30 Ağustos Zaferi’nin büyüklüğünü kadar anlamanız için şu dört şiiri yeniden okuyun lütfen.
1. Yahya Kemal: 1918
2.Mehmet Akif : Bülbül
3. Mehmet Akif : İstiklal Marşı
4. Yahya Kemal: 1922
30 Ağustos zaferi kutlu olsun.
Wow! This is a huge BioAI announcement!
As someone who monitors his glucose continuously, I am super excited about this! Glucose monitoring is arguably one of the most powerful & important health predictors & helps regulate sugar intake, a key to preventing chronic diseases.
Sultan Alparslan Malazgirt’te Anadolu’yu ‘Türkiye’ yaptı
1071’deki Malazgirt Zaferi, Bizans ordusunu ve mukavemetini çökertti ve Anadolu’nun kapılarını sonuna kadar Türkmenlere açtı. Bizans’ın yediği bu büyük darbe sonrasında Türkmenler sel gibi Anadolu’ya aktı ve Anadolu “Türkiye” oldu
https://t.co/mg8wX7HsXv
Kuantum dolanıklılığını anlamak için önce “iki şeyin birbirini etkilemesi” fikrini unutmak gerekiyor. Çünkü işin tuhaf tarafı tam olarak burada.
En basit haliyle:
Diyelim ki laboratuvarda iki kuantum parçacığı ürettik. Mesela iki elektron.
Bu iki elektron özel bir şekilde birbirine bağlanıyor ve sonra birini İstanbul’da, diğerini Ay’da bırakıyoruz.
Şimdi İstanbul’daki elektrona bakıyoruz.
Diyelim ki sonucu “yukarı spinli” çıktı.
Aynı anda, Ay’daki elektronun sonucunun da tersi olması gerektiğini biliyoruz.
Olayın asıl garip kısmı şu:
Klasik dünyada şöyle düşünürüz:
“Zaten baştan biri yukarı, diğeri aşağıydı. Biz sadece bilmiyorduk.”
Ama kuantum fiziği diyor ki:
Hayır. Ölçümden önce parçacıkların bu özellikleri klasik anlamda belirli değildi.
İki parçacığın tek tek kesin bir durumu yoktur; fakat ikisi arasındaki ilişki kesin olarak tanımlıdır.
Yani tek başına:
A parçacığı → belirli değil
B parçacığı → belirli değil
Ama:
A ne çıkarsa B’nin tersi çıkacak → kesin
Bu inanılmaz derecede garip.
Bir benzetme yapalım:
İki kapalı kutu var. Birinde kırmızı, diğerinde mavi top olduğunu biliyoruz. Bir kutuyu açınca kırmızıysa, diğerinin mavi olduğunu hemen anlarız.
Ama kuantum dolanıklılığı bundan çok daha garip.
Çünkü klasik kutu örneğinde toplar baştan beri kırmızı ve mavidir.
Kuantumda ise Einstein’ın da rahatsız olduğu iddia şu:
Sanki kutu açılana kadar topun rengi klasik anlamda belirlenmemiştir.
Daha da acayibi, deneyler bu durumu defalarca doğruladı. John Bell’in çalışmaları ve sonrasındaki deneyler, doğanın “parçacıkların baştan beri gizli cevapları vardı” şeklindeki basit açıklamaya uymadığını gösterdi.
En çok karıştırılan nokta
❌ İstanbul’daki parçacığa bakınca Ay’dakine mesaj gönderilmiş olmuyor.
Yani:
“Birine baktım, diğerine ışık hızından hızlı bilgi gitti.”
değil.
Çünkü ilk ölçümün sonucunu sen seçemezsin. Parçacığın sonucu rastgele görünür. Karşı tarafın sonucu ise ancak sonuçlar sonradan karşılaştırıldığında anlam kazanır.
Bu nedenle kuantum dolanıklılığı, Einstein’ın görelilik kuramını çiğneyip ışıktan hızlı haberleşme sağlamaz.
Tek cümlelik özet:
Kuantum dolanıklılığı, uzayda çok uzaklaşmış iki parçacığın, ayrı ayrı değil tek bir kuantum sistemi gibi davranmaya devam etmesidir.
Ve belki de en zihin yakan tarafı şudur:
Evren, birbirinden kilometrelerce uzakta duran şeylerin, düşündüğümüz kadar “ayrı” olmadığı bir yapıya sahip olabilir.
