Arkadaşlar, size yaş aldıkça insanın hayatını acayip rahatlatan bir şey söyleyeyim.Her yanlış anlaşılmayı düzeltmek zorunda değilsiniz. Biri sizi kafasında kötü yaptıysa bazen bırakın kötü kalın. Herkesin kapısını çalıp “ama ben aslında öyle demek istemedim” diye kendinizi anlatmaya çalışınca en çok siz yoruluyorsunuz. Sizi gerçekten tanıyan zaten tek bir olaya bakıp bütün karakterinizi çöpe atmaz.Bir noktadan sonra insan haklı çıkmak değil, kafasının rahat olmasını istiyor. Vallahi çok güzel bir seviye.
Düşman kazanmak kolaydır.
Asıl mesele, onun seviyesine inmeden baş edebilmektir.
Çünkü herkes öfkelenebilir.
Herkes bağırabilir.
Herkes intikam isteyebilir.
Ama kendini kaybetmeden karşısında durabilmek başka bir şeydir.
Bazı insanları yenmenin en iyi yolu onlarla savaşmak değil,
onların seni değiştirmesine izin vermemektir.
Çünkü bazen en büyük zafer,
karşındakini susturmak değil;
onun yüzünden kendine yabancılaşmamaktır.
İnsanların neden kötülük yaptığını anlayamıyor olman, senin karakterinin güzelliğinin bir göstergesidir. Bu yüzden birinin sana karşı gösterdiği merhametsizliği ve düşüncesizliği tekrar tekrar sorgulayıp kendini tüketmek yerine, kendi merhametinin ve vicdanının onlara asla böyle davranmayacak kadar güçlü olduğunu fark et.
Yaşım ilerledikçe şunu daha net görüyorum: İnsan neye tutunursa tutunsun, sonunda bir dayanağı zayıfsa içi boş kalıyor. Kariyer, para, insanlar, övgüler… Hepsi değişken. Ama hayatın temelini Tanrı’ya dayandırdığında, zeminin çok sağlamlaşıyor. Çünkü kontrol edemediğin şeyler karşısında bir teslimiyet, bir denge oluşuyor. Her şeyi yönetmeye çalışma hırsı azalıyor, kabulleniş artıyor. İnsan güçlüyken değil, kırıldığında anlıyor bunu. Planlar bozulduğunda, beklediklerin olmadığında, yalnız kaldığında… O anlarda tutunduğun inanç seni ayakta tutuyor. Yaş aldıkça fark ediyorum ki mesele dindar görünmek değil; mesele kalbin merkezine neyi koyduğun. Temeli Tanrı olan bir hayat, fırtınada bile dağılmıyor. Çünkü dayanağın insan değil, mutlak olan oluyor.
—Emre Valez
ÖZSAYGIN, DUYGULARINDAN GÜÇLÜ OLMAK ZORUNDADIR
Bu cümleyi daha önce duymuşsundur.
Peki altında yatan ana mesaj nedir?
Duygularını inkâr etmek değildir.
Özlemekten utanmak değildir.
Bir gecede unutmak hiç değildir.
Ana mesaj şudur:
Bir insanı özlemen, ona yeniden hayatına girme hakkı vermez.
Seni terk edip giderken arkaya bakmayan eski sevgiliye, yalnız kaldığı için geri döndüğünde kapıyı açmamaktır.
İhtiyacı kalmadığında seni satan eski dostu, işi tekrar sana düştüğünde kardeş ilan etmemektir.
Çünkü gün gelir ihanet eden sadakat ister.
Seni değersiz gören, sen kendini toparladığında yeniden değerini hatırlar.
Bazı insanlar seni sevdikleri için değil, sende bıraktıkları kapının hâlâ açık olup olmadığını kontrol etmek için geri döner.
Burada duyguların konuşmaya başlar:
“Belki değişmiştir.”
“Çok zaman geçirdik.”
“Bir sürü anımız var.”
“O kadar emek verdik.”
İşte özsaygın tam bu noktada devreye girmelidir.
Geçmişte harcadığın zaman, geleceğini de aynı insana vermen gerektiği anlamına gelmez.
Psikolojide buna batık maliyet yanılgısı denir.
