Dostlarının, Mevlâna İdris’in aziz hatırasını yaşatmak için Hatay/Kırıkhan’da yaptırdığı yurt açılıyor. Yolu düşen her dostumuzu bekleriz. Bu örnek projeye emek ve gönül veren, katkı sağlayan tüm arkadaşlarımıza bin teşekkürle 🌿
ABD muhtemelen oransal olarak Shengen'den daha çok vize reddediyor. Yine de kimse ABD'ye bu kadar tepkili değil, neden?
Çünkü öncelikle adamlar vize sürecini kendi diplomatik misyonlarında yürütüyor. Bu amaçla diplomatik misyonlarını yeniden inşa ettiler.
Sevimli bir süreç değil. Güvenlik tedbirleri insanı çileden çıkarabiliyor. Ama şık bir yer. Üstelik karşı tarafın mekanında olmak insana iyi bir his veriyor.
İkincisi, ABD'de vize mülakatını yapan kişiler diplomat. Öyle konsolosluk görevlisi veya yerel personel değil. Bazıları ileride büyükelçi olacak kişiler. ABD'de diplomasi kariyerliği vize vererek başlıyor. Herkesin önce "halkla" karşı karşıya gelmesini istiyorlar. Ona göre de konuşmalar farklı oluyor.
Üçüncüsü, Amerikalılar vize verince uzun süreli veriyor. En önemli ayrım bence bu. Shengen'in cascading sisteminin ne mantığı var anlayabilmiş değilim. Eğer bir mantığı varsa bunu Amerikalılar neden bilmiyor acaba? :)
Dördüncüsü, eğer 10 yıllık vizeniz varsa ve ismini değişmemişse (kadınların evlenmesi gibi durumlar olmamışsa yani), ABD vizenizi postayla uzattırabiliyorsunuz. Bildiğiniz PTT'den. Hiçbir yere gitmeye gerek yok. 10 gün sürüyor. Shengen'de neden böyle basit bir sistem kurulamaz?
Aradaki bu farklar belki son 20 yılda ABD ile Avrupa arasındaki gelir farkının neden bu kadar açıldığına dair de ipuçları verebilir.
Maçın 10:14 dakikasında her şey durdu, ışıklar söndü ve İsrail’in öldürdüğü 1014 sporcu için tüm stattakiler telefonlarının ışıklarını yaktı.
Spor tarihinde görülmemiş bir tablo çıktı ortaya
-Ahmet Şık’ın eşi Yonca Verdioğlu, Heinrich Böll Stiftung Derneği Türkiye Temsilciliğinde uzun yıllardır görev yapıyor. Vakfın kendi kayıtlarına göre Mart 2008’de “proje koordinatörü” olarak göreve başlayan Verdioğlu, 2024 tarihli bir yayında “Türkiye Temsilciliği Program Koordinatörü” olarak tanımlanıyor.
- Heinrich Böll Stiftung’un proje koordinatörleri için yayımladığı görev tanımlarında; Türkiye’deki ve bölgedeki siyasi ve toplumsal gelişmelerin takip edilmesi, Alman vakfı için rapor ve analiz hazırlanması, programların geliştirilip uygulanması ve ulusal/uluslararası kurum ve partnerlerle ilişkilerin yürütülmesi açıkça yer alıyor.
- Heinrich Böll Stiftung Derneği Temsilciliği, aslında Alman Yeşiller Partisi’ne yakın Heinrich Böll Stiftung’un Türkiye yapılanması. Bazı yayınlarda vakfın Almanya’nın siyasi ve toplumsal etki araçlarından biri olduğu, bazı haber ve yorumlarda ise Alman istihbarat servisi BND ile bağlantılı faaliyet yürüttüğü ileri sürülüyor.
- Vakfın kendi yayın ve faaliyetleri incelendiğinde; Kürt meselesi, azınlık hakları, toplumsal cinsiyet ve LGBTİ+ konular��, Gezi Parkı eylemleri, çevre ve ekoloji hareketleri, enerji politikaları, medya ve siyasal katılım gibi Türkiye’de siyasi ve toplumsal etki oluşturma çabasının parçası olarak değerlendiriliyor.
