En tehlikeli cehalet, neyi bilmediğini bilemeyecek kadar az şey bildiğin cehalettir.
Buna literatürde Dunning-Kruger etkisi diyorlar.
Ne kadar yetersizsen, becerini o kadar abartırsın.
Yani ariflerin dediği gibi, “Cahil cesur olur"!
Üniversiteler Geç Kalırsa, Bu Boşluğu Kim Dolduracak?
Science dergisinde yayınlanan bir yorum yazısı, rahatsız edici ama önemli bir soruyu gündeme taşıyor.
Yazar Marie Lynn Miranda'nın tezi net.
Yapay zekanın faydaları, tıpkı önceki teknoloji dalgalarında olduğu gibi, yalnızca erken erişenlerin kasasına girecek.
Bu bir kader değil.
Ama önlem alınmazsa, neredeyse kaçınılmaz.
Geçmiş 150 yıla bakıldığında tablo tutarlı.
Her büyük teknolojik dönüşüm ekonomik büyüme yarattı, yeni sektörler açtı; ama aynı zamanda bölgesel uçurumları derinleştirdi, eğitimsizleri geride bıraktı, fırsatı ağ ve sermayesi olanlara yığdı.
Yazara göre bu sonuçlar kaçınılmaz değildi.
Kurumsal tercihlerdi.
Şu an farklı olan şey hız.
Yapay zeka önceki teknolojilerden çok daha hızlı yayılıyor.
Bu, üniversitelerin düşünüp plan yapacağı zamanı dramatik biçimde kısaltıyor.
Miranda üç temel beklentiyi sıralıyor.
Birincisi pratik yetkinlik. Araçları kullanmayı bilmek. Soru sormayı, çıktıyı değerlendirmeyi, iş akışına entegre etmeyi öğrenmek.
İkincisi ise daha ince ama çok daha önemli. Büyük dil modellerinin nasıl çalıştığını anlamak. Bu sistemler "gerçeği bilmez." Muazzam miktarda veriden kalıplar çıkarır. Bilginin uç noktalarında, tartışmalı alanlarda eksik olurlar.
Üçüncüsü etik ve mesleki sorumluluk. Yapay zekayı ne zaman kullanıp ne zaman sorgulamak gerektiğini bilmek.
Yazının en sert saptaması şu cümle etrafında şekilleniyor.
"Asıl risk işlerin yok olması değil, faydaların yine eşitsiz dağılması."
Yani üniversiteler harekete geçmezse, iyi yerleşmiş olanlar daha da güçlenir. Geri kalanlar için fırsat penceresi daralır.
Miranda'nın yazısı akademik bir manifesto gibi okunan bir köşe yazısı.
Temkini övgüyle buluşturan, veri yerine argümanla yürüyen bir metin. Ama sorduğu soru gerçek.
"Sonuçta geleceğimizi belirleyecek olan insan zekası, yaratıcılığı ve yeniliğidir." diyor yazar.
Bu cümleyi bir teselli olarak değil, bir sorumluluk bildirimi olarak okumak gerekiyor. @ScienceMagazine
Adam, 17 günde Q1 yapmış. On yedi gün. 27 günde yaptığının yanına eklemiş. Insanda biraz utanma olur. Gece gündüz çalışan insanlara yazık. Soruyorum şimdi: Bu hırsızlık değil de nedir?
NEDEN HER ŞEYİ BİLİYOR AMA HİÇBIR ŞEYİ ANLAMIYORUZ?
Veri, gökyüzünden yağan yağmurdur. Her yerdedir. Islanırsın. Ama susuzluğun geçmez. Sadece "vardır".
Enformasyon, o yağmur suyunu şişelemektir.
Etiketlersin. Rengini, miktarını bilirsin. Artık elinde ham bir kaos değil, düzenli bir yığın vardır. Çoğumuz burada yaşarız. Ekranları kaydırır, manşetleri okur ve "biliyorum" sanırız. Yanılgıdır.