İnsan kaybettiği emeği kurtarmak için zarar eden şeye daha fazla emek vermeye devam eder.
Bir ilişkiye beş yıl verdin diye altıncı yılını da vermek zorunda değilsin.
Bir dostluğu çocukluktan beri sürdürdün diye ihaneti sineye çekmek zorunda değilsin.
Geçmişte ödediğin bedel geri gelmeyecek.
Fakat önünde kaybedeceğin yeni yıllar hâlâ senin elindedir.
Yapılan götlükleri:
“Eski sevgilim.”
“Çocukluk arkadaşım.”
“Çok emeğimiz var.”
diyerek kabul edersen, karşındaki insandan önce kendi özsaygından yemeye başlarsın.
Ve insan kendi sınırını bir defa çiğnediğinde zihnine şu mesajı verir:
“Bana bunu yapabilirsiniz. Yeterince özlersem yine kabul ederim.”
Sonra aynı şeyi tekrar yaşarsın.
Çünkü affettiğin için değil, hiçbir şey değişmeden eski erişimi geri verdiğin için.
Affetmek başka şeydir.
Yeniden güvenmek başka.
Birine öfke duymayı bırakabilirsin.
Onunla karşılaştığında selam da verebilirsin.
Fakat bu, onu yeniden hayatının merkezine alman gerektiği anlamına gelmez.
Medenî davranmak kapıyı açmak değildir.
Kalbinde kin taşımamak, hafızanı silmek değildir.
Gerçekten değiştiğini söyleyen bir insan yalnız:
“Özür dilerim.”
demez.
Neyi yanlış yaptığını açıkça söyler.
Sorumluluğu şartlara yüklemez.
Verdiği zararı onarmaya çalışır.
Sınırlarına saygı gösterir.
Ve değişimini birkaç güzel cümleyle değil, zamana yayılan davranışlarıyla kanıtlar.
Fakat ihanet tekrar eden bir karaktere dönüştüyse artık açıklama aramayacaksın.
Giden gitmiştir.
Gittiği gün, hayatındaki eski konumu bitmiştir.
Evet, bunu yazmak kolaydır, uygulamak zordur.
İnsan geceleri özler.
Eski mesajları okur.
Güzel anıları hatırlar.
Zihin, acı veren sahneleri susturup iyi zamanları önüne getirir.
Sonra insan, özlediği kişinin gerçekte kim olduğunu değil; onun zihninde kalan güzel sürümünü geri ister.
Böyle anlarda kendine şunu sor:
Ben bu insanı mı özlüyorum, yoksa onun yanındayken hissettiğim hâlimi mi?
Geri dönmesini mi istiyorum, yoksa terk edilmiş olmanın yarasını mı kapatmaya çalışıyorum?
Onu yeniden kabul edersem gerçekten huzur mu bulacağım, yoksa geçici özlemimi susturup eski döngüyü mü başlatacağım?
Duygun sana geri dön diyebilir.
Yalnızlığın kapıyı açtırmak isteyebilir.
Anıların seni kandırabilir.
Fakat özsaygın, hafızanın unuttuğu şeyi hatırlamak zorundadır:
Sana ne yaptığını.
Seni hangi hâlde bıraktığını.
Ve kendini yeniden toplamak için ne kadar mücadele verdiğini.
Her gidiş kayıp değildir.
Bazı insanlar hayatından çıktığında yanında götürdükleri şey huzursuzluğundur.
Ve bazı insanlar hayatından çıkarak sana en büyük iyiliği yapar sen bunu çok sonra fark edersin.
Sen bunu ilk başta yalnızlık zannedersin.
Sonra fark edeceğin şey.
O boşluk, daha güçlü bir karakterin kurulması için açılmıştır.
Özsaygı, hiçbir şey hissetmemek değildir.
Her şeyi hissederken bile kendine ihanet etmemektir.
Selametle.