- Vakfın seçim güvenliği, “etki ajanlığı” düzenlemeleri, medya, dış politika ve sivil toplum mevzuatı gibi doğrudan siyasal tartışmalarla bağlantılı alanlarda da toplantı ve yayınlar gerçekleştirdiği açık kaynak kayıtlarında görülüyor. Vakıf belirli kuruluşlara finans desteği sağlayarak kendi ajandası doğrultusunda etki üretmeyi amaçlıyor.
- Bu arka planda Yonca Verdioğlu’nun faaliyetlerinin; görev aldığı programların, proje ortaklıklarının, fon ilişkilerinin ve hazırlanan yayın/analizlerin açık kaynaklar üzerinden yakından incelenmesi önem taşıyor. @istanbulCBS
ŞAİRİN MUTLU GÜNÜ!
Üç şiir kitabımın da yeni baskısı yapıldı ve yine bir 12 Eylül günü matbaadan geldi! İlk kitabım Bağdat'tan Dönen Şiirler'in baskı tarihi de 12 Eylül 1990'dı. Darbeye karşı duruşa devam!
Seit Dienstag durchpflügt ein sechstes deutsches atomwaffenfähiges U-Boot die Meere auf dem Weg nach Israel. Es kostet zwischen 500 und 700 Millionen Euro. Ein Drittel davon dürfen wir Steuerzahler bezahlen. Die deutschen Waffenlieferungen an Israel gehen also munter weiter. Nur immer massiver, rabiater. Allein in den ersten fünf Monaten dieses Jahres genehmigte die Bundesregierung Rüstungsexporte nach Israel im Wert von fast 800 Millionen Euro – mehr als in den zwanzig Monaten davor zusammen. Und das alles, obwohl gegen Israel gerade ein Verfahren wegen Völkermords vor dem Internationalen Gerichtshof in Den Haag stattfindet. Und obwohl ab Montag in Den Haag Deutschland selbst auf der Anklagebank sitzt: wegen Beihilfe zum Völkermord. Schlimmer kann man seine Gleichgültigkeit gegenüber dem Völkerrecht nicht demonstrieren.
Zentrales Ziel der israelischen Regierung ist seit langem die Vernichtung oder Vertreibung des palästinensischen Volkes. In Ostjerusalem, auf der Westbank, in Gaza – durch unerträgliche staatliche Schikanen, durch mörderische Siedlergewalt, durch Aushungern, durch Kriege und demnächst durch Deportationen, wie gerade vom israelischen Verteidigungsminister Katz angekündigt. Unsere Bundesregierungen sind längst Komplizen der Vernichtung der Palästinenser geworden. Doch keiner schämt sich.
Ich frage:
1.Darf man die historische Schuld der Deutschen an den Juden dadurch abtragen, dass man für Israel neue Schuld begeht und der israelischen Regierung hilft, andere Völker zu vernichten?
2.Wir fordern zu Recht eine konsequente internationale Kontrolle des Atomprogramms des Iran, obwohl der Iran seit über 150 Jahren keinen Angriffskrieg gegen ein anderes Land begonnen hat. Müssten wir nicht mindestens genauso eine internationale Kontrolle des (militärischen) israelischen Atomprogramms durchsetzen? Schließlich hat Israel allein im vergangenen Jahr sechs Länder militärisch angegriffen: die palästinensischen Gebiete, den Libanon, Syrien, den Jemen, den Iran und Katar. Von Israel und nicht vom Iran geht das Risiko eines Atomwaffenkrieges im Mittleren Osten aus.
Darf man zu all dem schweigen?
“ÇİNLİLER ÜRETMİŞ ABİ”
Her gün BYD, CHERY, Xiaomi ve diğer Çin markalarının başarıları hakkında değişik anlatılar okuyoruz.
Çin’de, TOGG niteliğinde araba üretmek için 500 civarında firma ve henüz batmamış 130 civarında firma kaldı.
Çin Bankalarının, kamunun, yatırımcıların ve ortakların şimdiye kadar ettiği zararın 50 milyar dolar civarında olduğu tahmin ediliyor.
Bu 130 firmanın 100’den fazlasının da, önümüzdeki beş yılda kapatma, birleşme veya iflas sonucu tasfiye edileceklerine kesin gözüyle bakılıyor.
Bu tasfiyelerin de en az 50 milyar dolar zarar yazacağı tahmin ediliyor.
