Soranlar oluyor, “Hannah Arendt ve insanlığa karşı suçlar” kitabımın 2. baskısı bir çok internet sitesinde göründüğü gibi tükenmiş değil, kitap sadece dost kitabevinin kendi internet sitesinde satılıyor. Neden böyle, inanın bilmiyorum ama edinmek isteyenlere toplu cevap olsun.
"Yaşanmamış, deneyimle sınanmamış, insanı biraz olsun değiştirmemiş bir düşünce, ne kadar parlak görünürse görünsün, eksiktir."
Çok iyi yazı. @Barzkul6@kitapkritik24
Bugünkü yazı: Halkı dini değerlere karşı nefrete tahrik….
https://t.co/SphrKRXhlg
İzleyicilerinin haşema önyargılarından bile espri çıkaran, doğum tarihinden 9 ay geri giderek anne ve babasının Madımak günlerinde dünyaya bir Deniz getirmek istemesini alaya alabilen, her göstersinde Atatürklü espriler yapabilen Deniz Göktaş’’ın mizahının esas malzemesi kendisi ve kendi çevresiydi.
Ama siyasetçiler, troller, kolluk güçleri ve dalgıçların da arasında olduğu pek çok kişinin Deniz Göktaş’la ilk kez bu vesileyle tanıştığı anlaşılıyor.
Göktaş’ın esprisi ateist bir arkadaşın Müslüman arkadaşına takılırken yapabileceği türden bir espri.
Ama eğer Deniz Göktaş’ı tanımazsanız, mizahını bilmezseniz onu İslam’la dalga geçmeye çalışan “siyasal Alevici” gibi görebilirsiniz.
Ama gösterilerinde esas sinir bozucu esprilerini kendi mahallesine ve en çok da laik kesime yaptığının farkındaysanız, o zaman bu espri de size düşmanca değil, dost sohbetindeki bir takılma gibi gelecektir.
Bir şeyin mizahını yapmak, ona hakaret etmek değildir.
Hakaret mi değil mi herkes anlar zaten. İzaha, tweete, savcıya gerek kalmaz.
Mizah tam tersine çoğu zaman aşinalığın, yakınlığın ve birlikte yaşamanın dilidir.
İnsan en çok sevdiğine takılır. Yakınlık, belli ölçüde mizahı kaldırabilme hâlidir. İlişki buna dayanır.
Bir din, insanların gündelik hayatına ne kadar doğal biçimde karışırsa o kadar canlı kalır.
Hakkında konuşulması tehlikeli olan, günlük konuşmanın, şakanın dışına çıkarılmış, müzede bir cam fanusun içinde ziyaret edilen bir kutsalla ünsiyet kurulamaz.
Din ancak insanların konuşabildiği, tartışabildiği, hatta bazen şakalaşabildiği ölçüde hayatın içinde kalır
Din başına polis dikerek koruyabileceğiniz bir tarihi eser değildir.
Ceza kanunları, hadislerden daha popüler ve bağlayıcı galiba.
Çünkü o herkesin bildiği hadisin tam tersini yapıyorlar.
Kolaylaştırmıyor, zorlaştırıyorlar, müjdelemiyorlar, nefret ettiriyorlar.
Allah’ın koruyacağını vaad ettiği dinin acemi şövalyeliğine soyunup ona yenilgiler yaşatıyorlar.
Sonuç, evet birileri halkı dini değerlere nefrete tahrik ediyor ama bunu yapan bir standupçı değil.
Alttan yazılanları okuyunca Rahmetli Kürşat Bumin’in sözü aklıma geldi: Bu ülke eski hiçbir şeyi unutmayıp yeni hiç bir şey öğrenmemeye yemin etmişlerin ülkesi …
Mücahit Bilici (@mucahitbilici) yazdı: Tarihin köleleri: Bilim ve felsefe
https://t.co/PFnJRnGSRv
Bilimi ithal edebilirsin, felsefeyi en fazla taklid edersin, ama düşünceyi ne ithal ne de taklid edebilirsin.
