Bugünkü yazı: Erişim engeli gelmeden lütfen okuyun Sayın Cumhurbaşkanı
https://t.co/yJnU7HSxUw
Cumhurbaşkanı Erdoğan, dün fon skandalıyla ilgili konuştu.
Bugüne kadar ‘Cumhurbaşkanı bilmiyor, danışmanları yanlış yönlendiriyor’ türü tesellilere hiç itibar etmedim.
Ama bu konuşmayı duyunca ‘acaba’ dedim.
Bilmeme ihtimalini ortadan kaldırmak için de bu yazıyı yazmaya karar verdim.
Galiba Cumhurbaşkanımız fon skandalının aslında nasıl bir dolandırıcılık olduğunun tam olarak farkında değil.
Olsaydı böyle konuşmazdı.
Buna ‘fon sayısının yüzde 4,6’sında ortaya çıkan bir sorun’ demez, sorunu ‘bazı insanların borsada üç lirasını otuz lira yaparak fahiş kazanç elde etmesi’ zannetmezdi.
Hayır sayın Cumhurbaşkanı, keşke sorun bir finansal kriz ya da birilerinin açgözlülüğü olsa.
Bu planlı, organize bir biçimde ve kamu gücü kullanılarak 500 bin kişinin dolandırılmasıdır.
Umarım bu yazı önünüze kadar gelmeyi başarır.
Çünkü maalesef bu hesaplaşmayı siz yapmadan hiçbir şey kontrol altında değil.
Bir cerrah titizliğinden söz ediyorsunuz.
Ama cerrah önce hastalığın nerede olduğunu teşhis eder.
Herkes sizden neşteri elinize almanızı ve kanserli hücreleri kesip atmanızı bekliyor.
Bunu ancak siz yapabilirsiniz.
“Kızım Fatıma da olsa“ demenizi bekliyoruz…
Yel Değirmenlerinin Gölgesinde
Türkiye’de siyasetin denklemi basittir: İktidar olmak için oy almak gerekir. Oysa oy alınacak toplum homojen değil. Maşallah, ülkede milliyetçi partiden geçilmiyor.
AKP, yıllar içinde oluşturduğu güçlü siyasal tabanın büyük bölümünü aşırı milliyetçi partilere kaptırmamak için türlü manevralar yapabilir. İktidarını koruma refleksi, demokratikleşme iradesinin önüne geçebilir. Üstelik AKP’nin gitmesi de kendiliğinden sosyal demokrat bir iktidarın geleceği anlamına gelmiyor. İYİ Parti, Zafer Partisi ve Yeni Parti gibi milliyetçi çizgideki partilerle ittifak ihtimali, muhalefetin iktidar hesabında da ayrı bir çelişki yaratıyor.
Sağ siyasetin böylesine güçlü olduğu bir ülkede barışı yönetmek kolay mı?
Demirel’in meşhur sözünü buraya uyarlayalım: Herkes iç meselelerini çözmüş, barış içinde yaşayan demokratik bir ülke istiyor da vermeyen mi var?
Peki, halk barışın neresinde? Hangi siyasal ve zihinsel evrede?
Bunca derin meselenin içinde bir de “Kürt milliyetçiliği” tartışması üretildi. Kürtler hangi ara siyasal erki, devlet gücünü, egemenliği elde etti de eşitlik ve tanınma talepleri milliyetçilikle bir tutulur oldu?
Hâlâ barış diye seslenen Kürtler. Çünkü barışın olmadığı bir coğrafyada kuşaklar boyunca bedel ödemenin ne demek olduğunu biliyorlar.
Öte tarafta kendi siyasetsizliğinin içinde evin hırçın çocuğu rolüne soyunan bir Yeni Parti var. “Siz anlaştınız mı?”, “Sizin yüzünüzden…” diye başlayan cümleler birbirini izliyor.
El insaf! Kürt siyaseti ne yapsın?
Daha da milliyetçi bir koalisyonun iktidara gelmesini mi beklesin? Bir kuşak daha bedel ödeyerek başkalarının siyasal hesaplarının sonuçlanmasını mı beklesin?
Bir halkın geleceği, başkalarının iktidar hesaplarının sonsuz bekleme odası olabilir mi?
Belki de asıl mesele, bu ülkede barışı kimin istediğinden çok, barışın gerektirdiği siyasal değişimi kimin göze alabildiğidir.
Özgür Özel’in “Onu görünce midem bulanıyor” sözleri üzerine düşündüm. Kanımca bu, ihanete uğramış olmanın yarattığı öfkeden çok, kendi siyasi tercihinin sonuçlarıyla yüzleşmenin rahatsızlığı da olabilir.
