F.B.S. Kaya’nın tüm sülalesi devletin içinde. Tadına bakmadıkları makam kalmadı. Ama bu Allah’ın belası dünya hırsı nasıl bir şeyse, yetmemiş. Daha fazlasını, en fazlasını istemişler. Sonunda mideleri çatladı işte, ortalık lağım kokuyor. Adaletin vazifesini tamahkârlık yapıyor.
La mère du féminisme moderne utilisait son autorité de professeur pour séduire ses jeunes élèves et les livrer à Jean-Paul Sartre.
L'Histoire a fait de Simone de Beauvoir l'icône absolue de l'émancipation féminine. La philosophe qui a appris aux femmes à se libérer de la domination des hommes.
Mais derrière la légende se cache un abus de pouvoir moral et sexuel implacable.
Dans les années 1930, Beauvoir enseigne la philosophie. Elle cible notamment Bianca Bienenfeld, une élève âgée de seulement 16 ans. Elle entame une relation intime avec l'adolescente, l'isole psychologiquement, puis l'introduit dans le lit de son compagnon, Jean-Paul Sartre.
La mécanique est destructrice : Beauvoir séduit, Sartre consomme.
Dans leurs correspondances privées publiées à titre posthume en 1990, le cynisme du couple donne la nausée. Les jeunes filles y sont déshumanisées, affublées de pseudonymes comme Louise Védrine pour Bianca.
Beauvoir écrit noir sur blanc la gestion clinique de ses lycéennes. Elle raconte à Sartre les nuits passées avec elles, décrivant la naïveté et la soumission de ses élèves avec la froideur d'un entomologiste.
Dans ses lettres, elle s'amuse ouvertement de l'emprise totale qu'elle exerce. Elle décrit ses proies en larmes, sanglotant de jalousie ou d'angoisse, tout en coordonnant l'emploi du temps avec Sartre pour se les repasser sans que l'une ne croise l'autre.
Sartre lui répond sur le même ton glacial, réclamant des détails intimes ou se plaignant du fardeau émotionnel que ces jeunes filles leur imposent. Le couple mythique gère la vie intime de ses élèves comme un contrat logistique, réduisant ces adolescentes à l'état de jouets jetables.
L'impunité vacille avec le cas de Nathalie Sorokine. En décembre 1941, la mère de la jeune fille dépose une plainte officielle contre Beauvoir pour détournement et corruption de mineure.
L'enquête administrative confirme le comportement manipulateur de la philosophe. En juin 1943, l'Éducation nationale relève Beauvoir de ses fonctions pour conduite incompatible avec le métier d'enseignante.
Ses défenseurs utilisent systématiquement le contexte de l'Occupation pour réduire cette affaire à une simple persécution politique menée par le régime de Vichy. Beauvoir sera d'ailleurs formellement réintégrée à la Libération en juillet 1945, bien qu'elle ne remettra plus jamais les pieds dans un lycée.
Mais le paravent politique de Vichy ne tient pas.
Les preuves les plus accablantes ne viennent pas des archives pétainistes. Elles viennent de l'encre même de Simone de Beauvoir et des mémoires publiés en 1993 par Bianca Bienenfeld, qui décrira cette emprise comme un traumatisme absolu.
Le mythe s'effondre. L'icône du progressisme a consciemment utilisé son prestige intellectuel pour manipuler et détruire de très jeunes femmes au seul profit de son couple.
Çok ironik.
Oksitosin hayatta kalmak ve genleri devam ettirmek için evrildi. Anne ve yavru arasında, sonra birey ve başka birey arasında, birey ve içinde bulunduğu grup arasında güven ve sevgi bağı kurmak için var.
Ama videoya bakınız. Oksitosin ölmesinin sebebi. Onu hayatta tutmak için gerekli kimyasal onun ölmesine yol açıyor. Artık bağ kurmaması gereken bir şeyle bağ kurduğu için genleri kayboluyor.
