Bir insanın başına gelebilecek en kötü şey, kendini kaybetmiş bir şekilde yaşamış olmasıdır. “Allah’ı unutan, bu yüzden Allah’ın da kendilerine kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın.” diyor Allah azze ve celle.
Ben bunu artık edepsizlik olarak görüyorum. McNeill'in Dünya Tarihi çevirisinde de vardı böyle ucube kelimeler. Çevirmen muhtemelen birkaç arkadaşıyla aralarında bazı kelimeler uyduruyor ve çeviride o tuhaf harf yığınlarını okuyucuya dayatıyor. Hele bazıları kendilerinde muhtemelen bir misyon vehmediyorlar ki akıllara zarar..
➕ "Çadırda sıcaklık dayanılmaz; pireler var, yılanlar var, akrepler var."
▪️ "Üç yıldır bizi savaşın ortasında bıraktınız. Mahvolduk, sağlığımız kalmadı."
▪️ "Polikliniğe gidiyorsun, ilaç veriyorlar, dönüyorsun, iyileşmiyorsun."
Yeni nesillerin 1990-2000 arası Türkiye'ye ilişkin algısı/zannı İki Şehrin Hikayesi'nin girişi gibi. Her şey çok iyiymiş ve her şey çok kötüymüş. Ve tabii ki ikisi de değildi.
Abdullah b. Abbas (ra)’a Ebû Cemre ed-Dubaʿî şöyle dedi:
“Biz bu yöneticilerle birlikte savaşa çıkıyoruz; onlar dünya menfaati için savaşıyorlar.”
Bunun üzerine İbn Abbas (ra) şöyle cevap verdi:
“Sen, ahiretten alacağın nasip için savaş.”
(Abdürrezzâk, el-Musannef, nr. 10446)
Sevdiğiniz insanların bile sizinle ilişkilerinde âdeta bir satranç oyuncusu gibi strateji yapabildiğini görmek. Ve ne yazık ki sevgi öğrenilen bir şey, nasıl sevilmeyi ve dolayısıyla sevmeyi öğrenmişse bir kişi bunu diğer tüm ilişkilerine taşıyor. Kartlarınızı açık oynamanıza bu nedenle şaşırıyorlar hatta kızıyorlar: “Her şeyini herkese anlatma”, “insanlara bu kadar kendini kaptırma.” Anormal olanın kendiniz olduğunu öğreniyorsunuz. Benim gerçekten ilk yetişkinlik şokum bu. En zor atlattığım şok aynı zamanda.
Sıkı sıkı sarılışı yok mu… Onlar için bayram başladı.
Afrika’dakileri teslim edince yine dikkatimi çekti, çocuklar heyecandan gülemiyordu bile.
Burada insanlar hep mutlu ama bir sevinç anında donup kalıyorlar :)
Mukayese. Kimseyle kendimi mukayese etmiyorum, hiçbir konuda. Yaşadıklarımı, kusurlarımı, limitlerimi, kabiliyetlerimi biliyorum. Başkalarına göre belki yavaş da olsa kendi hikâyemi kendi hızımda yaşıyorum. Seyahat etmeyi seviyorum mesela ama başkalarından çok yer görmek gibi bir arzum yok. Bilâkis daha önce gittiğim şehirleri bir de başka mevsimlerde gezmeyi, gördüğüm ülkeleri artırmaya tercih ederim. Paris’i bir de ilkbaharda görmek isterim mesela, Granada’yı bir de kar yağdığında.
Onu görmek için 270 kilometre yol gittik. Bu defa niyetimiz yardım etmek değildi çünkü her ay destek oluyorduk kendisine. Fakat onun ihtiyacı başka bir şeydi.
Hikâyesini daha önce anlatmıştım:
******
Annem köyüne dönünce babam yeniden evlendi. Üvey annemin adı Ndala Wanii’ydi. Bu bizim dilimizde “suçum ne?” demek.
