecek herhalde.😡
DEM Parti -AKP'nin tavrı malum- şu sorulara cevap vermelidir:
1514 yılındaki "Türk-Kürt ittifakı" ya da Yavuz-Bitlisli İdris anlaşması, en az 40 bin Alevinin kanı pahasına mıdır?
Bu anlaşmayı 21. yüzyılda hâlâ savunuyorlar mı?
Konuyu hiç saptırmadan bunlara cevap verilmelidir.
Modernite öncesi Şafii Kürtler’in Tarihini, Alevi Kürtler’e kimse “Ortak tarih” diye, “İdrisi Bitlisi’yi” Alevi Kürtler’e ve Dersimliler’e ortak tarihsel şahsiyet diye lütfen anlatmasın.
Aynı dili veya dilleri konuşmak tek ulus/millet olmaya yetmez. Ortak dilden ziyade Ortak Hikayeler, millet bilincini doğurur. Modernite öncesi dönemde kimse şimdiki gibi Türk/Kürt kimliği algısı da aramasın çünkü modernite öncesi dönemde İnançsal kimlikler vardı etnik kimliksel bir tarih yoktu, etnik kimlik düşüncesi de yoktu. Dolayısıyla Şafii Kürtler ile Alevi Kürtler’in ortaklaşa hikayeleri modernite döneminde Şafii Kürt kimliğinin seküler kimliğe evrilmesi, sol/sosyalist düşüncelerle söz konusu olmuş böylece Alevi Kürtler ile ilk ortak hikayeler ancak son 50-60 yılda ortaya çıkabilmiştir. Bu durum aynı şekilde Sünni Türkler ve Alevi Türkmenler içinde geçerlidir.
Tarih’in Öğrencisi
Cihan Söylemez
DEM Eşbaşkanı Tuncer Bakırhan Alevi Aydınlar Bildirgesi’ne imza atan eski DEM’li vekiller için, “sokaktan alıp getirip milletvekili yaptıklarımız, hangi aydın kimliği var onu da bilmiyorum” demiş.
Partide milletvekilliği -ve bakanlık- yapmış insanlara bunu diyorsanız, acaba “sokaktaki Kürde” ne diyorsunuz..
Als wir über Ausbeutung ukrainischer Arbeiter*innen in DE geschrieben haben, hat sich kaum ein*e Politiker*in dafür interessiert. Waren ja nur Ausländer im Niedriglohnsektor. Jetzt sind die gleichen Leute "christlich und so wie wir", nur um wiederum andere abzuwerten.
In den Debatten in Deutschland über den Angriffskrieg Russlands gegen die Ukraine werden wieder Dinge erzählt, die mich sehr nerven. Daher möchte ich ein paar Worte dazu verlieren.
1. Es ist von Rassismus die Rede, weil Menschen, die schwarz sind oder für Muslime gehalten...