Siyaset yetkidir. Yetki ise sorumluluktur. Mesele yalnızca seçildikten sonra parti değiştirenlerin ilkesizliği mi, yoksa seçim kazanma hesabıyla aday belirleyen siyaset anlayışının kendisi mi?
Kürt belediyelerine kayyum atanırken neden aynı ölçüde parti değiştirme yaşanmadı? Bu farkı yalnızca kişisel sadakatle açıklayabilir miyiz? Yoksa siyasi aidiyetin, kolektif hafızanın ve bir mücadele geleneğinin gücü mü?
Hani ideolojilerin anlamını yitirdiğini söylüyoruz ya… Belki de asıl mesele ideolojilerin tükenmesi değil, toplumsal karşılığı olan ve çağın ihtiyaçlarına yanıt verebilen bir siyaset üretilememesidir.
İhanetten yakınmak kolay. Peki, o tercihin siyasi sorumluluğunu kim üstlenecek?
#SONDAKİKA Özgür Özel'den Cemil Tugay'a:
"Sözlerini görünce midem bulanıyor, tüylerim diken diken oluyor.
Şu genel seçimler ve iktidar değişimi olsun. Ben onun ne saikle oraya gittiğini biliyorum.
Aynı saikle enine boyuna o hesabı ondan sorup burnundan fitil fitil getirmezsem namussuzum. Bu kadar söylüyorum." (NOW)
Sebahat Tuncel’in Avrupa Parlamentosu’ndaki konuşmasını dinlerken bazı sorular üzerinde düşündüm.
Avrupa Parlamentosu’na bir serzeniş mi, bir beklenti mi, yoksa mevcut duruma ilişkin bir değerlendirme mi yöneltiliyor? Belki de hepsi. Ancak asıl merak ettiğim, Avrupa’nın bugünkü dünya siyasetinde nasıl bir muhatap olarak görüldüğü.
Yıllardır aynı talepleri dile getiriyoruz. Peki, Avrupa hâlâ bu talepleri yönelttiğimiz Avrupa mı? Yoksa demokratik ilkeleriyle siyasal çıkarları arasındaki mesafe, beklentilerimizi yeniden düşünmemizi gerektirecek kadar açıldı mı?
Belki de artık Avrupa’yı koruyucu, yol gösterici, aracı ya da hakem olarak görmek yerine, ona başka bir yerden seslenmek gerekiyor:
Sizin çözemediğiniz her mesele, gün gelir sizin de meseleniz olur. Tanıklık ettiğiniz, sessiz kaldığınız, hatta kimi zaman ortak olduğunuz her çözümsüzlük, bir gün kendi kapınızı çalar.
Fransa’daki toplumsal gerilimlere, İspanya’da Gazze için yükselen seslere bakın. Dünya artık birbirinden uzak, kendi içine kapalı coğrafyalardan oluşmuyor.
Kürtler, Araplar, Türkler yalnızca Ortadoğu’da yaşamıyor. Avrupa’nın da yurttaşları, komşuları, toplumsal hayatının birer parçasılar. Birini yalnızca güvenlik meselesi olarak görmek, bir başkasını toplumun çeperine itmek, sorunları sınırların dışında tutmaya yetmiyor.
Avrupa’nın huzuru, orada yaşayan herkesin huzurundan bağımsız olabilir mi?
Barışın ve demokratik çözümün mümkün olduğuna inanan, bu sürecin umut edildiği gibi ilerlemesini isteyen biri olarak meseleye buradan bakıyorum.
Avrupa’dan yalnızca bizim sorunlarımızı çözmesini beklemek yerine, belki de artık şunu söylemek gerekiyor:
Bizim sorunumuz sizin de sorununuz. Çünkü artık hiçbir coğrafyanın çözümsüzlüğü yalnızca kendisine ait değil.
Sayın Baluken haklıdır.Ayrıca Bir medya kuruluşunun iktidara karşı olması, onu kendiliğinden demokrat yapmaz. Türkiye’de iktidara karşı olan herkesin daha haklı, daha demokrat olduğu yönünde neredeyse sorgulanamaz bir kabul oluştu.
Fikri, zikri ne olursa olsun herkesin ifade özgürlüğü savunulmalıdır. Halk TV de hiçbir hukuksuzluğa maruz kalmamalıdır. Ancak bir kurumun hakkını savunmakla, ona demokrasinin ve hukukun temsilcisi olma payesi vermek aynı şey değil.
Halk TV’nin eski CHP geleneğine yakın siyasi çizgisi de bu sorgulamanın dışında tutulamaz. Kayyum uygulamalarında, tutuklamalarda, cezaevi süreçlerinde ve bugünkü barış tartışmalarında Kürt siyasetinin yanında ne ölçüde durdu? Bugün ise Halk TV’nin karşı karşıya kaldığı müdahaleye Kürt siyasetinin etik, demokratik ve ilkeli duruşuyla dayanışma göstererek karşılık vermesi, bu siyasi geleneğin hak ve özgürlüklere yaklaşımını ortaya koyuyor.