Çocukken bir anlam verememiştim ama şimdi anlıyorum.
Üvey annem kısırdı. Burada çocuğu olmayanı dışlarlar. Dahası insan yerine koymazlar. Üvey annem de bunun acısını çektiği için midir bilmem ama beni çok seviyor, her şeyimle ilgileniyordu. O kadar iyiydi ki annemi aratmıyordu.
Bir yıl sonra babam vefat etti. Sekiz yaşındaydım. Herkes anneme gitmemi beklerken ben üvey annemle kaldım. Ndala Wanii ile babamdan kalan evde yaşıyor, küçük arazimizde tarım yapıyorduk ama akrabalarımız bu durumdan rahatsızdı. Ne olursa olsun bu evi ve araziyi kadına bırakmak istemiyorlardı. Başta, hasta babama baktığı için her türlü güvenceyi verdikleri bu kadını kovmaya yer arıyorlardı.
Üvey annemin ilk eşi vefat etmişti. Bu yüzden onun uğursuz olduğu söylentisini yaydılar. Tüm köy zamanla onun uğursuz olduğuna inanmaya başladı. Hem eşleri ölüyor hem de çocuğu olmuyordu. O lanetlenmiş bir kadındı.
Benimle annem gibi ilgilenen, okuyabilmem için elinden geleni yapan kadını çok geçmeden kovdular.
Yalnız kalmıştım. Biraz büyüyünce onu bulmak istedim ama bunca sene geçmesine rağmen adını bilen tek bir kişi bile yoktu.
Aylar süren zorlu bir uğraştan sonra izini buldum. Beni görür görmez koşarak boynuma sarıldı. Bizde büyükler ağlamaz ama o ağlıyordu.
Bir süre yanında kaldım. Gördüm ki burada da kaderi değişmemiş. Komşularının gözünde zavallı bir kadınd��. Hem şiddet görüyor hem aşağılanıyordu. Komşularından işittim, herkes ona Ndala Wanii diyordu, yani “suçum ne?” Ona bu ismi layık görmüşlerdi ve her yerde bu isimle biliniyordu.
******
Bu hikâyeyi Ndala Wanii’nin üvey oğlundan dinlemiştim. Dün nasip oldu birlikte kadının köyüne kadar gittik.
Karşısında bizi görünce heyecanla konuşmaya başladı. Herkes görsün, duysun istiyordu. Oğlu onu ziyarete gelmişti.
Zaten her geldiğinde sevinçle komşulara haber veriyor, “Bakın oğlum uzaklardan beni ziyarete geldi.” diyordu.
Uzun bir sohbetin ardından tüm köy, kadının kapısında toplanmaya başladı. Ndala Wanii’ye “Bu köye kaç kurban göndermemizi istersin” diye sorunca tüm köylü gözlerinin içine baktı. Dışladıkları kadın bir anda kurtarıcıları olmuştu.
Sözleştik, dört inek göndereceğiz kendisine. İnsanlar bu sayıyı duyunca mutluluklarını görmeliydiniz. Oradan ayrıldığımızda, kendisi için sakladığı yer fıstıklarını hediye etti bize. Komşular kapısına toplanmış, onu tebrik ediyorlardı.
Nearly four thousand years ago, in a desolate valley between rocky mountains, a father and son (Prophet Abraham & Ishmael) raised the foundations of a house dedicated to the One God.
Bu listedeki isimler büyük yazardır. Lafım yok. Ama şunu izah etmeye çalışıyorum. Bu tip listeler edebi yetkinlikten ziyade edebiyatın sosyolojik dinamikleri, kanon inşası ve yayıncılık sektörünün kurumsal yapısıyla alakalıdır. Mesele edebi değil, sosyolojik ve politiktir.
“bütün genişliğine rağmen yeryüzü onlara dar gelmişti, canları sıkıldıkça sıkılmıştı ve Allah’tan başka sığınacak kimse olmadığını anladılar...” (tevbe sûresi 118)