🗣️BEN SENİNLE BU HAYATI DAHA FAZLA YAŞAYAMAM!
Alacakları için 16 gündür Bakanlık önünde direnen maden işçilerinden Satı Kaynak, eşinin “Ben seninle bu hayatı daha fazla yaşayamam” dediğini anlattı:
“Hanımımdan bu sözü işittim. Yuvam yıkılmak üzere. Bunu bana Sebahattin Yıldız açıklasın.
Her akşam benim çocuğum ağlıyor, ‘Baba ne zaman bitecek?’ diye.
Cevap veremiyorum. Boynum öne eğiliyor.” (Anka)
Bakın salağa anlatır gibi bir örnek vereceğim, belki çürük kafanıza dank eder;
Bir gün trafikte bir park kavgası yaşadınız. Sövüşmeler falan derken karşı taraf telefonu çıkardı, "Kürt olduğum için" diye başladı video çekti. O birkaç saniye senin kaderini belirledi bile. Hemen Yeni Türkiye'nin pratik toplum sözleşmesi devreye girer; bahsigeçen ekosistem videoyu dolaşıma sokar, yüzbinlerce kişi anana avradına söverek adres sormaya başlar, Kürdofaşist çark işlemeye başlar. Arabaya geri dönüyorsun. Anaa bi bakıyorsun ki koca mecliste vekiller "bu ülkede Kürde park vermiyorlar!" diye nutuk atıyorlar, videodaki sıfatın A4 kağıdına basılmış kürsüden sallanıyor. Kıpkırmızı oluyorsun panikten. YouTube bildirimi! çok sevdiğin gazeteci günlük programında yine - ama konu sensin! Sıfatın ekranda, sana kayıyor. Bildirimler akıyor, Suavi Twitter'da paylaşmış bile şopla vampir dişleri falan eklemişler sana. Yorumlarda Zeynepler, Mustafalar "ben de Türk'üm ama bu şerefsiz gibi değilim" yazıyorlar. Aha Bakan açıklama yapıyor, "ülkemiz bölünemez" diyor. İdrak bile edemiyorsun olanları, elin ayağın titriyor. Anan baban ailen yazıyor arıyor o ara, çoktan dadanmaya başlamışlar bile, sosyal medyada her şeyleri paylaşılmış. Medyascope'da ruşen çakır ve cengiz çandar yayında; verilmeyen park yeri Kürdün anayasada verilmeyen hakkının sembolüdür diyor. Serbestiyetten yıldıray oğur; kart kurttan park purka... yazısı çıkmış. Kafayı yemek üzeresin, cama bir tıklama kafayı kaldırdın Emniyet müdürü. E sen çağırmadın polisi, çağırsan bu hızla ne zaman gelmiş? "Oğlum naptın lan!?" diyor panikle. Artık ağlamak üzeresin "abi naptım ya?" diyorsun. Meğer bakanından, beştepesine herkes arıyor müdürü fırça kayıyor. Ülke bölündü bölünecek! Hemen geç şuraya, kamera açılıyor; anlat faşist olmadığını hızlı hızlı. Müdürü de işinden edeceksin. Kafan dağılmış ama devlet adamı edasıyla konuşmaya çalışıyorsun; "Kürt Türk kardeştir, bu park bizi bölemez, egzozlar susmaz, farlar söndürülemez!" hemen hemen yayına verin, iş MGK'ya çıkmasa bari. Yemin billah ediyorsun abi bir daha mı bir daha, yaya gezerim de araba kullanmam diye. Denetimli serbestlikle gidiyorsun, birkaç sene daha sessizkten sonra ailene taciz duruyor tek tük tehdit edenler oluyor o kadar. Ara sıra mecliste vekiller biz biliriz zihniyetinizi unutmadık diye adını geçiriyor ama olsundu.
Şu senaryo yıllardır gözünüzün önünde bin kez yaşandı, bin kez kıl kıpırdamadı
TARİHTE BUGÜN | 25.08.2000 🔙
"Başı döndü Real Madrid'in..."
🦁 Galatasaray, UEFA Süper Kupa Finali'nde Şampiyonlar Ligi şampiyonu Real Madrid'i 2-1 yenerek Avrupa'nın en büyüğü oluyor! 🏆
O, doğduğunda yetimdi. Bu yüzden biz yetimlere karşı adaletli davrandık, mallarını malımıza katmadık, yiyeceklerimizi onlarla paylaştık, Allah’a verdiğimiz sözün dışına çıkmadık.
