Güvenpark’ta 17. gün…
17 gündür terörle mücadele er gazileri ve er şehit aileleri, emsal düzeyde özlük hakları ve adalet talepleri için Güvenpark’ta onurlu nöbetlerini sürdürüyor.
Şehit ailelerini ve gazilerini üzen, onların haklı taleplerini uzun süre karşılıksız bırakan hiçbir devlet anlayışı güçlenmez. Bir devletin en büyük gücü; vatanı için can veren şehidinin emanetine ve gazisine gösterdiği vefadır.
Vatan için ödenen bedel unutulmamalı, adalet daha fazla geciktirilmemelidir.
#GazilerAdaletİstiyor #3713
#güvenpark #ankara #GazileriminYanındayım #SONDAKİKA #gündem
"Tutuklanma gerekçesi;
500 liralık duruşma ücreti"
Avukatlar, ÇHD İstanbul Şubesi (@CHDistanbulsb_) Başkanı Av. Ezgi Önalan, ÇHD üyeleri avukat Yunusemre Işık ve Doğa İncesu'nun NATO operasyonunda tutuklanmasını Çağlayan Adliyesi önünde protesto etti.
İstanbul Barosu (@istbarosu)
Yönetim Kurulu Üyesi Avukat Ekim Bilen Selimoğlu (@ekimbilen):
"Geçtiğimiz hafta İstanbul Barosu olarak iki mensubumuz Ezgi Önalan ve Yunusemre Işık'ın sorguları için adliyedeydik,
kendilerinin yanındaydık ve sorgularına bizzat yönetim kurulu üyeleri olarak da katıldık.
Orada kendilerine yöneltilen soruları, "kuvvetli suç şüphesi" dedikleri delilleri inceledik ve dosyanın bomboş bir dosya olduğunu gördük.
Şöyle ki; dosyada delil dedikleri şey, meslektaşların müvekkilleriyle yaptıkları telefon görüşmeleri ve içeriği dahi olmayan telefon görüşmeleri.
Hepsinin vekaletnamesini sundular, müvekkilleri olduklarını ispat ettiler.
Diğer meslektaşlarıyla olan telefon görüşmeleri ve yine müvekkillerinden aldıkları cüzi miktarda paralardan ibaret.
Örgüt üyeliğini gerektirecek dosyada bırakın kuvvetli suç şüphesini, en ufak bir basit iz, emare dahi dosyada bulunmamakta.
Orada şunu, yargılayanlara söyledik: İstanbul Barosu'nda 68.000 avukat var.
Siz eğer avukatla müvekkillerini özdeşleştirirseniz, müvekkillerinin yargılandığı dosyalardan, soruşturmalardan avukatlarını da bu şekilde sorumlu tutarsanız,
İstanbul'da 68.000 avukatı istediğiniz zaman gözaltına alabilir ve tutuklayabilirsiniz.
Türkiye'de avukatlık yapmanın hiçbir güvencesi yoktur.
Hiçbir mesleki güvence, hukuk güvenliği, savunma hakkı yoktur. Bunu yapmayın.
Bunu delil olarak, kuvvetli suç şüphesi olarak sayamazsınız diye bunu defalarca İstanbul Barosu olarak beyanlarımıza geçirdik.
Fakat ne yazık ki meslektaşlarımız... Ezgi Önalan, ÇHD İstanbul Şube Başkanı, meslektaşlarından aldığı 500 liralık piknik ücretleri, kahvaltı ücretleri nedeniyle; Yunus Emre, genç, yoksul bir avukat, tevkillle yani diğer meslektaşlarından aldığı bir defalık duruşma ücretleriyle geçimini sağlamaya çalışan bir avukat, bunu kendisi beyan etti.
Diğer avukatlardan aldığı 500 liralık, 1000 liralık duruşma ücretleri, tevkil ücreti dediğimiz duruşma ücretleri burada delil olarak kendisine soruldu.
Bunu yapmayın!
İstanbul'da on binlerce avukat var bu şekilde. Yoksul avukat var, genç avukat var, işçi avukat var, işsiz avukat var.
Bunu yapmayın.
Bunu yaparsanız bütün avukatları bu şekilde tutuklayabilirsiniz.
Bu imkanı kolluğa, savcılığa, bu imkanı tanımayın dedik.
