İsveç, politika değişikliğiyle okullarda dijital ekran kullanımını kaldırıp yerine geleneksel yöntemlere (basılı kitaplar, el yazısı) geri dönüş yaptı.
İsveç Eğitim Bakanlığı, dijital araçların okuma-anlama, odaklanma ve temel becerilerde düşüşe yol açtığını belirten araştırmalara dayanarak bu değişikliği başlattı.
€100 milyon ve 1 milyar SEK civarı yatırım yaparak okullara basılı ders kitaplarını yaygınlaştırdı ve her öğrencinin temel dersler için fiziksel kitap almasını sağladı.
Dijital cihazlar kısıtlı olarak destekleyici araç olarak kalıyor, ama ana öğrenme yöntemi olmaktan çıkarıldı. Özellikle erken yaş gruplarında (anaokulu ve ilkokul başı)
Özellikle 7 yaş altı çocuklar için dijital öğrenme zorunluluğu tamamen sona erdirildi.
El yazısı ve sessiz okuma gibi geleneksel becerilere daha fazla vurgu yapılıyor.
Bu politika, İsveç'in PISA ve PIRLS gibi uluslararası testlerdeki gerileme sonrası (özellikle okuma becerilerinde) geldi ve Eğitim Bakanı Lotta Edholm'ün öncülüğünde uygulanıyor.
Özetle dijitalden analog ağırlığa geçiş yaşanıyor. İsveç bu konuda dünyada öncü örneklerden biri haline geldi.
Haritada gördüğünüz 1 numaralı şehir (İzmir), mavi nokta gördüğünüz şehirle (Atina) değil, 2 numaralı şehirle (Doha) aynı saati paylaşıyor.
Doha'da bugün güneş 5:38'de doğdu, İzmir'de ise 7:31'de. Eğer İzmir, Atina ile birlikte saatini değiştirmiş olsa bugün 6:31'de güneş doğacaktı.
Yorum yok, durum budur.
Başka Bir Dünyanın Kapıları Açıldı
Bak Bir Minik Serçe
@sinnosh
Devamı ve daha fazlası https://t.co/XxiAooGCk9
Ücretsiz indirip okuyabilir, basılı sayıyı adresinize sipariş edebilirsiniz.
#yapayzeka#deneyim#miyazaki#minikserçe#sezenaksu
LIVE: We're sharing the latest findings from our Perseverance rover, which is studying Mars for signs of ancient life. Tune in: https://t.co/kLNbjdzUIt
Yakın zamana kadar “post truth” yani “hakikat sonrası” popüler bir kavramdı. Bugün siyasi ve toplumsal düzlemde adeta “post ethic” yani “ahlak sonrası” bir fırtınayla savruluyoruz. “Post” eki yalnızca kronolojik bir ardıllığı değil, aynı zamanda niteliksel bir dönüşümü ifade eder; önceki dönemde egemen olan değerlerin yerinden edilme halini vurgular.
Bugün baskıya, yalana, talana çoğu zaman bir kılıf dahi uydurulmaya çalışılmıyor.
Etik kurallar, gücü elinde tutan siyasetçilerin, otoriter liderlerin meşruiyet üretme sürecinde artık ön koşul değil, opsiyonel retorik unsurlar haline gelebiliyor.
Etik ilkeler ilke olarak değil, yalnızca işe yaradığında devreye sokuluyor.
Adalet ve sorumluluk gibi değerler yerini çıkar optimizasyonu ve saf güç siyasetine bırakıyor.
Ancak bunlar mutlak değil, yılgınlığa düşmeden bütün “post”larla mücadele edildiği gibi bununla da mücadele etmeli; hakikatin ve ilkelerin takipçisi olunmalı.
Neden bu kadar yalana, sahteciliğe gerek duyuluyor? Hak etmeden elde etmek neden bu kadar cazip gelip herkes birbirini kurban ediyor? Zamanı gelmişken kök nedeni konuşup çözsek iyi olur. En azından iki kuşak sonrası güvenir birbirine.
Kavurucu Ölümcül Sıcaklar
Türkiye pazar gününden itibaren kavurucu sıcakların etkisine giriyor.
Yurt genelinde hava sıcaklıkları 6-12 derece birden yükselişe geçecek.
Kalp ve solunum rahatsızlığı olanların, 65 yaş ve üzerindeki kişilerin, hamile kadınların ve çocukların saat 11.00 ila 16.00 arası kesinlikle dışarı çıkmaması gerekir, dışarı çıkmak zorunda olanlar açık renkli giysi giymeli ve mutlaka şemsiye kullanmalı.
Kavurucu sıcakların etkili olduğu günlerde soğutmada aşırı elektrik tüketiminden dolayı trafolar ve elektrik hatlarına dikkat edilmeli.
Bu sıcaklar orman yangınlarını tetikleyebilir. Bu günlerde kesinlikle ormana girişler yasaklanmalı. Anız yakılmasına dur denilmeli.
Orman yangınlarında sadece insanlar değil tüm tüm canlar (kaplumbağalar, kuşlar, sincaplar, tavşanlar ve börtü böcekler) yanar.
İnekler, koyunlar ve keçiler sıcaklık stresinden telef olabilir.
MGM acilen WBGT değerlerini hesaplamalı ve günlük olarak kamuoyu ile paylaşmalı.