İnsanların gerçek yüzünü senden bir beklentisi kalmadığında görürsün. Menfaat varken nezaket bir yatırımdır gülümseme bir para birimidir. O beklenti bittiğinde filtre kalkar, rol biter. Artık idare etmeye, alttan almaya, pohpohlamaya gerek yoktur. İşte o an en saf dürüstlük ortaya çıkar; bazen kaba, bazen acıtan ama en gerçek haliyle. Birinin karakterini anlamak istiyorsan, senden artık bir şey alamayacağını düşündüğü ana bak. Gelecekteki erişimin ona önemsiz göründüğünde sergilediği tavır, kurduğu tüm süslü cümlelerden daha dürüst bir aynadır. Çünkü gerçek saygı, çıkarı bittiğinde de devam edendir. Gerisi sadece iyi oynanmış, çıkar odaklı bir oyundur ve sen artık seyircisi değilsindir bile.
İddia ediyorum ki; mutluluk, büyük oranda bir modern zaman uydurmasıdır. Günümüz insanının genel mutsuzluğunun temelinde kendi hayatını bir türlü kabullenememesi yatıyor. Sanki çok daha başka bir hayatı hak ediyormuş da geçici bir süreliğine bu noktada takılı kalmış gibi hissediyor.
Bu "eğreti durma" hali yüzünden insan; seçtiği eşi de, maddi şartlarını da, bulunduğu yeri de bir türlü sahiplenemiyor. Sürekli başkalarının vitrinleri üzerinden hayali bir hayat kurmaya çalışıyor.
Oysa insan, seçme şansı olmadığı bağlarda çok daha dirençlidir. Anne babasının en zorlayıcı hallerine tahammül eder, onlarla yaşamayı becerir. Aynı durum çocuklarımız için de geçerlidir; evladımız ne kadar zorlu olursa olsun onu her haliyle benimseriz. Bir öğretmen de öğrencisini sadece "kendisininki" olduğu için her türlü zorluğa rağmen sahiplenir.
Ancak ikili ilişkilere ve evliliklere geldiğimizde bu mekanizma bozuluyor. İnsanlar eşlerinin kusurlarını veya maddi yetersizliklerini gördüğünde onları reddetmeye başlıyor. Mevcut yaşamını veya partnerini olduğu gibi kucaklamak yerine, zihninde sürekli "daha iyi bir seçenek" arayışına giriyor.
Eskiden insanlar bugünkü kadar mutsuz değildi; çünkü dayatılan modern mutluluk standartlarından haberleri yoktu. Hayatlarını; iyisiyle kötüsüyle, varlığıyla yokluğuyla bir bütün olarak kucaklar, kendi sınırları içinde huzur bulurlardı.
Şimdi ise sonsuz bir döngünün içindeyiz. Karşınızdaki insan mükemmel olsa bile zihninizdeki "daha iyisi" illüzyonu yüzünden mutlaka bir eksik buluyorsunuz. Başkasının maddi imkânı veya ailesi daha cazip göründüğünde, kendi hayatınıza odaklanamıyorsunuz.
Sonuç olarak herkes bir başkasının hayatını arıyor. Kimse sahip olduğu maddi durumla, konumuyla veya nasibiyle barışık değil.
Burada bahsettiğim kabulleniş dini bir kadercilikten ziyade; insanın kendi varoluşuyla ve yaşam koşullarıyla barışması gereken ruhsal bir mesele...
Elindekiyle yetinmeyi ve kendi gerçekliğini inşa etmeyi bilmeyen insan, ne maddi imkânıyla ne eşiyle ne de işiyle mutlu olabiliyor.
Yaşı 35, 40, 50 ve yukarısı olanlar için bazı öğütler:
📷Birinci Tavsiye :
Her yıl “hacamat” yaptır. Hatta hiçbir ağrı ve rahatsızlığın olmasa bile...
📷İkinci Tavsiye
Sürekli “su” iç. Hatta susamasan ve su içme isteğin olmasa dahi. Çünkü sağlık sorunlarımızın birçoğu bedenimizdeki su eksikliğindendir...
📷Üçüncü Tavsiye
Düzenli spor yap. Hatta işin ve meşgalen çok olsa bile. Bedenin hareket hâlinde olmalı, normal yürüyüş ve yüzme ile olsa dahi...
📷Dördüncü Tavsiye
Yemeğini azalt. Yeme hevesini terk et. Çünkü yemekte hiç hayır yoktur. Kendini yemekten mahrum et demiyorum; miktarını azalt...