Kürtlerin yüzyıllık hak mücadelesinin önemli bir ahlaki dayanağı, adaleti yalnızca kendileri için talep etmemeleridir. Makyavelist ve oportünist siyasete teslim olmama iradesi, bu mücadelenin güçlü yanlarından biridir. Fakat bu tutumun siyasi karşılıklılık bakımından yarattığı sorunları da görmezden gelebilir miyiz?
Ben siyaseti kimin kime karşı olduğuyla değil, kimin hangi ilkeyi, kendisine rağmen savunabildiğiyle değerlendiriyorum.
Etik davranmakla siyasi olarak etkin olmak zorunlu olarak birbirinin karşıtı değildir. Asıl mesele, etik değerlerden vazgeçmeden siyasi güç üretebilmektir. Çünkü bir siyasetin ahlaki haklılığı, onun siyasi etkisini kendiliğinden güvence altına almaz.
İdris Baluken:
📌Ulusalcı basın, Sayın Öcalan’ın açmak istediği yola dair yanlış algılar yerine demokratik toplum ve barış perspektifini öne çıkarsaydı, iktidarın otoriter uygulamalarına karşı ortak bir demokratik hat geliştirilebilirdi.
İstanbul’un Avrupa yakasında çok sayıda ilçede ve Beyoğlu’nda saatlerdir sel götürüyor. Su yok, elektrik yok. Mahsur kalan insanlar kendi imkanlarıyla kurtulmaya çalışıyor. Bitmişlik, çürümüşlük, beceriksizlik her yerde.
Seçtikleri belediye başkanlarını paket halinde iktidara teslim eden, iki vekillik pazarlığı uğruna bütün sözlerinden dönen, her seçimde sahip olduğu üç beş oy için tezgâh açan bir parti… 50 yıldır bütün cinayetlere, saldırılara, tutuklamalara, baskılara ve tehditlere rağmen yerinden bir miskal oynamamış Kürt siyasal hareketinin üyelerinin bastığı yerleri yıkamak yerine yalasalardı belki biraz onur, şeref ve duruş sahibi olmayı öğrenirlerdi.
Bir siyasi partinin toplandığı meydanı sirkeli suyla yıkamak nasıl bir anlayıştır? Zihninizden geçen neydi ki? Kiri pası mı temizliyorsunuz, günahları mı?
Peki, bir sonraki aşama ne? Dile getirebilir misiniz, Yeniden Refah Partisi?
Yeniden Refah Partisi yöneticileri çıkıp açıkça söylesinler: “Bu bir provokasyondur. Bu hadsizliğe imza atanların partimizde yeri olamaz!”
DEM Parti’nin siyaseti mi, teslimiyeti mi enfekte ki bu kadar keskin bir temizliği uygun gördünüz?
➡️YRP’nin ‘sirkeli su’ şovuna DEM Partililerden sert tepki
🗣️Pervin Buldan: “Nefretle, ayrımcılıkla ve ırkçılıkla siyaset yapanlar, tarihe kendi utançlarıyla geçer”
🗣️Tayip Temel: “Dünün mağdurları bugünün faşistleri oluyor”
🗣️Ayşegül Doğan: “Zihinsel kirliliği, ırkçılığı, ayrımcılığı hiçbir şey paklamaz”
🗣️Meral Danış Beştaş: “Asıl temizlenmesi gereken ayrımcı ve ırkçı zihniyettir”
https://t.co/AIRT3VJYlg
Gidenlerin anısına, kalanların acısına, sürgünde sevdiklerinin tabutuna değemeyen ellere, onların son yolculuğuna uzaklardan, bir kamera camının ardından dökülen gözyaşlarına…
🖊️Raşe Pütün yazdı: Daha kaç ömür?
📌"Koca bir ülke, bir uçtan ötekine, sanki hiç kavuşamayacak iki zamanın arasına sıkışmışız"
📌"Birbirimize uzak iki evren gibiyiz. Paralel bile değiliz; teğet dahi geçmiyor hayatlarımız"
https://t.co/yhHi3H1nse
Ruşen Çakır (@cakir_rusen): "Muş'ta şunu bir kere daha gördüm: Türkiye'de Kürtler politizasyon anlamında, siyasallık anlamında çok çok ilerideler. Neleri takip ediyorlar, neleri tartışıyorlar, neleri biliyorlar insanın ağzı açık kalıyor. Yani karşınızda takkesiyle, cübbesiyle birisi ve size bu sürecin en ilginç ayrıntılarını anlatabiliyor, sorabiliyor. Çok ilginç bir durumdu"
➡️ https://t.co/e95ZvcLD0X