Bir yaşam tarzımız var mı?
Koskoca Selçuklu’nun, Osmanlı’nın o yüksek sanat ve mimari geleneğini, Cumhuriyet’in ilk yıllarında Batı’nın bilimiyle Doğu’nun ruhunu birleştirmeye çalışan o aydınlık hamleyi, bugünün varoş hoyratlığına kurban etmeseler... Buna bile razı olacak noktadayız artık
Yıllar önce yolum Karayip adalarına düşmüştü. Ernest Hemingway’in o ölümsüz eseri İhtiyar Balıkçı’da büyük bir ustalıkla, adeta fırça darbeleriyle anlattığı Karayip Denizi’nin iyot kokulu rüzgârını içimize çekerek her gün başka bir adayı ziyaret ediyorduk. Mavi, orada sadece bir renk değil, bir yaşam biçimiydi.
Denizin sonsuzluğu ile gökyüzünün berraklığı arasında, insanın kendi küçüklüğünü hissettiği o muazzam coğrafyada yol alırken zihnim yine kitap sayfalarına gidiyordu. Bir yerde Karayip adının “garaip”ten (gariplikler) geldiğini okumuştum. Afrika’nın güneşli topraklarından koparılıp, zifiri karanlık gemi ambarlarında bu uçsuz bucaksız sulara taşınan, köleleştirilen insanların, daha önce hiç görmedikleri bu bitki örtüsü, bu egzotik meyveler ve bu yabancı gökyüzü karşısında duydukları hayreti ifade etmek için “Bu ne gariplikler denizi” dediklerini, “garaip” sözcüğünün zamanla “Karayip”e dönüştüğünü düşünmek, insanın içini sızlatan bir tarihsel dramın dilbilimsel tortusu gibiydi.
Bu adaların hepsi aynı denizin, aynı coğrafyanın çocukları olmalarına rağmen, aralarında ilk bakışta insanı şaşırtan büyük farklar göze çarpıyordu. Mesela Martinique adası, hemen yanı başındaki Barbados’la taban tabana zıttı. Martinique’te, daha limana adım atar atmaz sizi karşılayan o tanıdık “az gelişmiş ülke” kargaşası hüküm sürüyordu. Sokaklarda bir telaş, bir gürültü, bir düzensizlik... Oysa Barbados, sanki Karayipler’e değil de İngiltere’nin güney kıyılarına ışınlanmış gibiydi. Düzenli trafiği, tertemiz caddeleri, bakımlı bahçeleri, çiçeklerle donatılmış parkları ve sanki bir cetvelle çizilmişçesine özenle yerleştirilmiş yol işaretleriyle, dikkat çekici bir medeniyet farkını yansıtıyordu.
Dağınık yaşam biçimi
Bu farkın nedenleri üzerine uzun uzun düşünmüş ve sonunda meselenin sadece ekonomiyle değil, adaların sömürge oldukları dönemde içselleştirdikleri kültür ve yaşam biçimleriyle ilgili olduğu sonucuna varmıştım. Martinique, Fransızların her şeyi zamana ve kadere bırakan, biraz bohem, biraz dağınık yaşam biçimini devralmıştı. Barbados ise İngiliz tarzını bir gelenek haline getirmişti. İngilizlerin gittikleri yerlere sadece silahlarını ve tüccarlarını değil; kendi dillerini, edebiyatlarını, disiplinli yaşam biçimlerini, polo ve kriket gibi oyunlarını, o meşhur beş çaylarını da götürdükleri bilinir. Elbette Fransa da muazzam bir kültür geleneğine, Racine’den Balzac’a uzanan devasa bir edebiyata sahip ama nedense İngiltere, gittiği topraklarda bu kültürü daha sistemli, daha katı kuralları olan bir “yaşam tasarımı”na dönüştürmüş. Bu etkiyi, Britanya İmparatorluğu’nun bir zamanlar bayra��ını dalgalandırdığı ama on yıllar önce çekildiği Hindistan’dan Afrika’ya, Uzak Doğu’dan bu küçük adalara kadar her yerde görebilirsiniz. Fiziken gitmişler ama ruhları, sistemleri ve yaşam tarzları o topraklarda bir iskelet gibi kalmış.
Elbette lafı nereye getireceğimi anladınız; zira benim derdim hep aynı: Bir zamanların büyük imparatorluğu olarak bizim yaşam biçimimiz nedir? Bugün dönüp baktığımızda, terk etmek zorunda kaldığımız Balkanlar’da, Orta Doğu’nun tozlu çöllerinde, Kuzey Afrika’nın kıyılarında veya Kafkasya’nın sarp dağlarında bu Osmanlı-Türk yaşam tarzının etkileri hâlâ sürüp gidiyor mu, yoksa rüzgârın önündeki toz gibi tamamen silinip gitmiş mi?