📷Beşinci Tavsiye
Mümkün olduğu kadar özel arabanı az kullan. Camiye, çarşıya, misafirliğe veya başka herhangi bir yere yaya olarak gitmeye çalış...
📷Altıncı. Tavsiye
Öfke ve sinirden uzak dur, kızmayı ve küsmeyi terk et, işleri zorlaştırma, rahatsız edici durumlardan kaçın. Tüm bunlar sağlığını elinden alır, moralini bozar, psikolojini altüst eder...
📷Yedinci Tavsiye
Hani derler ya; “Paranı bırak güneşe, kendin gölgede otur.” Para rahat bir yaşam sürdürmemiz için vardır, yaşayıp da sırf toplayalım diye var olmamıştır. Biraz da kendin ve etrafındakiler için harca...
📷Sekizinci : Tavsiye
Ne birinin hasretini çek...
Ne yapamadığın bir işin hasretiyle yaşa...
Hepsini aklından çıkarıp at, hatta kökten unut...
📷Dokuzuncu Tavsiye
Mütevazi ol, hatta daha da mütevazi ol... Çünkü para, makam, güç, nüfuz ve başka her şey kibir ve kendini büyük görme durumunda yok olup gider. Ancak mütevazı olduğunda herkes seni sever, Allah da senin kadrini yüceltir, makamını yükseltir...
📷Onuncu Tavsiye
Saçlarının ağarması ömrünün sonlarına yaklaştığın anlamında değil. Bilakis, daha güzel bir hayatın başladığının göstergesidir. Pozitif ol...
Hatıralar oluştur, yolculuğa çık, güzel şeylerle günlerini yaşamaya, gönlünü hoş tutmaya çalış...
📷Son Tavsiye
Namazını asla ve asla terk etme. Çünkü namaz senin, ne servetin, ne evladın ve ne da başka şeylerin fayda sağlamadığı günün için kurtuluş reçetendir...
Rabbinle gece münacatını, halvetlerini de az çoğalt. Kur’ân’dan ayrı düşme.
Annen baban sağ ise onları sık sık ziyaret et.
Eğer ki vefat etmişlerse Arada bir anne-babanı yâd
edip mezarlığa gitmeyi de ihmal etme...
📷Rabbimden, hepimiz için sağlık, başarı ve mağfiret diliyorum...
🔴 Altay Cem Meriç:
Üniversitelerde yıllarca sevgili olanlar var, bunlar aslında çoktan karı koca olmuş durumdalar. Sadece biri çıkıp dua edip nikahlarını kıymadığı için sürekli günaha giriyorlar.
Adam dindarlaşıyor, evlenmek istiyor ama babası tutturmuş bir "okul bitsin" hastalığı. Kızla oğlan yıllardır sevgililer, babası dindar olmasına rağmen okul bitmeden evlendirmiyor. İşin tuhafı, birlikte gezmelerine tozmalarına da bir şey demiyor, sorun sadece yüzük takılması. Doğrusu bu baba da hiç normal değil.
Sistemi kuranlara, eğitimi planlayanlara dönüp, "Kardeşim, sen bu gençleri 25 yaşına kadar karma okutuyorsun" diyemiyorlar çünkü bu cesaret ister. Aynı şekilde babaya da çıkıp "Evlendirsene çocuğunu" diyemiyorlar.
Tabii ki güçleri en zayıf olana, yani gence yetiyor. En kolay dövülecek olan yine o oluyor.
22 yaşında bir kızla bir oğlan birbirine doğal bir çekim duyar, bunları aynı ortama koyup başka bir şey bekleyemezsin.
Önce bu sosyal hayatı yeniden düzenleyeceksin ve gençlerin erkenden evlenmesine teşvik edeceksin. Bu yaklaşım zaten toplumu da düzeltir.
Konu:Mutlak Butlan ve Yeni Devlet
En büyük yanılgı devleti Erdoğan’ın yönettiğini sanmak. Bunu anlamak için yakın tarihe bakmalıyız.
