Deniz Göktaş'ın gözaltına alınması, ifade özgürlüksüzlüğümüzün yine suratlarımıza haykırılmasıdır. Kimse bunu "öyle yaparsan böyle olur" numaraları ile hafifletmeye kalkmasın. Deniz Göktaş'ın bu durumu asaletle taşıması ve hatta ön görmüş olması da bu durumu daha yutulur kılmaz.
İkinci gösterim Ölü Deniz, bugün 20:00’da, youtube kanalımda yayında.
Harbiye’de çektik, 90 dakika, olduğu gibi, size emanet. sevgiler.
tam şurada olacak: https://t.co/uynn4dJQL5
CANLI BLOG | Avukat Koçoğlu, yanında getirdiği çantayı açtı, içinden 500 bin lira çıkarttı ve mahkeme başkanına seslendi:
"Müvekkilim bugün tahliye edilirse ben de çıkıp 2 yıl sonra hakime rüşvet verdim desem bunu nasıl ispatlayacaksınız? Şu an sizinle baz verdim. Paranın dekontu da burada. Merak ediyorum, kendinizi nasıl aklayacaksınız? Para burada, çanta burada. Ne yapabilirsiniz? Bu insanlar almadıkları rüşvetle yargılanıyor. Benim müvekkilim hakkında rüşvet iddiası yok, neden rüşvetten tutuklandı?"
Sütlaç…
Minnoş bir kız 1,5 yaşında,kısır.
Bir evin bir kedisi olması gerekli.
Sütlaç,üç yavrusuyla terk edildi,korumaya alındı,yavrularını büyüttü,yavrular yuvalandı,kısırlaştı ve şimdi yeni evine gitmesi gerekli.
Yuva arıyoruz.
İstanbul
+90 (532) 377 78 19
+90 (543) 716 67 89
@masum_gozler@Engelsizpati
Çok büyük ve belgeye dayalı iddialar sunuyor Özgür Özel. “Asrın yolsuzluğu” denerek muhalefete görülmemiş bir operasyon yürüten ve sonra da adalet bakanı yapılan savcının malvarlığındaki şaibe iddiaları Türkiye siyasetini tersyüz edecek kadar önemli.
2009 yılında Stanford profesörü Robert Sapolsky, depresyonun sadece bir “zihin hali” ya da “zayıflık” olmadığını, bunun temelde biyolojik bir hastalık olduğunu çarpıcı bir şekilde açıklamıştı. “Kendine gel, güçlü ol” gibi tavsiyelerin neden tamamen anlamsız olduğunu, stresin beyni nasıl yeniden şekillendirdiğini ve biyoloji ile psikolojinin nasıl kesiştiğini gösteren 15 temel ders şöyle:
1. Depresyon üzüntü değildir.
Kötü bir haber aldığında üzülmek ile depresyon aynı şey değildir. Gerçek depresyon, zevk alamama halidir (anhedoni). Hayat düzelse bile beyin bunu hissedemez, hiçbir şeyden keyif alamaz hale gelir.
2. En tehlikeli belirtisi görünmezdir
Anhedoni: Başarıdan, ilişkilerden, güzellikten, ilerlemeden zevk alamama. Hayattan tüm hazzı alan bir hastalığın ne kadar yıkıcı olduğu çok az anlaşılır.
3. Vücut “kapanmıyor”, aşırı çalışıyor
Depresyondaki insanlar bitkin görünür ama içeride:
- Stres hormonları (kortizol) yükselmiştir
- Metabolizma hızlanmıştır
- Sinir sistemi aşırı aktif haldedir
Bu zayıflık değil, sessiz bir iç savaştır.
4. Biyoloji bunu gerçek kılıyor
Depresyon; uyku döngüsünü, iştahı, hormon seviyelerini, beyin kimyasını değiştirir. Bu bir “zihniyet meselesi” değil, diyabet kadar biyolojik bir durumdur.