Genler kimden devam ediyor; güven kırılabilenlerden, sevmeyi bırakabilenlerden, bağları zayıflayabilenlerden. Sadece doğru şekilde bağ kuranların genleri devam ediyor. Dolayısıyla oksitosinin bu işlevi de sonraki nesle aktarılmış oluyor.
Yani, bağ kurması gereken şeyler varken tüm bağı tek bir şeyle kurmak; güveni kırılması gerektiğinde hala güvenmeye devam etmek; sevmeyi bırakması gerektiğinde sevmeyi sürdürmek bir hatadır. Bu hata evrimin sizi elemesine yol açar.
Düşük oksitosin; yalnızlık hissidir. Doğru kişilerle doğru bağları kurmazsanız; elde kalan az bağıntıya beyin aşırı anlam yükler. Yani aile, arkadaş, sevgili, toplum konusundaki bağları dikkate almaz da tek bir şeyi aşırı severseniz; tüm oksitosin kaynağınız o olur. Bu bir evcil hayvan ya da bir türlü unutulamayan sevgili ve hatta futbol takımı da olabilir.
Böylece beyin; o tek bağı kaybetmeye aşırı duyarlı olur. Gittikçe artan oksitosin ihtiyacını karşılamaya o tek şey yetmez. Çünkü sosyal beyniniz için bağlanmanın tek yolu, tek ihtiyacı yoktur. Sonuçta da bir şeye muhtaç şekilde bağlanır ve her şeyinizi ona adarsınız. Evrim böyle kişilerin genlerini eler.
Çağımızdaki hızlı değişim ve Sistem; aile ile alttan gelen neslin bağını kopardı. Sosyal medya insanlığı tek bir gruptan çıkarıp devasa bir alana attı. İlişkilerin yerini flörtler ve sonsuz deneme-yanılma yöntemleri aldı. Bağ kurmak kaybolunca herkes tutarsız ve saplantılı bağlandığı şeyler icat etti.
Herkesin güvenme ihtiyacı var ama ortada güvenecek bir şey yok. İhtiyaç öyle bir yere ulaşıyor ki artık en güvenilmez olana güveniyorsun. Normalde; güven kırıldığında kişinin uzaklaşması gerekir. Ya da bir yerde “neden sadece tek bir şeyle bağ kuruyorum” diye düşünmesi gerekir. İnsanlar çaresizlikten bununla yüzleşemiyor ve uygunsuz hale gelmiş bağlanma yöntemini kimliği hale getirip sürekli onu savunan bir yaşam tarzına bürünüyor.
Yöremize henüz uğramamış bir belanın ayak sesleri duyulurken bunu fark ederek uyaranların çoğu ya ciddiye alınmıyor ya görmezden geliniyor ya da daha fenası, “bozguncu” ilan ediliyor. Bela tüm karanlığıyla uğradığında da sanki göstere göstere gelmemiş, bir anda gökten inmiş gibi bir panikle şipşak tespitler, ayaküstü çözümler üretiyor sorumlular. Nedenlerinin gerçek manada tespit edilmesi belki de aylar sürecek sorunlar, “işte bu yüzden!” diyen devlet ahalisinin iki dudağı arasında buhar oluyor. Ve elbette, hemen her söz siyasetin kantarında tartılıyor. “Sen şimdi bunu söylüyorsun ama gerçekten insani bir refleksle mi konuşuyorsun acaba?” sorusu, yaşanan musibetin önüne geçiriliyor. Doğal afet, şiddet, adalet, ihmalkârlık… Konu ne olursa olsun çıkılamıyor bu döngüden. Bedeli de -hep olduğu gibi- yalnızca halk ödüyor.
Kahramanmaraş'taki silahlı saldırı görüntülerinin hızla dolaşımdan kaldırılması, yasaklanması gerekiyor. Intihar ve saldırı görüntüleri, bunlara meyilli bireyler için teşvik edici olabilir. Dün bir saldırı oldu, bugün bir başka saldırı... Bugüne kadar ülkemizde örneği yok. Bunun tesadüf olmadığı açık.