1 haziran seçimleri,Erdoğan tek başına iktidarı kaybetti. Erdoğan o gün kaybetti,artık geleceği cezaevinde olacaktı ama bir sorun vardı. Devletin içine yerleşmiş Fetöcüler.
İşte eski devletten kalan,bazı kemalistler,ulasılcılar ve MHP’nin temsil ettiği kanal,Erdoğan’a bir teklif götürdü.
Bize çalış,biz de seni koruyalım. Teklifi kabul etti Erdoğan ve yeni film başladı.
Erken seçim,Erdoğan tekrar iktidar,15 Temmuz ve devleti tamamen ele geçirme ve başkanlık ile bir sonraki aşama.
Mhp kanadı bunu yaptı çünkü siyaset ve halk tabanında güçlü olmazsa fetöcüleri deviremezdi. En iyi kişi Erdoğandı.
Erdoğan’ın devlette hiç kadrosu yoktu bu nedenle fetöcüleri kullanarak ilerledi.
Sonuçta buraya bu şekilde gelindi, devlet yargısından bürokrasisine,askerinden siyasetine baştan dizayn edildi. Bu defa başka sorun başladı. İsrail’in genişleme politikası. Bunun Türkiyeye yansımaması imkansızdı,yeni bir süper güç doğdu Çin.
Rusya-Ukrayna savaşı başladı.
İran savaşı başladı.
Bunların sonuçları olacak. Bu nedenle TC buna göre bir kadrolaşmaya ve politikaya gitmeye çalışıyor. Kürt meselesi de bunun içinde.
İmamoğlu’na başkanlık hayallerine bırak, şu an devlet planı var başkan olamazsın denildi dinlemedi diye içeri atıldı.
Şimdiki CHP’ye aynı şey deniyor.siyaseti yapın ama başkanlık yarışı gibi şeylere girmeyin.CHP, devletin istediğini kısmen kabul etti ,çözüm sürecine destek verdi ama Öcalanla görüşmem dedi . Yani tamam büyük mesele de destek verrim ama başkanlığı bırakmam, biz geliriz başa biz de çözüme uyarız dedi kabul edilmedi.
Şimdi,Erdoğan ve Bahçeli hayatta iken, İran ve İsrail,ABD Çin meseleleri sonuçlanmamışken, bazı şeyleri tamamlamak istiyorlar.
Yeni anayasa,Kürt meselesi vs gibi.
Gerçek seçim falan yok artık, partiler verdikleri sınırlarda sadece muhalefet yapabilir.
Ülkeyi asıl yöneten Bahçelinin temsil ettiği devlet kanadı.
Erdoğan yine de bazen kendine göre hamle yapıyor,çünkü o da biliyor devlet yine fikir değiştirir Erdoğan’ı da indirir.
Gerekirse asker sokağa iner ama bunlar istemeden Erdoğan devrilemez ve ülke düzelemez.
Ancak dış dünya değişir, iç kurumlar istedikleri gibi şekillerinir işte o zaman tekrar normal döneme dönülür. Ama önümüzdeki yıllarda umut görülmüyor.
Öcalan da madem bu yoa girdiniz,biraz sizden taviz,biraz bizden taviz bu meseleyi de çözelim diyorlar.
Bu nedenle hep Erdoğan’ı değil Bahçeliyi muhatap alıyorlar.
Hem balık hafızalıyız, hem olaylardaki nedenselliği görmeye çalışmıyoruz.
Bugunü anlamak için 1 haziran ve 15 temmuzu anlamak gerekirz
Gladyatör filmini izledin mi?
Filmin başında bir sahne vardır.
Maximus, Roma ordusunun generali olarak savaş öncesi askerlerinin önünde durur. Ortalık gergindir. Birazdan kan dökülecektir.
Tam o sırada bir kuşa bakar.
Kuş, dalın üzerinde sakince durmaktadır. Maximus’un yüzünde hafif bir tebessüm belirir. O an savaş yoktur. Gürültü yoktur. Sadece sakinlik vardır.
Sonra kuş uçar.
Maximus başını çevirir ve savaşa döner.
O küçücük sahne aslında bütün filmi anlatır.
Çünkü Maximus’un içinde iki hayat vardır.
Biri huzurlu bir çiftçi hayatı.