Çin devletinin şimdiye kadar otomotiv sektörüne doğrudan ve dolaylı olarak aktardığı fonların tutarının 230 milyar dolar ulaştığı raporlanmıştı. Bu destekler devam ediyor.
Elektrikli otomobil üretimi öyle bir sektördür ki batan teşebbüslerin öğrettiklerinin değeri bazı durumlarda, ekonominin bütünü için batan paradan daha yüksek olabiliyor.
Elektrikli aletler üretme süreci mutlaka diğer eşyaların ve hizmetlerin üretim süreçlerini de olumlu etkiliyor.
Yazılım, çip tasarımı, sensörler, bataryalar, aydınlatma teknolojileri, ses teknolojileri, uzaktan kumanda, otonom yetenekler vs. vs.
Türk sanayisinin yukarıda zikredilen yetenekleri kendiliğinden kazanması mümkün değil; fakat elektrikli otomobil üretim süreci her bakımdan bu çok değerli kazanımları mümkün kılabilir.
Çin'de, Xiaomi ve Huawei telefon markaları da elektrikli otomobil işine girmişler ve bu onlara beklenmedik açılımlar sağlamış olabilir.
Türkiye’nin en iyi mühendislerini istihdam ettiği halde, onların yeteneklerinden tam olarak yararlanmayan Türkcell’in de, TOGG’un hissedarı olarak kalması çok doğru bir tercih olur.
Ulaş’a nasıl Kıydılar?
Ulaş Şahintürk 14 yaşında Samsun’da örgütle tanışınca ismi konuşulur. İlk Ulaş Bardakçı ismiyle tanışır. Eve gidip babasına sorar, “Baba benim adımı neden Ulaş koydunuz?” Babası da “Bizim kuşaktan herkes oğluna ya Deniz ya da Mahir koyuyordu. Bende Ulaş Bardakçı adı yaşasın diye senin adını Ulaş koyduk.”
Ulaş 1996 da Samsun’da 17 yaşında gözaltına alındığında herkes kadar konuşur emniyette, sonra da tutuklanıp Ankara Ulucanlar hapishanesine getirilir. DHKP-C davasından mahpusların koğuşuna verilir. Örgüt hapishane koğuşunda Ulaş’ı tutuklayıp sorgular. “Muhbir” olduğundan şüphelenirler.
Ulaş’ın koğuşta infaz edileceğini öğrenen diğer örgütlerden kişiler, “Bu çocuğun adı Ulaş, belli ki solcu demokrat bir ailenin çocuğu. Örgüt bunu affedemez mi?” Örgüt sorumlusunun tepkisi sert olur. “Öldükten sonra unutulur, kimse hainleri hatırlamaz!” der.
Örgüt sorumlusu haklı çıkar. 30 yıl geçmesine rağmen Ulaş’ı kimse hatırlamaz, anmaz. Ailesi bile anamaz. Çünkü kimse “hain” yakını olmak istemez sol mahallede. Ulaş'ı “Onlar Daha Çocuktu” kitabıma konu ederken, Ordu'da yaşayan Ulaş’ın kardeşini buldum ve sordum, o da bildiği kadar anlattı. “Abimi görüş kabininde en son gördüğümde 9 yaşındaydım. Görüş kabinine girdiğimde abimle birlikte bir de örgüt sorumlusu vardı. Bizimle hep o konuştu. Ayrılırken ‘Abine sarılmak ister misin, gardiyana söyleyeyim seni bu tarafa alalım.’ dediğinde, cesaret edemedim. Gardiyanlardan korkuyordum. Annem bu halimi görünce içeri göndermedi, ben de abime sarılamadım. Meğer o zalim örgüt sorumlusu abimin öldürüleceğini biliyordu. Belki de bilinçli yaptı, bana dert olsun diye. O ziyaretin sonrası bir hafta sonra da abimi öldürdüler. Babamlar uzun bir dönem bana abimi “Örgüt öldürdü” demediler. Devlet operasyonunda ölmüş diyorlardı. Biraz büyüdüğümde söylediler. O gün bugündür örgütlere uzağım abi!" demişti.