Nasıl cesaretin çakma hali olmuyorsa, düşüncenin taklit versiyonu olmuyor.
Düşünceye nişan alan felsefeyi yan ürün olarak doğurur. Felsefeye nişan alan düşünceyi kaybeder, bilimi elde edebilir. Bilime nişan alan ne felsefeyi ne de düşünceyi garanti eder.
Bir kayboluşu aşikâr etmenin vakti bugün.
Dört yıl aradan sonra Arapçadan Türkçeye yaptığım yeni bir çeviri. 2025 Booker'ına aday gösterilmiş bir roman. Yazar, Filistin'in parlak kalemlerinden biri @IbtisamAzem.
Nihayet bitti ve matbaaya gitti! Dağıtımı ayrıca duyururuz. Sosyolojiden, sosyolojik araştırma ve düşünmeden ne anladığımı, teorik ve yöntemsel dayanaklarıyla birlikte bu kitapta bir araya getirdim. Umarım takdirinizi hak eder, okunur, tartışılır, sahte ayrım ve ikiliklerin dağılmasına ve daha yaratıcı/bilimsel (bu ikisi birbirinin zıttı değil) bir sosyoloji pratiğinin gelişimine katkı verir. Tek dileğim budur. @heretikyayin
Arka kapak:
Bugün Türkiye’de sosyoloji alanı, çoğu zaman, üç başat figür arasında paylaşılmış görünmektedir: kavramları, özenli bir araştırma pratiğinin araçları olarak değil, retorik ihtişamını ve bilme pozlarını tahkim eden gösterişli işaretler olarak kullanan peygamber teorisyen; bilimsel kavrayışı, neredeyse yabani mantar gibi kendiliğinden bitmiş saydığı veriyi “toplamakla” özdeşleştiren ve bilimi teknikle ikame eden ampirist koleksiyoncu; kendi sınıfsal sezgilerini ve infiallerini analiz sanan sezgici sosyolog. Hiç şüphe yok ki bu üç figürün ortak noktası, sosyolojiyi, bütün güçlükleri ve kritik kavşaklarıyla birlikte, nesnelerini teorik soruşturma ile doğrulama arasındaki gerilimde inşa eden bir bilim pratiği olmaktan uzaklaştırmalarıdır. Bu durumda, sosyolojinin bilgi üretme tarzını açıklığa kavuşturmak; nesnelerini nasıl inşa ettiğini, teorik önermelerini ampirik zeminle hangi ilkeler uyarınca irtibatlandırdığını ve kendi hakikat iddiasını hangi sınama ve doğrulama rejimine tâbi kıldığını göstermek gerekir. Sosyolojik Araştırmanın Mantığı bu amaç doğrultusunda yazılmıştır: disiplinin kendine mahsus sorgulama tarzını ve muhakeme biçimini, fiilî araştırma pratikleri içinde belirdiği şekliyle ortaya koymak. Bu yönüyle kitap, sosyoloji alanında son on yıllarda giderek daha az dillendirilen, kimi zaman da açıkça terk edilmiş görünen hakikat iddiasına sıkı sıkıya tutunur; bugünün akademik performans ölçütlerine ve yayın fetişizmine tercüme edilemeyecek bir bilgi talebi taşır. Disiplinin üniversiteyle birlikte içinden geçtiği çözülme devrinde; üstelik hakikat fikrini aşındıran güçlü bir tazyik dünya ölçeğinde kuvvet kazanmışken, böyle bir talep her zamankinden daha zaruri hâle gelmiştir. Bu itibarla, Sosyolojik Araştırmanın Mantığı, en başta genç sosyal bilimciler olmak üzere, hakikat arayışını hâlâ diri tutan, sosyolojinin ve daha genel olarak sosyal bilimlerin açabileceği özgürlük imkânını savunmaya değer bulan herkes için kaleme alınmıştır.
Melville'in bu kısa ama çok yoğun metni, İş Kültür'den çıkmış 4. çevirim.
Öncekiler:
- M. Shelley / Frankenstein
- S. Le Fanu / Carmilla
- T. L. Peacock / Karabasan Manastırı
Tümünde sunuş yazılarım mevcut.