Bilgi, o suyla ne yapacağını bilme sanatıdır. Çay mı demleyeceksin? Yangın mı söndüreceksin? Yoksa bir çiçeği mi sulayacaksın? "Nasıl" sorusunun cevabıdır. Eylemdir. Tecrübedir. Kas hafızasıdır.
Ve Bilgelik... Bilgelik, yağmurun neden yağdığını anlamaktır. Geleceği sezmektir. Şişedeki suyun değil, suyun döngüsünün farkına varmaktır.
Bugün "Enformasyon" basamağında sıkışıp kaldık.
Cebimizde dünyanın bütün kütüphaneleri var (enformasyon), ama neyi neden okumamız gerektiğini (Bilgelik) unuttuk.
Veri çöplüğünde hazine arıyoruz. Oysa hazine, o veriyi neye dönüştürdüğünde saklı.
Kay. Grafik İnternetten alındı ve Gemini ile düzenlendi.
Küresel servet dağılımı!
En üsteki %10, servetin %75'ni alıyor.
Alttaki % 50 ise sadece % 2'sini alıyor.
Şairin "Bu taksimi kurt yapmaz, kuzulara şah olsa" dediği durum bu sanırım!
Europe doesn't have "a problem". It has THREE problems: 3 European nations are suffering from a severe "post-imperial hangover".
First, there is the United Kingdom, a nation that voted for Brexit to "take back control" only to realize it has completely forgotten how to drive.
The British identity crisis is like watching a retired lion try to adopt a vegan diet. They traded imperial confidence for an HR department’s sensitivity training. The land of Churchill is now governed by a sprawling "nanny state" bureaucracy that is more terrified of offending someone on X than it is of actual decline. The British police, once the envy of the world, now seem to spend more resources investigating "non-crime hate incidents" and painting their patrol cars in rainbow colors than solving burglaries. It is a nation desperately clinging to the aesthetics of tradition—the Royals, the pomp, the tea—while its institutions have been hollowed out by a progressive rot that makes a California university campus look conservative. They want the swagger of the 19th century but are paralyzed by the emotional fragility of the 21st.
Then there is France, the angry, chain-smoking aunt of Europe who refuses to admit she’s been unemployed for decades.
France’s hangover manifests as a permanent state of insurrection masquerading as "civic engagement." Their identity is split between a delusional elite who still think Paris is the capital of the universe and a populace that expresses its "joie de vivre" by burning down bus stops every Thursday. The French suffer from a Napoleonic complex without a Napoleon; they demand the living standards of a conquering empire while working a 35-hour week and retiring at an age when most Americans are just hitting their stride. They preach "Republican values" and aggressive secularism, yet the state has lost control over vast swathes of its own suburbs. France is essentially a beautiful, open-air museum where the curators are on strike, the guards are afraid of the visitors, and the management is busy lecturing the rest of the world on "grandeur" while the electricity bill goes unpaid.
Finally, we have Germany, the neurotic giant that has decided the only way to atone for its history is to commit slow-motion industrial suicide.
Germany’s post-imperial hangover is a moral autoimmune disease: the country is so terrified of its own shadow that it has replaced national pride with aggressive self-flagellation and recycling regulations. Their identity is built on being the "Moral Superpower," which practically translates to shutting down their perfectly functional nuclear power plants to burn dirty coal, all while lecturing their neighbors on carbon footprints. It is a nation of engineers who have engineered a society that doesn't work. The German spirit, once defined by efficiency and discipline, has mutated into a paralyzed bureaucracy where filling out the correct form is more important than the outcome. They are so desperate to avoid being "threatening" that they’ve become essentially a large NGO with an army that has broomsticks for rifles, terrified that showing any backbone might be interpreted as a relapse.
Türkiye 'de diyabetin böylesine yaygın ve patlamış olmasının en büyük nedeni:
1- Türkiye Avrupa’nın en yüksek:
beyaz ekmek
pide/lavaş
pilav
makarna
börek/hamur işi
tüketen ülkelerinden biri.