Çocukları öldürüldüğünde Ulaş’ın ailesi Samsun’dan Ordu’ya göç ederler. Kaldıkları sol mahallede “hain” yakını olmak istememişler. Solculara olan inançları kırılmış ve bir daha da yakın olamamışlar. Böyle ne acı hikayeler var. Sırasıyla mezarlara gömdüğünüz ve üstünü kapattığınız ölüleriniz tek tek mezardan çıkacaklar. “Onlar Daha Çocuktu” kitabında Ulaş gibi gömülüp üstü örtülmüş 9 çocuk daha var. Bu çocukların ahı üzerinizde olsun!
Devletin öldürdüğü Ulaş Bardakçı’yı her yıl ananlar, DHKP-C nin öldürdüğü 17 yaşındaki Ulaş Şahintürk’ü 30 yıldır kimse anmıyor, hatırlamak bile istemiyor.
Ulaş’ın hikayesini yazarken çok etkilenmiştim. Bir gece rüyamda görmüştüm onu. Beni mezarlığa çağırmıştı. Yanına yaklaştığımda mezarı açıktı, mezarının kenarında şu resimde görüldüğü simasıyla oturmuştu. Beni görünce ayağa kalktı, bir süre sessizce bakıştık. Yüzü solgundu. “Ulaş bu sen misin?” dedim. “Evet” anlamında başını salladı. Biraz öteye baktığımda başka açık mezarlar gördüm, ölü çocuklar mezarlarından kalkmış mezarları başında oturuyorlardı. “Bunlar kim?” dedim Ulaş’a… “Onlar da benim gibiler.” dedi. "Bu açık mezarların başında oturan çocukları PKK ve radikal sol örgütler öldürdü. Çoğu da benim gibi uykuda öldürülmüşler, son sözleri alınmamış ve ailelerine haber verilmemiş. Bu yüzden toprak bizi kabul etmedi. Yeraltında üstümüz açık bizim.”
Bu sözleri karşısında ne diyeceğimi bilemedim. “Çok üzgünüm.” diyebildim ancak. Hafiften başını salladı, biliyorum dercesine…
Bu defa o sordu bana, “Nasıl, yer üstünde her şey yolunda mı? İçinizdeki esmer çocukları öldürdünüz, şimdi mutlu mu herkes?” Göz göze geldik, “Yok, dedim. Ahınız tuttu memleket huzursuz” dedim. Bu defa ben sordum, “Üstü açık çocuk mezar sayısı belli mi?” Önce düşündü biraz, “Binlerce, bu mezarlık gibi üstü açık beş mezarlık daha var.” dedi. Bir yandan da ona doğru yaklaşıyordum, iyice yaklaşınca elimi uzattım. Birden kayboldu… uyandığımda uzun bir süre uyuyamadım. Üstü açık mezarlar beni tedirgin etmişti. Çocuktan “hain” yaratan devrimci karanlığın figüranları utansın!
Alıntı
Eren Ailesine bütün kalbimle teşekkür ediyorum.
Geçen yıl Bitlis’i, dolaysıyla Eren Üniversitesini ziyaret etmiş ve hayran kalmıştım.
(Kanaatimce Bitlis, tarihi yapıları ve konumuyla Türkiye’nin en güzel şehirlerinden biridir)
Eren Ailesi, ilk okuldan itibaren eğitim kurumları kuruyor.
Üniversite’nin Kampüsünde, misafirler için 4 yıldızlı bir otel yapmış; ücretiyle bu otelde kaldık ve çok beğendik.
Biz oradayken, 2.000 kişiye doğrudan ve dolaylı olarak katkıda bulunacağı tahmin edilen, yine aileye ait bir tekstil fabrikasının inşaatı devam ediyordu.
Aile sadece üniversiteyle yetinmemiş; yüksek burslar ödeyerek bölgenin yüksek puan almış yetenekli öğrencilerinin de ilgisini çekmiş ve tercih edilmiş.
Bu Teknik Lisede de olması gereken donanımın mükemmel ve eksiksiz olacağını söyleyebilirim.
Eren Ailesi isterse 6 ayda dört başı mamur bir tıp fakültesi yapabilir. Öyle görünüyor ki kalite konusunda ihtimamlı davranıyorlar ve bürokratik süreçler de zaman alıyor.
Bü süreçte en doğru akademik kadro bileşimi için büyük gayret gösterecekleri de kesin.