Lütfen paylaşımlarda görsel kullanmayın ve söyleminizdeki üsluba özen gösterin.
Afrika’da çocuklara tişört hediye ediyorduk.
Her biri uzattığımız tişörtü sevinçle üstüne geçiriyor, arkadaşlarına gösteriyordu. O anın mutluluğunu anlatmak zor.
Tam sıranın sonuna geldik ki tişört bitti. Arabada var diye koşarak gittim. Kolileri açtım. Her yeri aradım ama yok. Bir tane bile yoktu.
Çok kötü oldum. Bir kişiyi bile üzmektense hiç dağıtmamayı tercih ederdim. Fakat çaresizdim.
Bari dedim, son çocuğa bir oyuncak vereyim. Onunla mutlu etmeye çalışırım. Oyuncağı aldım ve yürüdüm.
Döndüğümde en sondaki çocuğun üzerinde bir tişört vardı. “Bunu nereden buldunuz?” diye sordum. “Adem verdi” diye cevap geldi.
Başımı çevirip en baştaki Adem’e baktım. Az önce sevinçle üzerine giydiği tişört yoktu. “Niye verdin?” diye sordum. “O daha küçük, onun olsun.” dedi.
Adem’in üzerinde de eski bir cellabiye vardı. Kumaşı incelmiş, yırtılmak üzereydi. Muhtemelen diğer çocuklar gibi tek kıyafeti oydu. Bu yüzden onunla yatıp onunla kalkıyordu
İçime dokundu. Az önce arabadan aldığım oyuncağı Adem’e uzattım. Sessizce aldı. Bir süre sonra baktım ki köşede oynuyor.
Rehbere dedim ki: “Bir sor bakalım, daha önce hiç oyuncağı olmuş mu?” Rehber Adem’e sordu.
Sonra bana döndü ve aynen şu cümleyi kurdu: “Daha önce hiç elde edemedim.”
O güne kadar paylaşmak için bir şeylere sahip olmam gerektiğine inanırdım.
Biraz zengin olsam, biraz birikim yapabilsem… Çünkü paylaşmak bizde “biraz” vermek demek.
Oysa Adem biraz değil, elindeki tek şeyi vermişti. Muhtemelen o an sahip olduğu en değerli şey de buydu.
Ders dolu bir gündü. Çölün ortasında, tek kıyafetle yaşayan bir çocuk, hiçbir şeye sahip olmadığını düşünen bir gence paylaşmanın ne demek olduğunu öğretti.
Sayın Bakan @Yusuf__Tekin,
Rahmetli Fatma Öğretmenin ismi verilen “Borsa İstanbul Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi”nden 1 yıl ara ile iki katil çıktı. Okulun bir öğrencisi Fatma öğretmeni diğeri Mattia Ahmet Minguzzi’yi katletti. Okullarda güvenlik politikaları, disiplin ve psikolojik denetim mekanizmaları, riskli öğrencilerin erken tespiti esas göreviniz. Gençlerimizi suçla, şiddetle, çete kültürüyle, uyuşturucu ile baş başa bırakan bir eğitim düzeni kabul edilemez. Eğitim kurumları güvenli hale getirilmedikçe daha çok Fatmanur’lar, daha çok Ahmet’ler kaybedilecektir. Okul isminin değişmesi anma kültürümüz açısından hoş bir adım olabilir siz de kabul edin ki değişmesi gereken okul isimleri değil sistemin kendisidir.
Tunuslu yönetmen Kaouther Ben Hania, Berlin'de düzenlenen Barış İçin Sinema galasında, belgeseli Hind Rajab'ın Sesi ile aldığı "En Değerli Film" ödülünü kabul etmeyi reddetti.
Eski ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton ve oyuncu Kevin Spacey de katıldığı gecede, 7 Ekim saldırılarında sivilleri kurtardığı için eski İsrailli general Noam Tibon’un da ödüllendirilmişti.