Bu gıdalar → insülin pikleri → pankreas yorulması → insülin direnci → diyabet.
2- Aşırı şeker tüketimi & gizli şekerler
Çay şekeri
Tatlı kültürü
Paketli gıdalar (gazlı içecek, meyve suyu, bisküvi, çikolata)
Türkiye’de kişi başı şeker tüketimi Avrupa’nın iki katına yakın.
3- Sedanter yaşam (hareketsizlik) çok yaygın
Avrupa Birliği ortalaması: %35
Türkiye: %58 hareketsiz
(WHO verisi)
Kas aktivitesi düşük → glikoz kas içine giremez → insülin direnci patlar.
4- Abdominal (karın) yağlanmaya genetik yatkınlık
Türk popülasyonunda;
IRS1,
FTO,
TCF7L2,
PPARG
gibi insülin direnci ve yağ depolamayı artıran alleller Avrupa ortalamasından daha sık görülüyor.
Bu → daha hızlı karın yağı + daha hızlı insülin direnci.
5- Uyku bozukluğu ve geç yatma kültürü
Türkiye dünyada en geç yatan ülkeler arasında.
Kronik uykusuzluk → insülin direncini %30–50 artırıyor (randomize kontrollü çalışmalar).
6- Stres ve kortizol yükü çok yüksek
Türkiye dünyada stres, ekonomik kaygı ve iş güvencesizliği sıralamalarında üstlerde.
Kronik kortizol → kan şekerini sürekli yüksek tutuyor.
7- Ultra işlenmiş gıda tüketimi
Ucuz, ulaşılabilir, yüksek kalorili gıdalar:
simit
poğaça
tost
paketli atıştırmalıklar
şekerli içecekler
fast food
Gayet normal...
NEREDEN BAŞLAMALIYIM?
(Tez veya araştırma sürecinde olanlar için).
Creswell'in "Araştırma Tasarımı: Nitel, Nicel ve Karma Yöntem Yaklaşımları" adlı kitabı bu alanda en çok tanımdan ve en çok atıf alan kitaplardan birisi.
Bu kitap, bir araştırmanın "nasıl tasarlanacağına" dair A'dan Z'ye bilmeniz gereken bir başucu eseridir.
Bu Kitap Öğrencilere Ne Sunuyor?
"Araştırma Tasarımı", sadece yöntemlerin ne olduğunu anlatmakla kalmaz, aynı zamanda bu yöntemleri kullanarak bir araştırma önerisini adım adım nasıl yazacağınızı gösterir.
Üç Yöntemi de Kapsar.
Adından da anlaşılacağı gibi, araştırmanız için en uygun olan Nitel (Mülakat, gözlem, durum çalışması...).
Nicel (Anket, deney, istatistiksel veri...)
Karma (İkisini bir arada kullanma) yaklaşımlardan hangisini seçeceğinize karar vermenizi sağlar.
Net Bir Yol Haritası Çizer.
Kitap, bir araştırmanın en kritik bileşenlerini nasıl oluşturacağınızı pratik örneklerle açıklar.
Giriş ve Problem Cümlesi Nasıl Yazılır?
Literatür Taraması Nasıl Yapılır ve Sunulur?
Araştırmanın Amacı ve Araştırma Soruları Nasıl Belirlenir?
Kuramsal Çerçeve (Teorik Arka Plan) Nasıl Oluşturulur?
Hangi yöntemin ne gibi avantajları ve dezavantajları olduğunu net bir şekilde ortaya koyar.
Bu sayede kendi araştırma probleminiz için doğru kararı verebilirsiniz.
Bilimsel araştırma sürecini temelden öğrenmek isteyen herkes kitaptan faydalanabilir.
İyi okumalar!