Ancak ne yazık ki sulh ceza hakimliklerine bunu dinletemedik ve iki meslektaşımız geçtiğimiz hafta tutuklandılar.
Biz İstanbul Barosu olarak her zaman meslektaşlarımızın yanında olacağız.
İtirazımızı, dayanışmamızı, isyanımızı büyüteceğiz, güçlendireceğiz ve meslektaşlarımızın yanında olmaya devam edeceğiz.
Her iki meslektaşımız ve diğer tutuklu meslektaşlarımızı alana kadar, mücadeleye, onların yanında olmaya devam edeceğiz."
Sabah 08.10’da, hapishanede, mahkeme heyetinin İBB duruşmasına katılmamı engelleyen keyfî kararı tarafıma bildirildi.
Benim ismimle kurulan iddianamenin görüşüldüğü mahkemeye katılmamın engellenmesi çok ağır bir hak ihlalidir, düşman hukukunun zirvesidir.
Mahkeme iddianamede en fazla suç isnat edilen kişilerin ve avukatlarının savunmalarını kısıtlamakta, yok saymaktadır.
Bu durum, “asrın hukuksuzluğu” İBB davasının tümüyle çökmüş, bir yargısız infaz yığınına döndüğünün ispatıdır.
Dava açıldıktan sonra doğal yargıç ilkesi hiçe sayılarak dizayn edilen, bu sebeple bağımsızlığı ve tarafsızlığından asla söz edilemeyecek mahkeme heyeti, bugün itibarıyla görünürde bile olsa yargılama faaliyetinden tümden vazgeçmiştir.
Bu hukuksuzluğu ifşa ediyorum. Milletimiz duysun.
Karatepe Yüksek Güvenlikli Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’ndan herkese selamlar. Merak eden varsa içten bir şekilde söylüyorum, keyfim yerinde. İlerleyen günlerde façayı bozmamak için iyi hissetmiyorken “iyiyim” diyebilirim. O durumda bir yerlere göz kırpma emojisi koyarım.
Birçok açıdan nostaljik bir deneyim oluyor. Yıllar sonra televizyon izliyorum ve alaturka tuvalet kullanıyorum. Üstüne bir de Dünya Kupası eklenince 2002 yılında maça yetişmek için okuldan eve koşan Çocuk Deniz’e döndüm ama şişman Ronaldo’suz aynı keyfi vermiyor. Bu arada reklamlar iyice sıkıntı olmuş. Kantinden AdBlock istemek için dilekçe yazmayı düşündürdü. Sürekli meşrubat içen Boran Kuzum ve Feyyaz’ı görüyorum. Umarım müstakil bir ev alacak kadar iyi bir kaşeye anlaşmışlardır. Yoksa çekilecek çile değil. Nihat Kahveci’ninkini ev de kurtarmaz. “Kuşkaş ne topçuydu be!” Bir de yağcılık gibi olacak ama TRT 2 çok iyiymiş. İlaçlarıma henüz ulaşamamışken Kiarostami’nin Kirazın Tadı antidepresan gibi imdadıma yetişti yine. Yemekler ODTÜ yemekhanesiyle aynı. Dışarıdayken günde 1,5 öğün yiyordum, burada 3 öğün yiyorum vakit geçsin diye. Diş fırçalama işini de günde ikiye çıkardım, yine vakit geçsin diye. Alaturka tuvalet de daha sağlıklı diye duymuştum. Öyle değilse bile buradan çıkana kadar söylemeyin, motive kakalarımın tadı kaçmasın.
Bildiğiniz gibi kendi isteğimle dönüp teslim olmama rağmen ters kelepçe yapmak istediler. Rızam olmadığını söyledim. Zor kullanarak yaptılar. Şanlı direnişim yaklaşık 4 saniye sürdü. Polisler 2 katım n’apayım? Sonra emniyette birisi, “ya aslında sosyal medyaya içerik üretmek için” demiş olmalı ki; restoranda tam yemek yiyecekken “arkadaşlar bir saniye bozmayın” deyip masanın fotoğrafını çeken influencer tatsızlığında, ters kelepçeli videolarım çekildi; önden, arkadan, yandan. Hepsinde bir şekilde kameramanı bulup sırıttığım için uzak-arka açıyı yayınlayabilmişler.