Ne yazık ki bu sorulara gönül rahatlığıyla, göğsümü gere gere olumlu bir cevap veremiyorum. Beş yüzyıl boyunca at koşturduğumuz, vergi topladığımız, valiler atadığımız o uçsuz bucaksız topraklarda elbette bazı kelimeler, kahve kültürü, “imambayıldı” veya “baklava” gibi bazı yemekler birer hatıra olarak kalmış. Ama bir “yaşam tarzı” bırakmamışız. İngilizlerin Barbados’ta bıraktığı o sarsılmaz sistemin, o toplumsal düzenin benzerini biz ne Selanik’te bırakabilmişiz, ne Kahire’de, ne de Şam’da...
Bundan da acısı ve asıl can yakanı şudur: Bugün artık kendimize ana yurt edindiğimiz, “son kalemiz” dediğimiz Türkiye’de bile bütünlüklü, medeni bir yaşam tarzına sahip değiliz. Kendimizi kandırmayalım. Ne kendimize özgü, o eski sivil mimarinin zarafetini taşıyan evlerimiz kalmış, ne ruhumuzu dinlendiren o ince musikimiz, ne eski mutfağımızın o derinlikli lezzet dengesi, ne de o incelikli âdet ve alışkanlıklarımız...
Acayip bir raks
Bugün Akdeniz kıyılarındaki bazı otellerde “Türk Gecesi” adı altında turistlere sunulan o gösterilere bakın. Gelenek diye gösterdikleri şey, oryantalist bir fanteziden öteye geçmeyen göbek dansı. Oysa bu dansın, bu raks tavrının bizim köklü kültürümüzde, o ağırbaşlı Anadolu veya İstanbul yaşamında yeri yok.
Musahipzade Celal, Eski Türk Yaşayışı adlı kitabında bu durumdan acıyla söz eder; göbek dansını “Araplardan ithal edilen, geleneğimizde bulunmayan acayip bir raks” diye tanımlar.
Adına ister Türk deyin, ister Osmanlı, ister Anadolu; bugün hepimizi kapsayan, bizi diğer dünya kültürlerinden ayırt eden, estetik kaygısı olan medeni bir “yaşam tarzı»mız kalmadı. Belki eskiden, o konakların harem selamlıkla ayrılan ama bir o kadar da nazik dünyasında, o mahalle kültürünün dayanışmacı ve estetik kaygılı ikliminde vardı; ama şimdi yok.
Bugünlerde siyasetçilerin veya köşe yazarlarının dillerine pelesenk ettikleri o sahte çatışmalardan söz etmiyorum. İçki içenlerle içmeyenler, başını örtenlerle örtmeyenler gibi yapay kutuplaşmalar, aslında gerçek bir “yaşam tarzı” tartışması bile değildir. Bunlar sadece biçimsel, sığ kavgalardır. Benim sözünü ettiğim, çok daha temel, çok daha hayati bir olgu: Estetik ve ahlakın birleştiği o büyük insani zemin.
Bugün artık hepimiz, o çarpık, ruhsuz mimariye, kulak tırmalayan ve kalbe değmeyen gürültülü müziğe, plansız ve estetikten yoksun bir şehirleşmeye, gittikçe yoksullaşan ve sadece nefret diliyle beslenen bir Türkçeye; bencil, köksüz ve geleneksiz bir hayata mahkûm edildik. Eski İstanbulluların o “estetik ahlakı”ndan, Anadolu’nun o bilgece sadeliğinden eser kalmadı.
Hiç olmazsa bu kültürel yıkımı, bu zevksizlik abidesini “gelenek” diye yutturmasalar bize! “Halkımız böyle yaşamak istiyor” diyerek, medeniyete, sanata, ormana, denize ve inceliğe susayan düzgün insanları “elitist” ya da “düşman” ilan etmeseler... Koskoca Selçuklu’nun, Osmanlı’nın o yüksek sanat ve mimari geleneğini, Cumhuriyet’in ilk yıllarında Batı’nın bilimiyle Doğu’nun ruhunu birleştirmeye çalışan o aydınlık hamleyi, bugünün varoş hoyratlığına kurban etmeseler... Buna bile razı olacak noktadayız artık. Karayip rüzgârı bize sadece tuzlu suyun kokusunu değil, kaybettiğimiz bir medeniyetin yasını da getiriyor sanki.