Yönetmen Ben Hania, kürsüye çıkıp ödülü reddini anlattı:
“Barış, iktidar kendini rafine ve rahat hissedebilsin diye şiddetin üzerine sıkılan bir parfüm değildir. Sinema da görüntü aklama aracı değildir.
İsrail ordusu Hind Rajab’ı öldürdü; ailesini öldürdü; onu kurtarmaya gelen iki sağlık görevlisini öldürdü. Dünyanın en güçlü hükümetleri ve kurumlarının suç ortaklığıyla yaptı bunu. Ölümlerinin, barış üzerine yapılacak kibar bir konuşmanın dekoruna dönüşmesini kabul etmiyorum.”
Alan Watts'ın bu düşünce deneyini ilk duyduğumda hadi canım demiştim... Sonra gece yatakta tavana bakarak ya gerçekten öyleyse diye 3 saat uyuyamamıştım.
Alan'ın bu düşünce deneyi sonrasında da beni hep bir yerden yakalar oldu. Çünkü adam aslında oyun teorisini metafizikle birleştiriyor farkında olmadan.
Bi düşünün: sınırsız güce sahip bir varlık neden acı çekmeyi seçsin? Çünkü mükemmellik entropi üretmiyor. Sistem durağanlaşıyor. Sürpriz olmayan bir oyun oynamak, sonunu bildiğin filmi tekrar tekrar izlemek gibi.
Bunu yazılımda bile görüyoruz aslında. En iyi öğrenme anları her şeyin düzgün çalıştığı zamanlar değil mi, gece 3'te production'da patlayan bug'ı çözerken yaşadığın o kaotik anlar... O an lanet okuyorsun ama sonra dönüp baktığında en çok o geceden öğrendiğini fark ediyorsun.
Alan, aslında acıyı romantize etmiyor, normalize de etmiyor. Sadece perspektif değiştiriyor. Acı çekiyorsan bu senin zayıflığın değil, oyunun zorluk seviyesini yukarı çektin demek.
Ama tehlikeli tarafı da var bu felsefenin. Gerçek acıyı yaşayan birine git sen bunu kendin seçtin demek empati yoksunluğuna dönüşebilir çok kolay.
Yine de sabah kalkıp o kaotik güne başlarken bu bir rüyaysa bile iyi bir sahnesindeyim demek insanı şaşırtıcı derecede rahatlatıyor.
Bugüne geldiğimizde AI ile çalışırken de aynı döngüyü yaşıyoruz. Önce her şeyi otomatikleştirmek istiyorsun, sonra mükemmellik sıkıyor, sonra kasıtlı olarak zorluğu geri ekliyorsun. Constraint koyuyorsun, limit veriyorsun ki yaratıcılık doğsun.
Tanrı bile sonsuz güçle sıkılıyorsa, belki de bug'lar feature'dır ve biz tam olarak doğru rüyadayızdır.
Alan Watts poses a question that stops you in your tracks:
"Suppose you are God, suppose you have all time, all eternity, and all power at your disposal. You were given the power to dream any dream you wanted to dream every night, what would you do?"
He walks through what would happen, step by step.
At first, you'd fulfil every wish imaginable. "You would have all the pleasures you could imagine: the most marvelous meals, the most entrancing love affairs, the most romantic journeys. You could listen to music such as no mortal has heard and see landscapes beyond our wildest dreams."
You'd spend night after night in paradise. Maybe a whole month of nights.
But then something would shift. Perfection would get boring.
"You'd begin to think, 'Well, I've seen quite a bit. Let's spice it up. Let's have a little adventure.'"
So you'd introduce danger. You'd rescue princesses from dragons, engage in battles, become a hero. And as time went on, you'd push further and further.
Then comes the real turning point. Watts explains:
"At some point in the game, you would say, 'Tonight I am going to dream in such a way that I don't know that I'm dreaming,' so that you would take the experience of the dream for complete reality."
You'd forget you were God entirely. You'd dream yourself into poverty, disease, agony not out of cruelty, but for the contrast. For the moment you wake up and realise none of it was real.