Mevlid mübarek olsun.
Parmak çıtlatmanın kireçlenmeye yol açtığı inancı, en yaygın tıbbi efsanelerden biri. O ürkütücü ses kemiklerin birbirine sürtmesinden değil, eklem sıvısının içindeki mikroskobik gaz baloncuklarının aniden kendi içine çökmesinden geliyor.
Doktor Donald Unger, sırf bunu test etmek için 60 yıldan uzun süre sadece sol elinin parmaklarını çıtlattı ve sağ elini bilerek rahat bıraktı. Yıllar sonra çekilen röntgenlerde iki el arasında kireçlenme açısından hiçbir fark yoktu ve Unger bu inatçılığıyla bir Ig Nobel ödülü kazandı.
1990'da yapılan daha geniş bir klinik çalışma da Unger'i doğruladı. Çıtlatmak kireçlenme yapmıyor; sadece bunu yıllarca günde onlarca kez yapanların ellerinde hafif şişlik ve kavrama gücünde çok ufak bir düşüş olabiliyor. Yani o ses kıkırdak hasarının habercisi değil, sıvının içindeki geçici bir basınç cebi.
Ünlü bir sinir bilimci var: Robert Sapolsky.
“Zebralar Neden Ülser Olmaz?” adlı kitabında tam da taşı gediğine koyuyor.
Doğada bir zebra düşün.
Bir aslan tarafından kovalandığında inanılmaz bir stres yaşar. Kalp atışı hızlanır, kortizol yükselir, beden alarma geçer. Ama bu kriz kısa vadelidir. Ya kaçıp kurtulur ya da ölür. Eğer kurtulursa birkaç dakika sonra yeniden otlamaya başlar.
Aslan da bir sonraki hafta ne yapacağını düşünmez.
Emeklilik fonunu hesaplamaz.
Sosyal statüsünü sorgulamaz.
Modern insana geldiğimizde işler değişir.
Fiziksel bir tehdit olmadan, sadece düşünce gücümüzle geçmişi ve geleceği şimdiye taşıyarak bedenimizi sürekli alarm halinde tutmayı başardık. Bravo bize.
İşte insan stresini hayvanlardan ayıran temel fark burada başlıyor: bilinç.
Bu noktada bir başka önemli isim devreye giriyor: Antonio Damasio.
“The Feeling of What Happens” kitabında çok net bir ayrım yapıyor.
Diyor ki:
Duygular (emotions) biyolojik ve bedensel tepkilerdir.
Hisler (feelings) ise bu tepkilerin zihinsel deneyimleridir ve bilinç gerektirir.
Yani korku bir duygudur.
Ama “ya tekrar olursa?” diye zihinde dönen endişe bir histir.
Zebra aslanı gördüğünde korku yaşar.
Aslan gittikten sonra korku biter.
Ama insan…
O aslan gittikten sonra da zihninde yaşamaya devam eder.
“Ya yarın yine gelirse?”
“Ya bir dahaki sefere kaçamazsam?”
“Ya herkes benim zayıf olduğumu anlarsa?”
Biz duyguyu zamana yayarız.
Tehdidi zihinsel olarak üretiriz.
Henüz olmamış olana karşı bedenimizi savaşa sokarız.
Literatürde buna “öngörüsel endişe” denir.
Yani ortada gerçek bir aslan yoktur.
Ama beden yine de koşuyormuş gibi yaşar.
Sorun stres değil.
Sürekli açık kalan alarmdır.
Ve modern insanın en büyük paradoksu şudur:
Zekâ sayesinde geleceği planlayabiliyoruz.
Ama aynı zekâ yüzünden hiç gelmemiş tehditler için bugünümüzü yakıyoruz.
Bir kaç dakikanızı ayırın ve izleyin.
Türklük şuurunun damarlarda gezen o asil kanda nasıl mevcut olduğuna şahit olacaksınız!
"Vatan ne Türkiye'dir Türklere, ne Türkistan.
Vatan, büyük ve müebbet bir ülkedir; Turan!”
Ne Mutlu Türküm Diyene! 🇹🇷
Social media engages us with hate, greed, anger and fear. So what happens when we create an information ecosystem that constantly makes us feel angry and afraid?
From the @nytopinion podcast with @ezraklein. Watch the whole episode: https://t.co/iBQpCgUXYg