Şişmanlar ve çok zayıflar olanlar yüksek WBGT'den en fazla etkilenen insanlardır.
Saat 11.00-16.00 arası kesinlikle denize girilmemeli.
Sık sık ılık su ile duş alınmalı.
Evlerde güneye bakan ve güneş göre pencerelerin perdeleri ve pencereler kapalı olmalı.
Pencereler ve perdeler kapalı olmalı ve iç mekan sıcaklığı 26 ila 28 derece olacak şekilde klimalar çalıştırılmalı.
Kesinlikle 22 derecede klima çalıştırılmamalı. 22 derece insan sağlığı için konforlu sıcaklık değildir. Ayrıca bu sıcaklıklarda soğutma sistemi şurup gibi elektrik tüketilir.
Miyazaki bu 4 saniyelik sahne için ekibiyle 1,5 yıl çalışmış. Burada kişilerin yüzlerinde çaresizlik, kızgınlık, korku gibi ifadeler var. Filmde yaşanan deprem sonrasındaki bir sahne. İstese teknolojiyle bir günde halledebilirdi. Bazıları buna tutuculuk der, bazıları içinse yapay olan şeylerin derinliği ve değeri yoktur
Renklerin bir ruhu olduğunu düşünür müsünüz?
Eğer cevabınız evetse, Goethe de 200 yıl önce sizinle aynı fikirdeydi.
Bu renk çemberi 1809 yılında, Johann Wolfgang von Goethe tarafından çizildi. Evet, aynı Goethe: Genç Werther’in Acıları, Faust, Alman romantizminin baştacı… Ama bu kez duygularını kelimelerle değil, renklerle ifade ediyor.
Ve şunu açıkça söyleyelim: Bu bir bilimsel deney değil, bir duygu anatomisi.
Çemberdeki her renk, bir ruh hâliyle eşleştirilmiş. Ancak sıradan anlamlarla yetinmemiş Goethe.
Mesela tepeye yerleştirdiği kırmızımsı ton, Güzellik (Schön). Çünkü orası tanrısal alan. Sanatın, aşkın, yüceliğin tonu.
Hemen yanında Akıl (Vernunft) yer alıyor. Neredeyse klasik Yunan’daki logos gibi.
Onun yanında ise Asalet (Edel). Goethe’nin kırmızıya yüklediği anlam zarafet, kendini bilenlik ve elbette sınıfsal bir ayrıcalık.
Sonra renkler sarıya yaklaşır ve biz İyilik (Gut), Zekâ (Verstand) ve Faydalı (Nützlich) kavramlarına ulaşırız.
Burada işler artık duygudan çok akla hizmet eder. Renklerin soğuduğu ama mantığın parladığı alan.
Ancak sonra çemberin karanlık tarafına geçiyoruz.
Duyusallık (Sinnlichkeit), Sıradanlık (Gemein), Gereksizlik (Unnötig)...
Ve nihayet Fantezi (Phantasie).
Burası modern toplumun fazlasıyla küçümsediği, ama Goethe’nin büyüleyici bulduğu uçurumlar.
Ortadaki boşluk mu?
En dramatik detay.
Orası ne güzel, ne çirkin; ne doğru, ne yanlış.
Belki de insanın kendini en çok kaybettiği yer.
Belki de özü.
🎙️ “İki iletişimci bir araya gelirse ne olur?”
Yaratıcılığın geleceğinden markalara duyulan sadakate, Güney Kore’nin kültürel ihracat başarısından Türkiye’de anlatı krizine kadar uzanan bol konulu, sıcak gündeme uzaktan bakmaya çalışan bir sohbet serisine başladık.
Unipera çatısı altında, sevgili Sinem İnce (@sinnosh) ile başladığımız Gündem İletişim sohbetlerinde, bu ilk videolarda
✔️ Dijitalleşmeyle gelen dönüşümü,
✔️ Türkiye'nin kendi hikâyesini anlatmakta neden zorlandığını,
✔️ Ve markaların tüketiciyle kurduğu “samimi” ilişkiyi konuştuk.
Biz başladık ama bu sohbetin eksik kalan tarafı sizsiniz.
🎥 Lütfen izleyin, düşüncelerinizi paylaşın, yorum bırakın, hatta bir sonraki sohbette ne konuşacağımıza dair görüş bildirin. Kanalı takip etmeyi de unutmayın!
Tüm videolar burada 👉 https://t.co/rUAWYBLISP
#Unipera #yaratıcılık #iletişim #storytelling #kültürpolitikası #AI #markasadakati #bahcesehir
@Bahcesehir
https://t.co/u1VNmuQ6ln
Bahçeşehir Üniversitesi olarak, dünyanın en saygın değerlendirme sistemlerinden biri olan THE Impact Rankings 2025’te dünya 59.’luğuna yükseldik.
Bu yıl ayrıca:
Cinsiyet Eşitliği (SKA 5): Dünya 2.’si
Nitelikli Eğitim (SKA 4): Dünya 7.’si
Barış, Adalet ve Güçlü Kurumlar (SKA 16): Dünya 50.’si
olmanın gururunu yaşıyoruz.
Sürdürülebilir kalkınma hedeflerine yönelik çalışmalarda emeği geçen tüm BAU ailesini kutluyor, Türkiye’nin adını küresel düzeyde başarıyla temsil etmekten büyük mutluluk duyuyorum.