Yapıcı bir eleştiri: Vatan Emniyet binası dökülüyor. Çalışanlar sıcaktan baygınlık geçiriyordu. Osmanlı’dan kalma klimalar var ve onlar da çalıştırılmıyor. Sadece amirlerin odasında son model klima var. Bu memurlar sırf siz istiyorsunuz diye kendilerine hiçbir zararı olmayan ve hatta belki sempati duydukları insanlara kötü polis rolü yapıyorlar. Duygusal yükü ağır olmalı; müstakil ev verseler yapmam. Bari bir klima alın. Yeri gelmişken söylemeden geçemeyeceğim, bu iki günlük kısa mesaim gösterdi ki Behzat Ç. ve Bir Zamanlar Anadolu’da kurmaca değil belgeselmiş, bütün diyaloglar ve karakterler birebir gerçekmiş.
Uçağa binmeden önce internetteki son dakikalarımda gördüğüm son şey “ailesinin gözüne girmek için kendini yakıyor, yazık!” tarzı yüzeysel psikolojik analizlerdi. Annemin Airbnb’de biblo kırdığı için ağıt yakması ve babamın gerçekten iyi bir baba olması dışında bütün anlattıklarım kurmacadır. Şaka yazabilmek için uydurduğum hayali çatışmalardır. Kişi ve kurumlar gerçek değildir. Mizahi bir yaklaşımdır. Pardon, mahkeme diline alıştım; siz bari şaka açıklattırmayın.
Kendimi bildim bileli hiçbir konuda baskı yapmamış, bana dair beklentiye girmemiş, çöp adam bile çizsem duvara asmış can dostlarımdır ikisi de. Her anne-baba kadar korumacı ve kaygılıdırlar. 2023’teki ilk Harbiye gösterimden sonra bile “Psikolog olsan keşke, boş vakitlerinde stand-up yaparsın” seviyesinde klişe; “yurtdışında İngilizce yapsan olmuyor mu?” diyecek kadar oğullarını gözlerinde büyütmüş insanlardır. Hemfikir olmasalar da bütün saçma kararlarımın arkasında durdular, bu gösteride de öyle olduğunu biliyorum, huzurlarınızda ikisini de öpüyorum.
Bu gösteriyi ne bir karşılık umarak ne de bir an bile cesur hissederek yayınladım. 7 yıl boyunca muhteşem bir hayat yaşadım. 25 yaşıma kadar içedönük, ölümüne karamsar, her şeyden şikâyet eden bir insan olarak; hobi seviyesinde yirmi seyirciye stand-up yapsam yeterince mutlu olacakken yüzlerce gösteride binlerce insanla beraber güldüm, yüzlerce yeni arkadaşım oldu, çok kalabalık ve sevgi dolu hissettim. Üstüne ihtiyacımın çok üstünde para kazandım.
Gencecik insanlar üniversiteleri korumak için, birçok konuda aynı düşünmedikleri belediye başkanlarına haksızlık yapıldı diye başlarına bu kadar bela alırken, “politik mizah” yaptığını iddia eden biri olarak en zararsız cümleleri bile ‘ama bunu yanlış anlarlar mı?’, ‘burayı manipüle edip sana saldırırlar mı?’ kaygılarıyla silmekten, etrafından dolanmaktan sıkıldım. O kadar sıkıldım ki, sıkıntım hayli yüksek olan korkumu aştı.
Gözaltı gecesi uyuşturucu testi sonrası götürüldüğüm hastanede beni görünce heyecanla el sallayan yetmiş yaşında teyze ise, kişisel sıkıntımı hayalimin ötesinde bir memnuniyete dönüştürdü. “Halk beni anlamadı ve başıma işler geldi” diye beklerken, “Halk beni anladı ve başıma işler geldi” oldu. WIN-WIN.
Temel seviyede Türkçe bilen, gösteriyi sahiplenen ve dayanışma gösteren herkese sevgiler. Gündemi salıyorum, kararlıyım bu sefer Moby Dick’i bitireceğim. Size dışarıda kolaylıklar.