5. Ödül sistemi çöküyor
Dopamin (zevk), serotonin (duygudurum), norepinefrin (hareket ve motivasyon) sistemleri bozulduğunda:
- Haz kaybolur
- Hareket yavaşlar
- Olumsuz düşünceler döngüye girer
Tek bir neden değil, bütün bir sistem arızasıdır.
6. Beyin gerçek olmadan travma simüle edebilir
En güçlü içgörülerden biri: Kaybı ya da korkuyu sadece düşünmek bile, gerçek bir tehlike kadar stres tepkisi yaratır. Beyin hayal edilen acıyı gerçek acıdan ayırt edemez.
7. Depresyon, korteksin sana karşı dönmesidir
Düşünen beyin (korteks), soyut korkular üretir: gelecekteki kayıplar, varoluşsal endişe, hayal edilen başarısızlıklar… Sonra diğer beyin bölgelerine “bu şu anda oluyor” diye inandırır.
8. Stres, zihin ile biyoloji arasındaki köprüdür
Stres her şeyi birbirine bağlar:
- Yaşam olayları → psikolojik acı
- Hormonlar → biyolojik değişim
- Beyin → davranış
Depresyon tam bu kesişim noktasında oturur.
9. Tekrarlanan stres, yeni normalinizi yeniden yazar
İlk depresyon bir tetikleyici ister. Sonrakiler istemez. Yeterince stres döngüsü yaşayınca beyin “depresyonu öğrenir” ve kendi kendine sürdürülebilir hale gelir.
10. Genetik depresyonu yaratmaz, riski büyütür
Tek yumurta ikizlerinde bile sadece ~%50 örtüşme var. Yani genler kader değil, strese duyarlılık seviyesidir.
11. En önemli formül: gen × stres
Belirli bir gen, stresle birleşmediği sürece depresyon riskini artırmaz. Stres yoksa fark yok; yüksek stres varsa risk çok büyük olur. Çevre, biyolojiyi ateşler.
12. Çocukluk, ömürlük kırılganlığı şekillendirir
Erken yaşta ebeveyn kaybı, istikrarsızlık, güvensizlik gibi deneyimler ömür boyu depresyon riskini artırır. Çünkü çocukluk bize kontrol duygusu mu yoksa çaresizlik mi öğretir?
13. Depresyon, öğrenilmiş çaresizliktir
Kontrol edemediğin acılar yaşayınca beyin sonunda “yaptığım hiçbir şey fark yaratmıyor” sonucuna varır. Kaçış mümkün hale geldiğinde bile denemeyi bırakırsın.
14. Depresyon, içe dönmüş saldırganlıktır
Freud’dan gelen ama hâlâ güçlü bir bakış: Çözülemeyen öfke, suçluluk, pişmanlık dışarıya çıkamadığında içe döner ve kişiyi yok eder.
15. En büyük ve en zararlı yanılgı
“Kendine gel, toparlan artık.”
Sapolsky bunu yerle bir eder: Bunu bir diyabete ya da kansere sahip birine söylemezsiniz. Depresyon da aynı derecede biyolojiktir ama çok daha az şefkat görür.
Sonuç olarak
Depresyon tek bir şey değildir. Beyin kimyası, hormonlar, stres, erken yaşam deneyimleri ve bilişsel döngülerin kesiştiği bir hastalıktır. Bir parçayı kaçırırsan bütünü yanlış anlarsın.
Sanatçıların her türlü kötü alışkanlıkla şeyi açıktan yapmasına bir şey demeyenler Çelik’in insani ve toplumsal açıdan çok güzel bir şeyi açıktan yapmasına ulusal güvenlik meselesiymiş gibi karşı çıkıp saldırıyor.
Bence sanatçılar en çok da bu tür iyi şeyleri açıktan yapmalı ki iyilik yayılsın.