Ekonomi Biliminde Coğrafi Ayrımcılık
Harvard, Oxford ve Leuphana'dan araştırmacılar, 1980-2021 arası 451 bin ekonomi makalesini inceliyorlar.
Sonuçlar düşündürücü!
Temel Bulgular:
ABD yazarları top 10 dergilerde %65 oranında temsil ediliyor, oysa küresel GSYİH'deki payları sadece %16.
Gelişmekte olan ülke yazarları top 10 dergilerde sadece %0,6 oranında yer alıyor.
Çin'in dünya ekonomisindeki payı %16 ama top dergilerdeki yazarlık payı sadece %2,8.
Gelişmekte olan ülke yazarları aynı atıf sayısına sahip olsalar bile top dergilerde yayınlanma olasılıkları çok daha düşük.
ABD yazarları, diğer gelişmiş ülke yazarlarından %50, gelişmekte olan ülke yazarlarından 2 kat daha fazla atıf alıyor.
Türkiye Gibi Ülkeler İçin Ne Anlama Geliyor?
Soğuk Gerçekler:
Sadece mali kaynak sorunu değil.
Sadece para meselesi olsaydı, Çin'in performansı çok daha iyi olurdu.
Kapalı kulüp sistemi sözkonusu.
Bir kez ağ ve hiyerarşi kurulduktan sonra, dışarıdan içeri girmek neredeyse imkansız hale geliyor.
Yerel bilginin değersizleştirilmesi.
Stiglitz'in Kenya'da, Hirschman'ın Nijerya'da keşfettiği içgörüler artık mümkün değil.
Çünkü periferiden gelen araştırmacılar dinlenen bir kitle bulamıyor.
Katmanlı dışlanma var.
Gelişmekte olan ülke yazarları 100. sıranın altındaki dergilerde artış göstermiş, ama top 25'te neredeyse hiç ilerleme yok.
Bu bulgular, ekonomi biliminde yapısal bir epistemik şiddet olduğunu gösteriyor.
Burada üç kritik mekanizma işliyor:
1. Coğrafi Gatekeeping (Eşik Bekçiliği).
Ekonomi dergilerinin editör kurulları, hakem sistemleri ve yayın süreçleri, görünmezleştirilmiş ancak son derece etkili bir "coğrafi filtre" işlevi görüyor.
Bu, açık bir ayrımcılık değil ama sonuçları açık ayrımcılıktan farksız.
2. Paradigma Hegemonyası
ABD merkezli iktisadi düşünce, "evrensel" bilim olarak sunuluyor.
Oysa bu gerçekte bağlama özgü bir bakış açısını evrenselleştirme çabası.
Türkiye'den bir araştırmacının yerel dinamikleri analiz ettiği çalışma, ABD bağlamına uymadığı için "niche" (dar kapsamlı) olarak etiketleniyor.
3. Atıf Karteli
Aynı kalitedeki makaleler farklı atıf alıyor.
Bu, bilimsel kalite değil, ağ etkisi ve prestij ekonomisinin sonucu.
Makalenin bulgularını Bourdieu'nün "sembolik sermaye" kavramıyla okursak, ABD üniversiteleri, ekonomi alanında sembolik sermayeyi tekelleştirmiş durumda.
Çarpıcı Çelişki
Ekonomi, "piyasa başarısızlıkları", "tekelleşme" ve "bilgi asimetrisi" gibi kavramları analiz eden bir disiplin.
Ancak kendi akademik piyasasında tam da bu sorunların kurbanı.
Tekelleşme hakim.
Bilgi üretimi birkaç coğrafyada yoğunlaşmış durumda.
Bilgi asimetrisi bir başka sorun.
Periferiden gelen çalışmalar önyargıyla karşılanıyor.
Bu sistemde "En iyi" çalışmalar değil, "en bağlantılı" yazarların çalışmaları yükseliyor.
Sonuç:
Bu sadece "kim nerede yayınlıyor" meselesi değil.
Bilginin küresel eşitsizliği meselesi.