Toprak, aile, sade bir yaşam.
Diğeri görev.
Sorumluluk.
Savaşçı olmak.
Ve biz de tam olarak bu iki ses arasında yaşıyoruz.
Bir ses der ki:
“Olduğun yerde kal. Güvendesin. Riski alma. Düzeni bozma.”
Diğer ses der ki:
“Yapman gerekeni yap. Potansiyelini harcama. Görevini yerine getir.”
Çoğu insan bu iki sesten birini seçmeye çalışır.
Ya tamamen huzurun peşine düşer ya da tamamen görevin.
Ama mesele seçim değil.
Mesele denge.
Huzurdan kaçıp göreve sığınırsan tükenirsin.
Görevden kaçıp huzura sığınırsan küçülürsün.
Gerçek güç şu soruyu sorabilmektir:
“Ben ne zaman savaşacağım, ne zaman dinleneceğim?”
Maximus kuşa bakar ama savaş alanından kaçmaz.
Görevine döner ama kuşu da unutmaz.
İçindeki huzuru kaybetmeden savaşabilmek…
Asıl ustalık budur.
Çünkü görev olmadan huzur boşluk yaratır.
Huzur olmadan görev seni yakar.
Soru şu:
Sen savaşmaktan mı kaçıyorsun,
yoksa hiç durmadan savaşıp kendini mi unutuyorsun?
Yoksa ikisinin dengesini kurmayı mı öğreniyorsun?
İsmet Özel, yıllar sonra Tezkire dergisine konuştu
Uzun yıllardır dergi ve gazetelere konuşmayan İsmet Özel, Tezkire Dergisi'nin kendisi için hazırladığı ‘O Buradaysa Biz Neredeyiz?' başlıklı özel sayısına açıklamalarda bulundu. Editör Ayşegül Sili Kalem'e konuşan Özel'e göre Türkiye'nin temel sorunu siyasetten eğitime, dilden tarihe uzanan ve İslamiyet'le karakterini bulan millî şuurun kaybı. Ona göre bu şuur hazır reçetelerle değil, ancak toplumun nereden gelip nereye gittiğini idrak etmesiyle doğabilir.
https://t.co/2KDa4dcWcO @Aksam aracılığıyla
Bakın kızlar, bir erkek her zaman daha ilerisini ister. Telefonla konuşsa buluşmak ister, kafede buluşsa tenhada buluşmak ister, bugün elini tutsa yarın öpmek öbür gün sarılmak ister... Erkekleri kendinizle kıyaslamayın, o cinsel dürtü erkeğin beyninde depreşir durur hep. Sizin en romantik en duygusal gördüğünüz anlarda bile erkek cinselliğe odaklıdır. Nöro-biyolojik olarak erkeğin beyninde cinselliği kapsayan alan kadının beyninden 2,5 kat daha fazladır.
Namazlı abdestli dindar görünümlü diye kimseye güvenmeyin. Kötü oldukları için demiyorum. İyi insan olabilirler, başlangıçta iyi niyetli olabilir evlilik düşünüyor olabilirler. Ama o iş öyle kalmıyor. Farkında olmadan milim milim ilerliyor ve farkına vardığınızda ne ileri ne de geri gidemediğiniz bir cenderenin içinde buluyorsunuz kendinizi. Evlenseniz, evlenemiyorsunuz, ayrılsanız ayrılamıyorsunuz. Allah'tan utanıyor, ailenizden utanıyor, kendinizden utanıyorsunuz. “Zihnimde intihar senaryoları dönüyor” diye gelen mesajlara bir yenisi daha eklenince beni bu saatte dilhun, uykumdan etti.
Onun için ikaz ediyorum, bir yıl içinde evlenecek durumda değilseniz kimseyle ilişki kurmayın. Ne olursa olsun kimseyle tenhada buluşmayın. Bu gibi yollara girdiyseniz derhal ipleri koparıp, tövbe edip kendinizi ibadete verin. İntihar senaryolarını zihninizden silip atın. İnsanoğlu beşer, şaşar. Hatanın neresinden dönerseniz kârdır. Allah sıkıntılarınızı gidersin, işlerinizi felaha erdirsin...