Helal olsun
Kimseye kulak verme ve devamke…
@celikerisci
Geçmişte Vietnam savaşına karşı çıktığı için sektörden dışlanan Jane Fonda, bugün de İran’a saldırıyı kınamak için protestolara katılmış. ‘Esas eejim değişikliği Amerika’ya lazım’ demiş
Tedavisi olmayan hastalara ötanazi uygulanan İsviçre’deki Dignitas Kliniği’nde gerçekleşen bir ötanazi.
Uzun zamandır izlediğim en etkileyici şeydi!
Ötenazi hakkı konusunda ne düşünüyorsunuz?
çok konser yapabilen bir grup değiliz..size yakın yerlere geliyor ve geçiyorsak bu anı yakalamak gerekir diye düşünüyorum.şuraya gelsenize ,buraya gelsenize diyor bizi çağırıyor adam bakıyorum 100 km yakınlıkta..bir otobüse 500 tl verip sevdiği grubu canlı dinlemeyi göze almıyor ,ama sorarsan en büyük hayranınızım diyor..peyk yıllardır bunu yaşar sorun değil.bu işin doğası böyle..
grup sahnelerden uzaklaşır böyle olunca konser yapmanın anlamı olmaz uzak illerde..siz de başka şeyler dinlersiniz..mekanların müzik algısı da değişir..turne yapılamaz hale gelir ülke.
bu şartlarda nasıl 1700 km yol yapacak peyk..size yakın yerlerden geçecek..peyk demek uydu demek..yörüngesine sizin girmeniz lazım yoksa buluşamayız..
popüler olamamış ege kasabalarının birindeyim..gereksiz bir iş için yine çok gereksiz bir adamı bekliyorum..köyün yuvarlak bir meydanı ve meydanın ortasında alakasız bir yere bakan bakımsız Atatürk heykeli var..akşam saatlerine yaklaşıyoruz..ve ben zaten yorgun başladığım günü bi an evvel bitirip bu sıkıcı yerden gitmek niyetindeyim..adamın gelmeyi vaat ettiği kahve burası olmalı..içerde bi kaç okey oynayan masa ve tek tek masaların kenarına ilişmiş ölümünü bekleyen buruşmuş ihtiyarlar var...kahve masaları alındığı günden bu yana boyanmamış ...masaların üstü şark köşeleri için üretilmiş adamın dirseğine batan pütürlü ve hiç moda olamamış ve olamayacak zavallı renklerde yapılmış çin malı örtülerle kaplı...televizyon eski ve sanki çalan olurmuş gibi demir paslı bir kasanın içinde kilitli ve sesi de sonuna kadar açık..haberleri dinleyen bir huysuz ihtiyar haricinde kimsenin seyretmediği...televizyonda seyrettiği herkese ve her duruma küfretmeye meyilli..okey oynayanlar dahil kimse birbirine yüzüne bakmıyor bu kahvede..ta ki ben usta bana bi çay versene deyip meydana bakan ruhsuz bir masaya oturana kadar.. taptaze ve bu kahvenin aksine hayat dolu şahane ve çok iyi demlenmiş çay geliyor..ve çay iyi geliyor...orada bulunanlar uzun ve bakımsız saçlı ve terörist sakallı bu iri adamdan yani benden rahatsız gibiler...70 lerde dondurulmuş hayatlarının içine destursuz dalmış bu adamı merak ediyor gibiler...tv seyreden adam politikacılar ve kürtler ve diğerleri için hep aynı küfürlü kelimeyi söyleyip duruyor..memleketin anasını si.....ler..kalabalık iplemiyor..ve ben hala burdayım ..adam gelemiyor gibi saatinde..insanlar bana sorular soruyor hafiften ''seni ilgilendirmez bak işine hoca ''tarzı cevaplarla savıyorum..bu acaip kılıklı adamın gitmesini ve herşeyin eski haline dönmesini ister gibiler..ama yağma yok..bir de kahve söylüyorum..orta..kahveci kafasıyla tasdikliyor siparişimi..beni bi müddet sonra unutuyorlar.. artık Atatürk büstü kadar bakımsız ve onun kadar ortama yabancıyım..kahvemi içiyorum ve masaya para bırakıp..ordan gidiyorum ..yuvarlak köy meydanınında yuvarlak gölgeleri eziyor arabamın tekerlekleri..