"And you would say, 'Wow man, that was a gas.'"
Then Watts delivers the punchline:
"How do you know that that's not what you're doing already? You sitting there with all your problems, with all your whole complicated life situation it may just be the very dream you decided to get into."
And his final line reframes everything:
"If you like it, crazy; if you don't like it, what fun it'll be when you wake up."
It's a perspective that doesn't dismiss suffering. It recontextualises it. What if the struggles, the uncertainty, the messiness of life aren't things happening to you, but experiences you chose for yourself?
What would change about how you approach today if you believed you'd chosen this exact life on purpose?
Onlar için bir bisiklet sahibi olmak rüya gibi bir şey. Muhtemelen günlerce gözlerine uyku girmeyecek. Odalarında yatak, halı, hatta hasır bile yok. Uyudukları topraktan odanın baş köşesine, kapının en uzağına koyacaklar onu.
Pencereleri tahtalar çakarak sıkı sıkı kapatacaklar kimse çalmasın diye.
BREAKING🚨: Science confirms your cells hear you talk to yourself─ for your cells, telling yourself “I’m a mess” has the same toxic impact as running away from a predator.
Meaning ─ YOUR WORDS CAN ALSO MAKE YOU SICK!
İnsanlara yeterince yakından bakınca şunu fark ediyorsunuz:
Kötülük sandığınız şeyin büyük kısmı kasıt değil, kapasite meselesi.
Çoğu insan zarar vermek için hareket etmiyor.
Taşıyamadığı duyguların içinden hareket ediyor.
Korku, utanç, dürtü…
Adını koyamadıkları şeyler davranışa sızıyor.
Dışarıdan bakınca kasıt gibi görünen birçok şey,
aslında dağınık bir iç dünyanın sonucu.
Bunu anladığınız anda hayal kırıklığı şekil değiştiriyor.
Acı hâlâ var ama artık kişisel değil.
Yarın için sadece SGK emekliliğine güvenmeyin. Varsayalım bugün emekli maaşı 22.000 TL. Bu maaşla tek başına yaşamak zor, gelecekte daha da zor olacak.
Bu yüzden ideal emeklilik modeli 4 ayaktan oluşur:
1️⃣ SGK maaşı
Temel destek. Ama tek başına yetmez. Bugün 22.000 TL olan maaşın alım gücü zamanla düşer.
2️⃣ 1 maaş kadar kira geliri (22.000 TL)
Bunun için bugünkü şartlarda %3,5–4 net kira verimi gerekir.
Bu da yaklaşık 6–7 milyon TL değerinde bir konut demektir.
Avantajı: Enflasyona karşı korunma.
Dezavantajı: Likidite düşük, bakım ve vergi var.
3️⃣ 1 maaş kadar temettü geliri (22.000 TL)
Yıllık 264.000 TL net temettü hedeflenirse,
ortalama %4 net temettü verimiyle yaklaşık 6–6,5 milyon TL’lik bir hisse portföyü gerekir.
Avantajı: Zamanla büyür, bileşik etki.
Risk: Piyasa dalgalanması, sabır ister.
4️⃣ Faiz hassasiyeti yoksa 1 maaş Eurobond kuponu (22.000 TL)
%8 kupon varsayımıyla yaklaşık 110.000 USD’lik Eurobond gerekir.
Bu da kur seviyesine göre 3,5–4 milyon TL civarı bir büyüklük demektir.
Avantajı: Döviz bazlı pasif gelir.
Risk: Kur ve faiz değişimleri.
📌 Toplam tablo
Kira + temettü + eurobond için gereken toplam sermaye:
➡️ yaklaşık 16–17 milyon TL
Buna ek olarak:
• Oturduğun ev senin olacak
• Bir aracın olacak
Yani mesele “emekli maaşı kaç lira” değil,
emekliliğe kaç varlıkla girdiğin.
Kimseye yük olmamak, kimseye muhtaç kalmamak için
gençken yapılan yatırım, yaşlılıkta huzurdur. Ytd.