N. Hawthorne'dan "Yedi Çatılı Ev", yayıma hazırlanmayı bekliyor.
Powers of Judgment by David Luban
A comprehensive study of Hannah Arendt's moral philosophy and her contributions to international law.
https://t.co/WawGaviFyP
27 Mayıs Darbesi’nin 66. Yılı münasebetiyle, 2011 yılında (3. Baskı 2021) yayımlanan “Türkiye’nin Uzun On Yılı: Demokrat Parti İktidarı ve 27 Mayıs Darbesi” (İstanbul, Bilgi Üniversitesi Yayınları) adlı kitabıma bir kez daha dikkat çekmek isterim.
Kitabımda DP ve 27 Mayıs’a dair Kemalist, sol/sosyalist ve İslamcı/muhafazakar açıklamaları eleştirdim. Bunu yaparken homojen/değişmez aktörler varsayımını sorgulayarak darbeye giden “süreç”ler üzerinde yoğunlaştım. DP, CHP, ordu, basın, yargı, ABD gibi aktörlerin zaman içindeki değişim ve dönüşümlerini –ki bunların bir çoğu ne planlanmış ne de niyet edilmiş şeyler idi- tüm karmaşıklığıyla anlamayı ve anlatmayı denedim.
Bir yandan aktörler ve süreçler üzerinde dururken, öte yandan demokrasinin yaşamasını zorlaştıran yapısal (yoksulluk, köylülük, devletin merkeziliği, farklılığı fitne, uzlaşmayı taviz olarak gören mutlakçı siyasi kültür, devleti dengeleyebilecek sınıfların zayıflığı, soğuk savaş etkisi ve daha bir çok faktör) dinamikleri de gözden kaçırmamaya gayret gösterdim. Ve tabi bu analizi yaparken karşılaştırmalı tarih/siyaset/sosyal bilimler bilgisinden de faydalanmaya çalıştım.
27 Mayıs, özü itibarıyla 1950’de iktidarı kaybeden askeri/sivil bürokrasi ve onun toplumsal destekçilerinin iktidarı darbe ile geri alma teşebbüsüdür. Bunu söyleyen ilk kişi ben değilim. Fakat “süreci” ayrıntılarıyla anlatabildiğimi düşünüyorum. Ayrıca kitabımın, 27 Mayıs’a “darbe” derken, Bayar/Menderes ikilisinin hem otokratik eğilimleri ve hem de siyasi güç dengelerini iyi okuyamamaları nedeniyle darbeye gidiş sürecinde çok büyük hatalar yaptıklarının da altını “aynı anda” “ve bu hataların asla darbeyi meşrulaştırmaya yetmeyeceğini belirterek” çizen bir çalışma olması nedeniyle de anlamlı olduğunu düşünüyorum.
Çalışma günümüz Türk siyasetini anlamak için de önemli. Zira kitapta analiz etmeye çalıştığım muhalefet için muhalefet, milli iradeyi hakim kılma adına tüm muhalifleri aynı kefeye koyup şeytanlaştırmak, hukuku bir ayakbağı olarak görmek, basın, yargı ve bürokrasinin gücün yanında yer almayı temel ilke olarak benimsemeleri, seçimle iktidara gelmenin zor olduğunu görüp iktidarı devirmek için askerleri kışkırtmak, sadakat adına çapsızlık ve dalkavukluğa prim vermek, rahatsız edici gerçekleri görmezden gelmek gibi siyaset pratikleri -maalesef- halen bizimle.
🖥️ The new Artificial Intelligence policy at UC Berkeley School of Law, effective Summer 2026.
📝 Here is the main rule:
"The use of AI is prohibited for aid in conceptualizing, outlining, drafting, revising, translating, or editing any work submitted for credit. AI use is prohibited for any use for any purpose in any exam situation. Students may not upload course materials—including assignments, readings, slides, class recordings, or other class content—into generative AI systems. AI can be used for research on papers ONLY for the limited purpose of identifying sources, such as cases, statutes, or secondary sources."