@cetinkayakoc 1927 Nüfus Sayımı Verisi: Türkiye Cumhuriyeti'nin yaptığı ilk resmi sayım olan 1927 Nüfus Sayımı'nda (Harf Devrimi'nden önce, henüz Osmanlı alfabesi kullanılırken), 7 yaş ve üzeri Türkiye nüfusunun okuma-yazma oranı %10,6 (Erkeklerde %17,4, Kadınlarda %4,6) olarak ölçülmüştür.
@cetinkayakoc Cinsiyet ve Bölge Farkı: Bu oran şehirlerde (özellikle İstanbul, Selanik, İzmir gibi büyük merkezlerde) ve gayrimüslim cemaatler arasında %30-%50'lere kadar çıkabilirken; kırsal kesimlerde, Anadolu içlerinde ve kadın nüfus arasında %5'in dahi altına düşmekteydi
Yitiksin baharlar, güzeller içinde
Resimler,baharlar, sözler içinde
Bazen bir iz görüp izler içinde
Cevap umusuyla titriyor sorum
Sonra en tanıdık yüzler içinde
Seni bulup bulup kaybediyorum...
Bekir Sıtkı Erdoğan
Sana Leyla dedim Suna dedim şiirlerde şarkılarda
Gerçek adın bir fısıltı gibi kaldı ağızlarda dudaklarda
Çatlar yüreğim bir nar gibi o sırrı anar da
Avunurum doğumundan gelen muştulu armağanlarla
Melekler gökten geldi armağanlarla
Ve bir bahar günü doğdun sen
Sezai Karakoç
İnsanın ruhu bazen kırılmaz; ama yine de eksik yaşar.
Sessizce eksilir canlılık, varlık yavaşça solar.
‘Yaşamıyor gibi’ yaşarsın.
Bu, büyük acıların, derin çöküşlerin hikâyesi değildir. Daha sinsi, daha gündelik bir kayboluştur. Ruha canlılık veren şey azar azar kaybolur.
Sabah uyanırsın hayat devam eder. Yapılması gerekenler yapılır, konuşulması gerekenler konuşulur. Fakat bütün bunların ortasında insan, kendi varlığına dokunamaz hâle gelir. Ne dibe vurmuşsundur, ne de suyun yüzüne çıkabilmişsindir. Bir araf, bir arada kalma hâli: Nehirde sürüklenen bir dal parçası gibi, yönsüz, ağırlıksız.
Ruh sağlığı yalnızca hastalıkların yokluğu değildir. İnsanın iç dünyasında yeşeren bir “iyi oluş” hâli vardır ki, onu beslemediğimizde hayat sessizce solmaya başlar. Varlığın cevherini daima diri tutmak gerek.
Modern zamanların en büyük yanılgısı da burada: Kötü hissetmiyorsak iyi olduğumuzu sanıyoruz. Oysa insan, sadece acı çekmeyerek değil; anlam bularak, bağ kurarak, bir şeye kalbini vererek iyileşir.
Bugünün dünyası, insanı fark ettirmeden yoruyor. Gürültü çok ama temas az. İlişkiler var ama derinlik yok. Pek çok insan, kendi hayatının seyircisi gibi yaşıyor. Hayat yanı başımızdan geçip gidiyor.
Her şey yerli yerinde görünür, ama hiçbir şey tam olarak hissedilmez. Adeta, yaşanmamış bir hayattan ölürüz.
Çare ise büyük devrimlerde değil, küçük uyanışlarda. İnsanın yeniden bir şeye yönelmesinde, bir heves, bir tutku, bir ülkü sahibi olmasında.
Bir işe dalıp zamanın akışını unutmasında.
Bir dostun gözlerinde kendini hatırlamasında.
Kendinden büyük bir anlamın çağrısına kulak vermesinde.
Çünkü insan, ancak bağ kurduğu ölçüde vardır.
Ve hayat, ancak içine karıştığımızda, onunla alış verişe girdiğimizde, varoluşun sevincini hissettiğimizde başlar.
Bazılarımız için okumak bir ihtiyaçtır; kendimizi görebilmek için okuruz. Ancak diline sahip olduğumuz bir şeyi deneyimleyebiliriz; bu yüzden okumakla dilimizi genişletiriz.
Kendimizle yüzleşmek için okuruz. Yaşadıklarımıza bir ad vermek için.
Tam da bizi tarif eden, içimizde karşılık bulan benzetmeyi ararız. Okumuyor olsaydık orada durduğunu bilmeyecektik. Bir bakıma kendi hazinelerimizi fark ederiz.
Okumak, ne düşündüğümüzü, ne hissettiğimizi ve dünyayı nasıl algıladığımızı bize söyleyen bir aynadır.