SON DOĞUM GÜNÜ
Birisi bana mesaj atmıştı. Doğum günümde çalar mısınız diye soran.mesajı yok saydım.iki ay sonra bana tekrar mesaj geldi..benim için çok önemli sizi doğum günümde dinlemek diyordu mesaj....bizi nasıl dinlediğini ve sevdiğini söylüyordu..,olumlu olumsuz cevap verirseniz sevinirim diyordu bu seferki mesaj çok doluydu...İlk anda her zamanki tezcanlılığımla bunun anlamsız olduğunu düşünüp sallamıştım..ama bu duygu yüklü mesajdan sonra o zamanki menejeri aradım.onun numarasını da o kişiye yolladım..adını açıklamayacağım kimsenin ...şahısların önemi yok çünkü..hepimiz yok olacağız bir gün..ama yaşanan incelikler unutulmasın..
menejer iki gün sonra döndü gruba ortak mesajlaştığımız hesaptan sordu bir doğumgünü olacak şu fiat, şu tarih çalarmısınız?
grubun hayır diyeceğini düşünüyordum ben.ama öyle olmadı..
o zaman için bi tık yüksek bi para olduğundan mıdır ve istanbul taksim de ulaşımı kolay bir otelin en üst katında olduğundan mıdır herkes ok dedi.
belirlenen tarihte istiklale yakın bir otelin çatısında kurulmuş bir sahnede sesleri ayarlarken bulduk kendimizi..biz le beraber bir grup daha vardı tanınmış..onlar erken çıkacaktı sanırım başka işleri de vardı..onlardan sonra biz çıkacaktık..
doğum günü çoçuğu ve tüm ailesi gelecekti oraya..masalar hazır heryer ,balonlar,yazılar..parlak parlak.. ortam hazır..az sonra birisi geldi.. odasına gelmenizi rica ediyor konser öncesi mümkün mü diye sordu nazikçe..kimdi o birisi hatırlamıyorum..zaman geçiyor..hayatın anları var karanlıkta kalmış ve hep kalacak..ayrıntılar..onlardan birine dönüşüyor o an....grupça toplanıp gidiyoruz..otel odasından çok hastahane odasına dönüşmüş biryerdeyiz.hastabakıcısı var genç bir adam onun hep yanında..saçları uzun, at kuruğu yapmış..yatağından kalkmak istiyor kırklı yaşlarda..gözleri parıldıyor..anlamlı bakıyor gözleri..kısık sesiyle konuşuyor..her yanında hortumlar var..amansız bir hastalığın eline düşmüş belli ki
onu dinliyorum...doğumgünü çoçuğu anlatıyor.. ..duymak için yaklaşmamızı istiyor..yaklaşıyoruz yanına..godfather filmindeki marlon brando gibi tane tane anlatıyor..ama konumuz para ve şiddet değil..güç değil..müzik ve onun müzik aşkı..içimdeki iz i ilk dinlediği anı anlatıyor..ve daha bissürü şey müzikle ilgili..bizimle ilgili..aklıma menejere konserin olmaması için yüksek fiat çekmesini istemem geliyor..içime korkunç bir hüzün ve suçluluk çöküyor..en doğru insana yapılan, en yanlış tavır..ama artık çok geç durumu düzeltmem için..birilerinden duyuyorum bu onun son doğumgünü olacak muhtemelen diyorlar fısıltıyla..içime çöküyor bişeyler....o an aklıma yeni albümün demosu geliyor ..serdal a diyorum bunu ona verelim..ilk anda bir şirketle çalıştığımız için korkuyorum..sonra maaan boşver diyerek teslim olma albümünün ilk bitmiş halinin olduğu cd yi ona veriyoruz biraz da çekinerek....bu yeni albüm daha çıkmasına bir kaç ay var .ama bunu senin dinlemen gerek diyoruz..cd ye bakıyor..o kadar mutlu ki o anda..