Zülfü Livaneli @GazeteOksijen 30.01.2026
Bir vatandaş görüntüleriyle paylaştı:
“Kazan’dan Göksu yönüne giderken hız limitleri 70, 50, 30 şeklinde düşüyor. Radar aracı 30 tabelasının hemen arkasında duruyor. Dört şeritli bir yol, bu tuzak değil de nedir?” #radar https://t.co/enODBhE6E2
Hava Pilot Yüzbaşı Cengiz Topel, Türkiye’nin ilk hava harp şehididir. Kıbrıs Türklerini savunmak (Erenköy Savunması) isterken uçağı vurulmuş ve Rumlara esir düşmüştür.
Topel, üç gün işkence edilmesine rağmen konuşmadığı için şehit edilmiştir.
Kahraman şehidimizin üniforması, İstanbul Yeşilköy’de bulunan Hava Kuvvetleri Müzesi’nde sergilenmektedir.
Topel, şehit düştüğünde 29 yaşındaydı.
“This is amazing news!”
Listen to our exclusive interview with Daron Acemoglu, one of our newest laureates, who was awarded the 2024 economic sciences prize just this morning.
#NobelPrize
Dünyanın yaşayan en önemli tarihçilerinden birisi olan Prof. Dr. İlber Ortaylı 2 saat önce yayınlanan söyleşisinde Suriyeli sığınmacılar konusunda çok açık konuşmuş. Bütün yurttaşlarımızın dinlemesi gereken bir açıklama. @zaferpartisi
Müslüman - Hristiyan farketmeden tüm az gelişmiş ülkelerin halklar��nın son 70 yıllık tarihi Amerika’ya öfkeyle geçmiştir.
ABD’nin hiç suçu olmayan bir konuda bile suç direkt ABD’ye bırakılacak komplo teorileri ile kapatılırdı.
Nerdeyse komşumuz Hüseyin amcanın bile CIA elemanı olduğunu yuttururdu eski abilerimiz.
Bu konuda Amerika düşünce kulüpleri yıllardır bu algıyı silmek için çok araştırma yaptı, sonuçları kamuoyu ile paylaştı ve ABD bu algıyı silmek için çok çaba sarfetti.
Hollywood filmlerine insan hakları ve kahramanlık destanları yazdırarak milyar dolar harcadılar, tüm ülkelerde konferanslar düzenlediler.
Ama şimdi ?
Şimdi bu 18 saniyelik video 70 yıllık algının çok daha fazlasını üretecek tüm dünyada.
Kötülüğün vücut bulmuş halini ayakta alkışlayan Amerika.
Mazlumları, 35 bin bebeği gözünü kırpmadan öldüren bir insanlık düşmanını ayakta alkışlayan Amerika.
Çok değil 15-20 yıl sonra Netenyahu’nun tutuklanması için koşturacak olan Amerika.
Ve uzun vadede sonunu bu görüntüler getirecek ABD’nin.
Lanet olsun sana temsilciler meclisi!!!
Yeni antibiyotikleer topraktan çıkabilir mi sorusu uzun zamandır çalışılan bir konu, Streptomyces türü toprak bakterileri (ki kendileri yağmur kokusunun sebebidirler) diğer rakip toprak bakterilerini öldürmek için yeni keşfedilen be şemsiye toksini olarak adlandırılan bir tür toksin üretiyorlarmış, hedef organizmayı nasıl etkilediği tam bilinmese de , yeni antibiyotikler için umut verici bir keşif.
🔴 Laiklik 100 yaşında!
#Laiklik ve eşit yurttaşlık ilkeleri #Cumhuriyet Devriminin temelidir. Tam 100 yüz yıl önce bugün hukuk devriminin laiklik ayağını somutlaştıran düzenlemeler yapıldı.
Laik, demokratik, sosyal bir hukuk devletinin yeniden ve daha kapsayıcı şekilde kurulması için çalışacağız. Din, dil, servet, soy sop, aile, cinsiyet, cinsiyet kimliği ve cinsel yönelim gibi toplumsal çeşitlilikleri nedeniyle kimsenin ayrımcılığa maruz kalmadığı şenlikli bir toplum için uğraşacağız.
#Laiklikgünükutluolsun
Ne yapıp edip,
iyiliği düşüneceğiz,
iyiliği yükselteceğiz,
iyiliği konuşacağız,
iyiliği göstereceğiz,
iyiliği kolaylaştıracağız.
Kötülükle savaşmanın,
daha iyi olmanın,
hayatta kalmanın,
başka bir yolu yok...