Tıp fakültesinin temelinin Çapa Tıp Fakültesinin birikimleriyle ve puanları yüksek öğrencilerle atılması da doğru bir tercih olmuştur.
Her şehre EREN Ailesi gibi memleketine aşkla hizmet eden gönüllü aileler nasip etmesini dilerim.
Bu bir trende dönüşürse ülkenin insan kaynakları kalitesi artar.
Hizmetlerin devamını dilerim.
Düzeltilmeye muhtaç bir ifade.
Birincisi 4 milyar 100 milyon doların 20 yıllık faizi %286 eder yani Koç Holding 20 yıl önce TÜPRAŞ’ı almayıp %7 faizli bir tahvil alsaydı parası 15 milyar 800 milyon doları aşardı.
Aldığı temettülerin faizlere bile yetmediği kesin.
Yani yanlış yatırım.
İkincisi Koç Holdingin şirket değerini artırmak için yaptığı atraksiyonlarların, şirket değeri üzerinde olumsuz etkisi oldu. Örnek elektrik şirketinin holdingden devralınması.
Üçüncüsü şirketin değerinin son aylarda yükselmesinin sebepleri içinde Koç Holdingin herhangi bir katkısı yoktur.
TÜPRAŞ’ın değerinin artmasının tek sebebi Ukrayna’nın Rus Rafinerilerini bombalamasıdır.
Tüpraş bir savaş zenginidir.
Karlılığında yönetimin katkısı azdır.
Gerçek katkı Ukrayna ve EPDK’dan gelmektedir.
EPDK Akaryakıt ürün fiyatlarına bir üst sınır koyabilirdi; koymamayı tercih etti.
Tüpraş da savaş şartlarında sahipsiz kalan Türk Halkını tabir caizse soydu.
BİR SOYKIRIMDAN BİR BAŞKA SOYKIRIMA SAVRULAN SUÇ MAKİNASI ALMANYA.
Bild ve Die Welt gazetelerinin sahibi olan Axel Springer’in Şirket Anayasasına göre İsrail, her hal ve şart altında haklıdır; velev ki soykırım yapsın, fark etmez.
İsrail’i eleştiren ve savunmayan bir gazeteci asla bu grupta çalışamaz.
Alman hükümet politikalarıyla bu grubun ilkeleri aynıdır.
Her iki kurum da İsrail’in Filistinde soykırım yapmasını haklı ve meşru buluyorlar.
İsrailli’nin kullandığı her 100 mühimmatın 48’ini Alman Hükümeti tedarik etmiştir.
Başbakan @bundeskanzler@_FriedrichMerz Merz’e bu mühimmat desteği sorulduğunda “Müttefikimiz İsrail’e olan desteğimizle gurur duyuyoruz” demişti.
Bu bilgiyi not edelim: Yıkım ve katliamlarda Almanya’nın payı: %48.
Gelecekte Almanya’dan tazminat talep edilirken bu oran hatırlanmalı.
Konu Mamdani’nin çok ötesinde.
Grubun Amerika’daki ünlü gazeteleri: @BusinessInsider Business Insider ve @politico Politico
Amerika ve İsrail saldırılarından sonra Ham Petrol fiyatlarının 60 $’dan 90 $’a yükselmesi elbette kötü oldu.
Fakat Rusya’nın rafinerilerinin dronlarla vurulması kötünün de kötüsüne yol açtı.
Mesela 15-25 $ civarında seyreden dizel rafine marjları 75-90 $’a yükseldi.
Türkiye fiyat artışlarının yaratabileceği tahribatların olumsuz etkisini azaltmak için çok şey yapabilirdi fakat sadece kendi vergi haklarını azalttı veya sıfırladı.
İstese TÜPRAŞ &STAR’ın kâr (rafine) marjlarını da makul seviyelere indirerek fiyatlardaki tahribatı azaltabilirdi.
Makul Seviye: Savaş öncesi rafine marjlarına bir üst sınır koymak. Örnek: Rafine marjları en çok %100 artabilir veya 40 dolar olabilir, gibi.
Bu konuda hiç bir şey yapılmamasının gerekçeleri çok zayıf veya tutarsızdır; anlaşılabilir gibi değildir.
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı ve EPDK STAR ve TÜPRAŞ’ın kârlarını azaltacak tedbirleri almayı tercih etmedi.