DEVLET ERKANINA AÇIK MEKTUP
Bu açık mektubu, en başta sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan beyefendi olmak üzere, Adalet Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığı yetkililerine, kısaca hukuk ve güvenlik bürokrasisine, yanısıra sayılarının hiç de az olmadığını umud ettiğim devlet erkanına hitaben yazmış bulunuyorum. (3 Temmuz 2026 Cuma)
Aşağıda fotoğrafta elleri arkadan kelepçelenmiş ve iki polis tarafından kollarından sıkı sıkı kavranılmış olarak (üstelik kapalı/korunaklı bir mekanda) götürüldüğü görünen Deniz Göktaş, hukuk terimleriyle söylemek istersem, ceza almış bir mahkum, bir hükümlü değildir. Yargısı sürerken cezaevinde yatmakta olan bir tutuklu da değildir. Kendisi henüz tutuklu veya tutuksuz yargılanmasına karar verilmiş bir sanık da değildir. Herhangi bir asayiş ihlali nedeniyle güvenlik güçleri tarafından derdest edilmiş herhangi bir mücrim de değildir.
Hükümlü değil, tutuklu değil, sanık değil, mücrim de değilse bu kişinin hukuksal durumu nedir?
Bu kişi yalnızca hakkında soruşturma açıldığını bile bile kendi özgür istenciyle ülkesine dönmüş ve havalimanında "şüpheli" sıfatıyla gözaltına alınmış genç bir Türkiye Cumhuriyeti yurttaşıdır. Kısacası yalnızca "şüpheli"dir. Şayet 24 saat içinde savcı tutuklu veya tutuksuz olarak yargılanmasına karar verirse, en çok yasa önünde suçu henüz sabit görülmemiş bir maznun, bir sanık olacaktır. Hepsi o kadar!
Kendisi bildiğimiz kadarıyla, sabıkalı bir kanun kaçağı, aranan bir uyuşturucu müptelası ya da satıcısı, tehlikeli veya tehlikesiz bir terör örgütü üyesi, motosikletlere binip dükkanları tarayan, masum insanları öldüren bir çete ya da mafya mensubu, toplumun ve devletin düşmanlarıyla işbirliği saptanmış bir vatan haini, hatta eski tabirle yankesicilik, hırsızlık, gasp, tecavüz, taciz gibi yüzkızartıcı suçlardan birine bulaşmış suça yatkın bir katil, bir hırsız, bir tecavüzcü de değildir. Yalnızca bir şüphelidir. Evet, ağır cezada yargılanacak örgütlü bir suç işlememiş bir şüpheli! Üstelik kendisi, toplum tarafından tanınan, ailesi, ikametgahı bilinen, suça yatkınlığı, sabıkası ve tehlikesi olmayan üniversite mezunu bir genç komedyendir.
Hal böyleyken, yarım asır önce hiç de hafif olmayan siyasal suçlar işlemiş, günlerce işkence görmüş, çoğu sıkıyönetim döneminde Edirne Kalesi, Selimiye Kışlası, Maltepe Askeri Cezaevi olmak üzere 10'a yakın hapishanede hem tutuklu, hem hükümlü olarak yıllarca yatmış bir eski örgüt militanı olarak uluorta ters kelepçe takılmadı ne bana, ne dava arkadaşlarıma, ne de sözümona düşmanlarımıza. Hoş, bundan çok daha kötü muamelelere maruz kaldık. Filistin askısını ilk bizlerin üstünde denediler, gencecik delikanlıların hayaları dahil bedenlerine en çok bizim dönemimizde elektrik verdiler. Etlerimizi lime lime ettiler. Bir iç savaş yaşanıyordu. Diyarbakır, Mamak, Metris, Maltepe cezaevlerinde yapılanları tarih bile unuttu, yarım asır geçmesine karşın ne yazık ki biz unutmadık, unutamadık.
Tüm bunları hak etmiş miydik? Belki.
Bizler -faraza- masum olsak bile yaptıklarımız hiç kuşkusuz pek de masum şeyler değildi. Sözün özü, yaşananlar yaşandı, toplumun ve ülkenin geçmişinde kaldı, bizim ise ruhlarımızın derinliklerinde, daha da kötüsü arasıra birer kabus olarak bizi yoklayan lanet olası düşlerimizde.
İnsan onuru, yurttaş onuru gerçekte devletin onurudur, ülkenin onurudur. Devletin varlık nedeni bu onuru korumaktır. Dışarıda ülkenin düşmanlarından, içeride toplumun ve dirlik-düzenin düşmanlarından.