inanılmaz bir hava var odada..kutsal bir hava..inanamaz gözlerle elindeki cd ye bakıyor..çok mutluyuz hepimiz şimdi....ve hüzünlüyüz..birazdan çıkıp çalmamız gerektiğini unuttuğumuz bir andayız..
sonrasında diğer grup çalmaya başlıyor..insanlar eğleniyor..biz dışarda suskunuz nasıl olacak ,nasıl çalacağız diye heyecanlıyız..
onu çok sevdikleri belli yani doğumgünü çoçuğunu....arada bir adam konuşuyor babası sanırım eskilerden hüzünlü bir konuşma yapmaya başlıyor, hemen kızlardan biri elinden alıyor mikrofonu..izin yok bu salonda gerçeklere.. çünkü gerçekler insanın kalbine batan hançerdir bazen..
pastalar kesiliyor..ortalık karışıyor bir yandan..tüm sıradan doğumgünlerinde olduğu gibi..
az sonra sahnedeyiz.kısa bir sessizlik oluyor..ilk şarkıyı nasıl çaldığımızı hatırlamıyorum..nasıl çaldık neyi çaldık unuttum..
ama serdal a dönüp bu gece gece burda hüzünlü bir şarkı çalmayacağız dediğimi hatırlıyorum.. dalıyoruz tüm dans çağıran şarkılara..ve az sonra salonda tekerlekli sandalyesinde dönen doğumgünü çocuğunun ertafında herşeyi unutmuş dans eden ve bazen yaşlı gözlerine yenilseler de dans etmeyi asla bırakmayan muhteşem bir kalabalık var..hiç çalmadığımız kadar iyi çalıyoruz o gece..müzik ve daha çok müzik..ölümün hiç hatırlanmadığı bir anı yaşıyoruz..
ve sonra gece bitiyor..
teşekkürler ve minnet dolu sözlerle uğurluyorlar bizi..
vedalaşıyoruz..
az sonra istiklal de buluyoruz kendimizi..yorgun..hüzünlü..konuşuyoruz aramızda..
biz ne yaşadık..az önce..
fellini filmlerini anımsatan gece..
evlere dağılıyoruz az sonra..bu geceden sonra hiç bir şey aynı olmayacak hayatımızda..sonrasında sayfasına baktığımda artık paylaşım yapmadığını görüyorum..anlıyorum herşeyi....o geceyi.. O nun doğum günü..
Son doğum günü..
Emir Kılınç, Mersin'de oto sanayide, altında çalıştığı tırın hareket etmesiyle can verdi. 16 yaşındaydı ve 8 yaşından beri 'çalışıyordu'; kısa ömrünün yarısı..
Emir'i ezen tır şoförü adli kontrolle serbest.. 14 yaşındaki kardeşi Aras da sanayide çalışmaya başladı.
Türkiye'de 1 milyonu aşkın çocuk işçi var.
Murat Çalık’ın henüz iddianamesi yok. An itibariyle suçsuz, suçlu olduğuna ilişkin bir iddia bile yok zira 5 aydır iddianame yok.
Kendisinin soruşturması İstanbul Adliyesinde sürüyor ama İzmir’de hapis tutuluyor, yani ifadesine de ihtiyaç duyulmuyor.
Yargılanmasın diyen bile yok. Tek bir talep var, tutuksuz yargılansın hatta ev hapsine bile razılar.
Ama nefret aklı da vicdanı da susturan çok güçlü bir duygu. Bu duygu insanı esir alınca gözünüz kör oluyor.