Diğer sosyal bilim dalları gibi ekonomi bilimi de, kendi incelediği eşitsizlik mekanizmalarını kendi içinde yeniden üretiyor.
Stiglitz'in Nobel konuşmasında dediği gibi, farklı bağlamları görmek, ekonomiyi zenginleştirir.
Ama mevcut sistem, bu çeşitliliği sistematik olarak dışlıyor.
Dışlanan sadece araştırmacılar değil, potansiyel bilgi ve içgörüler.
Kaynak: Aigner, E., Greenspon, J., & Rodrik, D. (2025). The Global Distribution of Authorship in Economics Journals. NBER Working Paper 29435.
Bazı üniversitelerde 6-7 ayda 20-25 tane SSCI yayin yapan ve bunlarla övünen isimler var. Yayınların ekseriyetinin 5+ yazarlı olduğu bu çalışmalarda bir dalaverenin döndüğünden eminim ama kanıtlayamam.
#TÜBA'nın Araştırma Çalıştayı devam ediyor.
Prof. Ali Akgün, Prof. Kudret Bülbül, Prof. Fatih Aysan, Doç. Enes Kala, Dr. Rıdvan Kocaman, Dr. Mehmet Tuğrul'dan oluşan "Karşılaşılan Zorluklar&Çözüm Önerileri” grubunun sunumunu grup koordinatörü TÜBA Üyesi Prof. Zafer Erdoğan yaptı
Sosyal ve Kültürel Alanda Türkiye’de Araştırma Potansiyeli ve Karşılaşılan Sorunlar ile Çözüm Önerileri Araştırması Çalıştayı Başladı
📍@Anadolu_Univ
Prof. Ömer Demir ve Dr. Murat Yılmaz, TÜBA Üyesi Prof. B. Zafer Erdoğan moderatörlüğünde konuşmalarını gerçekleştirdiler.
Sosyal Bilimlerde Temel Paradigmalar
Her bir paradigmanın dayandığı “gerçek” tanımı ve kullandığı “yöntemler” farklı.
İşte size eğlenceli bir sosyal bilimlerde temel paradigmalar özeti:
Pozitivizm: "Sayılar Konuşur!"
Motto: "Ölçemediğin şey gerçek değildir!"
Güçlü yanı: Doğa bilimlerinden aldığı yöntemlerle toplumu mercek altına alır.
Zayıf nokta: Duygulara alerjisi var!
Yorumsamacı Paradigma: "Her Şey Göreceli!"
Motto: "Senin gerçeğin sana, benim gerçeğim bana!"
Güçlü yanı: İnsan davranışlarını Sherlock Holmes gibi çözer.
Zayıf nokta: Bazen aşırı empatiden kafası karışabilir.
Eleştirel Teori: "Değiştir Gitsin!"
Motto: "Dünyayı anlamak yetmez, değiştirmek gerek!"
Güçlü yanı: Toplumsal eşitsizlikleri Robinhood gibi hedef alır.
Zayıf nokta: Bazen fazla idealist olabilir.
Feminist Paradigma: "Wonder Woman!"
Motto: "Eşitlik sadece sözde kalmasın!"
Güçlü yanı: Toplumsal cinsiyet eşitsizliklerini Wonder Woman gibi alt eder.
Zayıf nokta: Bazen aşırı heyecanlanıp erkekleri gözden kaçırabilir.
Postmodernizm: "Ya Öyle Değilse?"
Motto: "Hiçbir şey göründüğü gibi değil!"
Güçlü yanı: Matrix'teki Neo gibi gerçekliği sorgular.
Zayıf nokta: Bazen kendi sorgulamalarında kaybolabilir.
Bu farklılıkları mezhep farkı gibi algılayanların yanında, ‘mezhebi daha geniş’ olan; yani bu paradigmaları ve paradigmaların dayandığı yöntemleri birlikte kullanan sosyal bilimciler de var elbette!