Bir hükümlü, bir tutuklu, bir sanık, bir suçlu bile olmayan, kendisine ve başkasına fiilen zarar vermeyen ve vermeyeceği anlaşılan 32 yaşındaki bir genç, hukuk nazarında en çok şüpheli sıfatını taşıyan bir evladımızı niçin bu denli hoyratça ve acımasızca ters kelepçeyle aşağılama yolu tercih edilir? İnanınız bunu anlamakta zorlanıyorum. Sözümona verilen mesajı değil, her defasında kadın-erkek-çocuk-genç-yaşlı demeden sözümona bu tür mesajlar vermeye ihtiyaç duyulmasını anlayamıyorum. Acaba bir örf-i idare, bir sıkıyönetim, bir olağanüstü hal uygulaması var da bir ben mi bundan haberdar değilim?!
Devletin varlık nedeni dirlik-düzeni korumak ve insan onuruna, yurttaş onuruna zarar gelmesini önlemektir. Küçük bürokrat işgüzarlıklarıyla memleket evlatlarının -velev ki suçlu olsunlar- onurlarına, haysiyetlerine bu tür ucuz mesaj verme bahaneleriyle kastedilmesi çok büyük bir yanlıştır ve bu yanlıştan bir an önce dönülmelidir.
Devletten şefkat beklenir mi? Asla! (Şahsen bu konuda mazur görülmek isterim.) Ne ki devlet adamlarından, yöneticilerden yasalara titizlik göstermeleri, adalet üzere davranmaları, kamu vicdanını örselememeleri kesinlikle beklenir.
• "Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletsizliğe sürüklemesin." (Kur'an, 5 : 8)
Bu onların lütfu ve ihsanı değil, görevidir. Devlet birey olarak onurumu korumazsa, yurttaşlar olarak onurumuzu hiçe saydığını umursamazsa, bizlerden devletin sürekliliğine ve kalıcılığına sahip çıkmamızı beklemeye hakkı olur mu? Adaletin ve hakkaniyetin olmadığı yerde beka olur mu?
Bu yol, yol değil. Bu tarz aşağılama teknikleri toplumsal vicdanda ağır yıkımlara yol açmaktadır. Belki bazı işgüzar memurlar bilgiççe "korku salmanın yönetmenin ve egemenliğin gereği olduğunu" söyleyeceklerdir, hatta bu satırların yazarının gerekçelerini belki "çocuksu, romantik, entel sızlanmalar" olarak algılayacaklardır. Böylelerini mazur görüyorum, çünkü kendilerini insan ve yurttaş onurunu korumanın toplumun ve devletin onurunu korumak demek olduğun bilmeyen, kifayetsiz, liyakattan yoksun, işgal ettikleri makamlardan derhal el çektirilmeleri gereken kimseler arasında telakki ediyorum.
Sözün özü, ey devlet erkanı!
Son olarak bir ayrıntıya dikkatinizi çekmek isterim. Ben kendimi cesur biri olarak görmem, herkes gibi ben de korktum, korkarım. Buna karşın o delikanlıyı, o genç komedyeni o halde görünce nedense korkuya benzer bir duygu hissetmedim, aksine içim sızladı ve utandım, hakikaten çok utandım. Ülkem adına, devlet adına, insanlık adına utandım. Gücün bu tür ucuz yollarla gösterilebileceğini sananlar adına utandım. Bu satırları da bu utanç lekesini taşımamak için yazmaya karar verdim. Sanıyorum kamu vicdanı da kendisi adına korkmaktan çok ülkemiz adına utanmış olmalı. O fotoğrafı gördüklerinde, ülkenin sağduyusunu yitirmemiş büyük bir kesiminin benimle aynı deneyimi yaşadığına inanıyorum ve bu nedenle bu tür nobranlıkları ülkem adına tehlikeli buluyorum.
Unutmayınız, utanmak erdemdir. Yurttaşlar için de, yöneticiler için de.
Saygılarımla.
Dücane Cündioğlu
Seçilmiş Genel Başkanımız Sayın Özgür Özel:
"Nasıl ki genel başkana bina lazım değilse, seçilmiş il başkanımız neredeyse il başkanlığımız da orasıdır. Tabii ki baba ocağımızı kolayca verme niyetinde değiliz.