Kurban rolüne girmek kadar insanı aşağılayan bir durum görmedim. Büyük yıkımların üstesinden gelmek için bu role büründüğümde hissettiğim utancı unutamıyorum. O iğrenç his, başıma gelen felaketleri bile hafif kılmıştı...
İnsanlar sizi, kendiniz hakkında verdiğiniz kararlara göre değerlendiriyor. Kendinizi kurban olarak gördüğünüzde, karşınızdaki kişi size acımak yerine üstünlük taslıyor. Etrafınızdaki zayıf karakterli insanlar, bir anda kendilerinde bir cevher aramaya başlıyor ve kendi eksikliklerini değerli sanıyor...
Hayat her gün yeni bir ders veriyor. O günden beri kimseye acziyetimi göstermemem, zayıf insanlardan destek almamam ve onlara karşı alçakgönüllülükten kaçınmam gerektiğini öğrendim...
Evet, kimilerine göre bu kibir sayılabilir ve doğrudur, bazen kibir de gereklidir...
Bu fotoğrafa 'güzel bir doğa fotoğrafı' deyip geçmeyin; burada aslında müthiş bir biyolojik mühendislik ve strateji var. Doğanın mükemmel işleyen geri dönüşüm ve strateji planından bahsediyorum.
Bizdeki ismi “Kozalak mantarı.” Orman ekolojisinde bu canlılara 'uzmanlaşmış saprofitler' yani 'özel çürükçüller' diyoruz.
Neden özel olduklarını şöyle anlatayım:
Doğada 'ekolojik niş' diye bir kavram vardır; yani her canlının hayatta kalmak için kendine seçtiği özel bir rol veya alan.
Çoğu mantar toprakta besin ararken büyük bir rekabete girer. Ama bu mantar türü, yaşadığı evrimsel süreçte çok zekice bir adaptasyon geliştirmiş. Genetik kodlarında, diğer canlıların sindiremediği o sert kozalak yapısını, yani selüloz ve lignini parçalayabilecek çok özel enzimler (biyolojik makaslar) üretme yeteneği var.
Yani bu mantar, 'toprakta herkesle savaşacağıma, kimsenin diş geçiremediği bu sert kozalağı eritip yerim' stratejisini uyguluyor.
Gördüğünüz o sap ve şapka kısmına gelince... Bilimsel adıyla o bir 'fruiting body', yani meyve gövdesidir. İşin aslı şu; kozalağın içinde 'misel' dediğimiz, gözle görülmeyen devasa bir ağ var. Mantar aslında o ağın ta kendisi. Kozalağı içeriden biyokimyasal yollarla sindirip enerjiyi depoladığında, genlerini bir sonraki nesle aktarmak, yani sporlarını (tohumlarını) yaymak için o gördüğünüz 'kulesini' dışarı uzatıyor.
Esasında bu fotoğrafta; rekabetten kaçan zeki bir adaptasyon, kusursuz bir biyokimyasal sindirim ve doğanın karbon döngüsünün en estetik halini görüyorsunuz.
15 yaşındaki gariban çocuğun makatına sokulan kompresör havası ile büyük işkence hâlinde ölmesi olayında canileri ilk anda serbest bırakan hakimin savcının "bunları neden serbest bıraktın? Kanunda nerede işkenceye tolerans var bize göster" deyip meslekten el çektirilip kodese tıkıldığı gün normalleşecegiz. Artık şu kutsal meslek safsatasından da gına geldi yâ 😠
Hekim kutsal, öğretmen kutsal, hukukçu kutsal bu nedir yâ? 😠
Ben yaptığım verimlilik projeleri ile sadece son 5 yılda yaklaşık 12 Bin kişilik istihdam açılmasına vesile oldum. Ben işimi yaptım sadece kutsal mutsal da değilim. Dediğim gibi toplumun sinir uçlarıyla oynayan hakim savcı kim varsa yanlış karalarından sorgulanır hapsi boylarsa bu ülkede normalleşecegiz ‼️‼️😞😞😞