Bugüne kadar yapılmış (99 milyon kişi) en geniş kapsamlı COVID-19 aşıları , mRNA ve Adenovirus aşıları yan etki güvenlik "gözlem" çalışması, basılmış. Bugüne kadar belirtililenin dışında; yan etki raporlanının dışında olusuz bir bildirim yapmıyor. Yani bu raporun belirttiğinden çok çok yüksek miktarda olusuz etki, Sars-CoV-2 enfeksiyonu sonucu gözleniyor, bir sürü gözlemsel çalışma basıldı zaten. Bir bakalım, makale ne diyor:
- Çalışma 13 farklı yan etki profilini inclemiş ve daha önce rapor edilenden ve beklenenden daha yüksek bir yan etki (coğrafi farklılıklara, üretilen aşıların markalarına göre de görmemiş)
-Daha önce mRNA aşılarında ve Adenoviral aşılarda raporlarlanan olası ve akut yan etkiler olan miyokardit, perikardit, Guillain-Barré sendromu, cerebral venous sinus thrombosis inclenmiş ve beklenenden düşük miktar etkiden fazlası görülmemiş. Ki yan etki olması son derece normal ve beklenendi.
-Çalışma aşı güvenliği açısından beklenen ve gözlenen yan etki profillerinin de yakın olduğunu göstermiş - bu çok iyi bir şey- yani veri projeksiyonu doğrulamış. Bu da erken uyarı takiplerinin/sinyallerinin gerçekçi ve sağlam olduğunu gösteriyor.
-Çalışma varolan yan etkilerin de minimize edilmesi için iyi bir projeksiyon-gözlem deneyimine sahip olduğumuzu gösteriyor. Özellikle, iki aşılama arasının daha uzun olması gerektiğine dair bir sonuç çıkarmak düşük seviyeli akut miyokardit riskini de tamamen sonlandırabilir sonucuna da ulaşmak mümkün.
-Son olarak aşılar işe yarıyorlar, aşı yan etkisi vs. Sars-CoV-2 enfeksiyonunun getireceği kronik riskler ile karşılaştırıldığında toplumsal fayda daha yüksek.
https://t.co/f3LimxxIyp
Türkiye’nin uzaya gidecek ilk astronotu olacak olan Alper Gezeravcı hakkında bazıları astronot değil, turist falan demişler. Dünyada milletimiz kadar kendi insanımızı değersizleştiren başka millet var mı bilmiyorum, ama en üstlerdeyiz kesin!
Size Alper Gezeravcı kim anlatayım:
Alper Gezeravcı, @TURKastro 2 Aralık 1979 tarihinde Mersin’de doğmuştur. Hava Harp Okulu’ndan elektronik mühendisi olarak mezun olan Gezeravcı, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Hava Kuvvetleri Teknoloji Enstitüsü’nde operasyon araştırmaları alanında yüksek lisansını tamamlamıştır.
Hava Kuvvetleri’nde 21 yıl görev yapan Gezeravcı, F-16 dahil çeşitli uçaklarda pilotluk yapmış ve Türk Hava Yolları’nda kaptan pilot olarak yedi yıl görev yapmıştır. Aynı zamanda Adana’daki 10. Ana Jet Üs Komutanlık görevlerinde bulunmuştur. Çeşitli spor ve açık hava aktivitelerine ilgisi olan Gezeravcı, kapsamlı askeri eğitimler ve hayatta kalma kurslarından geçmiştir.
Axiom Görev 3 #Ax3 uzay istasyonununa gitme kapsamında uzay gemisinde görev uzmanı olarak mürettebattan birisidir. Bu tarihi anla Türkiye’nin uzaya giden ilk astronotu olacaktır. 🚀🧑🚀🇹🇷❤️
@tuajans@Axiom_Space
In 1901, Dr. Allan Warner of the Isolation Hospital at Leicester, England, took a series of photographs of patients with smallpox.
This one is possibly the most famous.
The two boys are said to be 13 year-olds and infected with smallpox simultaneously during an epidemic of the disease in the United Kingdom, one of the last big ones there.
The boy on the left shows a full-blown presentation of smallpox, with the pus-filled pustules all over his body, concentrated on his face and arms. The boy on the right is at the hospital in the same isolation unit, because he is also showing some pustules (and perhaps a slight fever or malaise), though certainly not as many.
The difference is in the fact the boy on the right was vaccinated and didn't develop serious symptoms.
The earliest written description of a disease like smallpox appeared in China in the 4th century CE (Common Era). Early written descriptions also appeared in India in the 7th century and in Asia Minor in the 10th century.
Ali Maow Maalin was the last person to have naturally acquired smallpox caused by variola minor in October 1977.
Almost two centuries after Edward Jenner hoped that vaccination could annihilate smallpox, the 33rd World Health Assembly declared the world free of this disease on May 8, 1980.