Tüm partililerimizi görevden alınan il başkanlıklarımıza davet ediyorum."
Yirmi dokuz yıllık yargıç ve yirmi yıllık bir sivil yargı aktivisti olarak yargıç ve savcı atamalarına ilişkin 2026 yaz kararnamesi hakkında bir değerlendirme yapmayı zorunluluk olarak görüyorum. Bu kapsamda:
- Teamüllerin değiştirildiğini, mesleğinde başarılı, işinden başka bir uğraşı olmayan, siyasetçiden ve ticaret erbabından uzak duran, meslekte 30 yılını doldurmuş birçok meslektaşın yerlerinin talepleri dışında değiştirildiğini görüyoruz.
- Yönetici yargıç ve savcı atamalarında kıdem, liyakat gibi faktörlerin gün geçtikçe ötelendiğine tanık oluyoruz.
- Büyük kentlerde başsavcı ve yardımcılarının atamalarının kamuoyunda ''yargının siyasallaştığı'' algısına neden olduğu ve özellikle siyasetçiler açısında hukuk güvenliği kaygılarını arttırdığını anlıyoruz.
- Meslekte yükselme açısından liyakat ilkesinin önemsenmemesi bir yana, ''üstada saygı'' ilkesinin ötelendiğini görüyoruz. Bu kapsamda, 65 yaşının dolmasına, dolayısıyla emekliliğine iki ay kalmış bir cumhuriyet savcısının Bölge adliye Cumhuriyet savcılığından alınıp, ilk derece mahkemesine atandığını, yine aynı kıdeme sahip yargıç ve savcıların uzak illere atandıklarını görüyoruz. Bu durum, mesleğine 30 yılını vermiş yargıçların deneyimlerinden yararlanmak yerine onları emekli olmaya zorlamak olarak değerlendiriliyor.
Sonuç olarak; yargıcın yer güvencesinin olmadığı sistemde, yurttaşın da hukuk güvenliği olmaz. Adaletsizlik sırası geldiğinde ''bana bir şey olmaz'' diyeni de vurur. Güvenli yarınlar dilerim.
Salim Şen: Her istediğini verdik ya, her istediğini verdik ya ABD'ye, "Karşılığında ne aldık?” diye sorulduğunda, yine Tom Barrack ne dedi? “Trump meşruiyetini verdi” dedi. “Biz size meşruiyetinizi verdik” dedi.
Yani bu yönetimin, anayasal düzeni tanımayan, hukuku tanımayan, keyfi bir yönetiminin meşruiyetini sağladık dedi, “Önünüzü açtık” dedi. Ve örtülü olarak, bunun sürgit devam etmesini sağlıyoruz verdi.
Müvekkilim Suat Dülger 38. Kurultay zamanında Erzurum il başkanlığı görevini bırakmıştı. Delege de değildi, hatta kurultaya dahi gitmemişti.
Tek suçlama, isminin dahi geçmediği bir tanık beyanı. Sevk maddesinde kendisine ilişkin bir kısım bile yoktu. Tutuklandığı suçun zaten yatarı yok.
Dahil olmadığı bir kurultayda hile yapmakla suçlandı.
Yetkisiz bir adliyede, işlemediği bir suçtan tutuklandı. Zannediyorum ülke tarihinde ilk kez bu suçtan tutuklama kararı verildi.
Bugün Türkiye tarihinde ilk defa Siyasi Partiler Kanununa muhalefet suçlamasıyla yol arkadaşlarımız tutuklandı.
Ortada bir suç yok. Kaldı ki türlü iftiralarla yapılan suçlamaların yatarı bile yok!
Üstelik bu konuda Ankara'da açılan ve sürmekte olan bir dava süreci zaten var. Siyasi Parti davalarında İstanbul savcılıkları yetkili değiller.
Hukuku hiçe sayanlar, parti üyelerimizin ve delegelerinin kendi genel başkanını seçmesini adeta suç sayıyorlar.
Ama kimse unutmasın. Biz, savaş koşullarında bile Erzurum'da, Sivas'ta kongreler toplayıp karar almış bir siyasi hareketiz. Bundan sonra da tüm kararlarımızı üyelerimizin iradesiyle alacağız.
Bir kez daha söylüyoruz: Mesele CHP değildir, mesele memlekettir.