It took a little longer than expected, but we have created a website for people to view the footage collected from Gaza in one place. You no longer have to download the entire archives to see them.
It includes:
64,537 videos
17,905 photos
Ability to download individual videos
Searchable index
Exhaustive sources list (300+ journalists)
Geolocation data
Livemap with minute to minute updates
Victim list
It can be accessed here: https://t.co/s0Se94PXWF
Please share & quote tweet to help this post break out of the twitter algorithm prison.
We will keep adding the rest of the archives to the site, be patient- it is difficult work. Continue to seed the torrents provided, as that is the best way to ensure the footage remains stored in decentalized way.
God bless all those who sacrificed their lives to get this footage out, and everyone invovled in collecting/archiving it.
Join our telegram:
https://t.co/bvcis3b9GT
Follow our backup accounts:
@ZionismExposedx & @IsraelExposedAr
1915-1920 yılları arasında Budapeşte'de yayımlanan bu iki propaganda afişi, Birinci Dünya Savaşı'nda uzuvlarını kaybeden gazilerin yeniden üretime ve toplumsal hayata kazandırılmasını teşvik etmek amacıyla hazırlanmış.
Ve bu afişler, bu konuya dikkat çeken film gösterimlerinin tanıtımı için kullanılmış. 🎨
1. afişte bir kolunu kaybetmiş asker protez kol ile tırpan kullanarak tarlada çalışırken tasvir edilmiş. Figür geleneksel Macar kıyafetleri içindedir; bu detay onun ülkesinin çalışkan köylüsünü ve üretici gücünü temsil ettiğini gösterir.
Afişin üzerinde, "Engelli gazilerimizi yeniden hayata nasıl kazandırabiliriz?" yazmaktadır.
Bu konuda hazırlanmış üç bölümlük bir film.
Protez teknolojisi sayesinde savaşta sakat kalan insanlar üretmeye devam edebilir; toplumun yükü değil, yeniden üretken bireyleri olabilirler.
2. afişte ise yine kolunu kaybetmiş bir tarım işçisi gaziyi gösteriyor. Omuzdan bağlanan proteziyle bir tarım aletini kullanıyor.
⚒️
Kadıköy merkezden girip Suadiye’den çıktığın hatta bir delilik yaşanıyor. Koca semt sanki gizli bir tarikat toplantısında bir araya gelmiş de, "Arkadaşlar Kadıköy’ün acil, ama çok acil bir kahveciye daha ihtiyacı var, ben espresso makinesinin kolunu çekmezsem bu çark dönmez!" diye yemin etmiş.
Mahallede terzi vardı, pantolon paçası kısaltırdık. Gitti. Yerine ne geldi? kahveci. Ayakkabı tamircisi vardı, topuk çakardık. O da gitti. Yerine ne geldi? kahveci!
Kardeşim ben paçamı kahveye mi batırayım? Ayakkabımın topuğuna filtre kahve mi süreyim? Caddebostan'dan Suadiye'ye yürü, attığın her adımda bir barista sana latte art yapıyor. Kalp çiziyor köpüğe. Kalbime çiz onu, kira 80 bin TL!
Bir de dönerciler türedi. 100 gram döner 600 lira. Adam danayı kesmiş, şişe dizmiş, karşıma geçmiş gram hesabı yapıyor kuyumcu gibi. "Kaç gram olsun abi?" Kaç gram olsun ne demek, sarrafa mı geldim ben? Bir de işin komiği, Tatar Salim'de porselen tabakta yediğinle köşedeki Barış Büfe'de ayakta, kola kutusunu koyacak yer bulamadan yediğin tombik aynı para!
Dondurmacıları hiç sorma. Pardon, dondurmacı değil, Gelato. Çünkü dondurma dersen 50 lira, gelato dersen 250 lira oluyor, sistem bu. Dükkan limon sarısı, tabela el yazısı, isim İtalyanca, bir top 200 lira. Bir top, tek top!
O sırada Değirmendere'de Öz Serbesler amca üç topu 100 liraya veriyor, süt kokuyor ama olmaz, biz gidip limon yeşili dükkanda "fıstıklı gelato" yiyeceğiz, çünkü Instagram'a Öz Serbesler koyunca olmuyor :)
Yeter valla yeter. Bir tane de nalbur açın, bir tane. Vida lazım bana, vida.